Sayfalar

20 Eyl 2026

Mesleğine ve Yeminine İhanet Edenler *


 


Yaşamı korumak, acıları dindirmek ve “primum non necere”, yani önce zarar vermemek için yemin etmiş olan bir tıp doktoru (hekim diyemiyorum) neden hastalarını kitleler halinde öldürerek böylesine dehşet verici bir aşırılığa sapar?  Tıbbi bilgi ve becerilerini korkunç deneyler, işkenceler, kasıtlı olarak hastalarını öldürmek, soykırım düzeyinde cinayetler işlemek gibi canice eylemler için kullanır ? Bu soruların cevapları yazımızın konusunu hayli aşar. Sadece örneklere bakarak bu kişilerde “psikotik kişilik” dikkati çekmektedir dersem kolaycılığa mı kaçmış olurum ? Tarihin derinliklerine inersek, kendimizi XIV. yüzyılda İspanya’da cadılara yönelik zulmün zirve yaptığı sırada, doktorlar kilise tarafından şüphelileri muayene etmeye ve söylenenleri itiraf ettirmek üzere onlara işkence uygulamaya zorlandıkları Ortaçağ’da buluruz. İşkence, kötü muamele ve ölüme neden olma hatta öldürme eylemleri bir tıp doktoru tarafından yapılıyorsa o zaman durum çok vahim demektir, bu kişileri insanlığa karşı işlenen suçlar ve mesleğe ihanet kapsamında değerlendiririz.

 

Robert M. Kaplan “Katil Doktorlar” adlı kitabında mesleğe ihaneti “tıbbi seri cinayetler”, “tedaviyle öldürme”, “kitlesel katiller” gibi alt başlıklarda toplamaktadır. Bunlara örnek olarak ilk grup için Fransız Dr Marcel Petiot,  İngiliz Dr Harold Shipman ve Amerika’lı Dr Michael Swango’yu örnek olarak vermektedir. İkinci grup için Dr John Bodkin Adams ve Dr Harry Bailey’i, son gruptakiler için başta Mengele gibi, SS toplama kamplarında görev yapan doktorlar olmak üzere Nazi doktorların, Bosna soykırımındaki rolü ile Dr R. Karadziç’in adlarını vermektedir.

İşgal altındaki Paris’te 21 Mart 1944’de komşularının şikayeti üzerine Dr Marcel Petiot’un evine giren polis 86 kadavraya ait vücut parçaları bulur. Polise “direniş hareketi” içinde olduğunu, görevinin açığa çıkmaması için öldürmek zorunda kaldığı Naziler veya Almanlar olduğunu anlatan Petiot, polisin milliyetçi duygularla bu fantastik hikayeye inanmayı tercih etmesiyle kaçar. Hastalarına siyanür enjekte ederek öldüren cani doktor onların değerli eşyalarını almayı da  ihmal etmiyordu. Daha sonra yakalandığında hikayesinin gerçekdışı olduğu, direnişle ilgisi olmadığı anlaşıldı ve 1946’da giyotinle idam edildi.



Dr Marcel Petiot

 

İnişli çıkışlı bir yaşam öyküsü olan ve nekrofilik davranışlarını sergilemekten kaçınmayan Dr Michael Swango Ohio Üniversitesi Tıp Merkezi’nde nöroşirurji bölümünde doktorluğa başlayarak adeta bir maden bulmuştu. Hastanedeki hastalara gizlice morfin enjekte ederek bazen de ölümlerini seyrederek çok sayıda hastayı öldürdü. Durum anlaşılınca Dr Swango’nun bilerek hastalara zarar verdiği kanıtlandığı takdirde hastaneye açılacak tazminat davalarının korkusu ile hastane olayı kapattı. Yıllar sonra soruşturma yeniden açıldığında soruşturmayı yürüten komitenin erkeklerden oluştuğu, kadın hasta ve hemşirelerin tanıklığını güvenilmez buldukları anlaşıldı. Ödül gibi bir cezayla Dr Swango başka bir üniteye atandı, bununla da yetinilmeyerek stajını bitirdikten sonra kendisine bir referans mektubu verilmesi karşılığı hastaneden ayrılması konusunda anlaşma yapıldı. Ama Swango ve enjektörü durmadı, Adams ilinde yeniden öldürücü mesleğine döndü, burada çekirge sıçrayamadı ve şerifin gayretleriyle evinde suç aletleri bulundu, 5 yıl ıslahevi cezası yediğinde yıl 1985’di. Otuz ay sonra iyi halden serbest kaldı, Virginia’ya gitti. Her yerde enjektörlü ölüm habercisinin pisliği ortaya çıkıyor, çıktıkça başka yere kaçıyordu. Long Island, Atlanta, ve 1993’de Zimbabve. 1996’da Zambiya, sonra arkasında ölüm listeleri bırakarak Güney Afrika ve Suudi Arabistan. Nihayetinde 1997’de  Amerika’ya bilerek dönerek tutuklandı, yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Neyse ki halen hapishanede. Swango hapishanede günlüğüne hastayı öldürmek için enjeksiyon yaptığında yoğun bir iktidar duygusu, hatta hayatiyet duygusu yaşadığını yazacak kadar psikopat duygulanıma sahipti. Burada bürokrasi, hastanelerin çıkarlarını korumak için sorumsuz davranışları en az Swango kadar ölümlerden sorumludur kanımca.

 


                                                                             Dr Michael Swango

 

Manchester yakınlarında Hyde kasabasında mesleğini icra eden 54 yaşındaki Dr Harold Shipman, yalnız yaşayan 50 yaşın üstündeki 15 kadın hastayı yüksek doz morfin veya eroin injeksiyonu ile öldürmekten dolayı yargılanırken tarihler 20. yüzyılın bittiğini yeni bir milleniumun başladığını gösteriyordu, 31 Ocak 2000. Leeds Tıp Okuluna 1965’de girdi,1970’de mezun oldu, uzmanlık yerine pratisyen olarak kalmayı yeğledi. Eşi ve dört çocuğuyla sakin bir yaşam süren zararsız bir insan gibi görülüyordu. Sadece çok kolay reçete yazıyor, kolayca ölüm defin ruhsatı veriyordu, bu yaptıkları onu çevresinde sevilir bir doktor yapmıştı. Kendisi de sentetik morfin kullanan Shipman  bağımlılık tanısı ile bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Bir yıl burada tedavi gördü, ilaç bağımlılığından kurtulduğuna hekimlerini inandırarak çıktı, iki yıl sonra tekrar doktorluğa başladı. Bir iki soruşturma geçirse de para cezalarıyla kurtardı. İlk kez ciddi olarak Haziran 1998’de suçlandı. Çünkü ölen hasta eski Belediye Başkanı, zengin ve tanınmış bir kadındı. Bu kez ölümcül kanıtlar bırakmıştı, soruşturma derinleşince tutuklandı ve 15 kadını bir seri katil gibi sentetik morfin veya eroinle öldürmekle suçlandı ve 1999’da yargılanmaya başlandı ve ömür boyu hapse mahkum oldu. Bu arada İngiliz Tabipler Birliği 1976’da uyuşturucu kullanmaktan hüküm giyen birinin doktorluğa tekrar geri döndürülmesi nedeniyle ciddi eleştiri aldı. 2001’de kurulan bir soruşturma kurulu Dr Shipman’ın 215 hastasını öldürdüğünü, 45 hastanın ölümünde de ciddi şüphe olduğunu yayınlayınca, o zamana kadar yanında olan kamuoyu desteğini tamamen yitirdi, depresyona girdi ve  4 yıl tutukluluğun ardından Ocak 2004’de hücresinde intihar etti. Swango icraatlarını hastane ortamında, Shipman ise hastaların evlerinde gerçekleştirmişti.

 

 


Dr Harold Shipman

 

Farklı bir kategoride ise Dr Jack Kevorkian’dan da kısaca bahsetmekte yarar var.  Kevorkian “ötonazi” kavramından yola çıkarak 1989’da Detroit’te iki taraflı olarak kol ve bacakları felçli bir hastaya “thanatron” adını verdiği bir düzenekle, hastanın onayını alarak ölümünü sağlayan bir uygulama yaptı. Ancak Kevorkian etik bir kavram içinde değerlendirilecek olan ötanaziden yola çıkmasına rağmen kendisi yoldan çıktı. Klinik olarak çalışma ruhsatı yoktu ve bu işi para için yapıyordu. Tutuklandığı 1998 yılına kadar %70’i ölüm döşeğinde olmayan 130 kişinin ölümüne yardımcı olmuştu. Yaptığı iş kesinlikle hekim yeminine aykırıydı. Yargılandı 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 2007’de şartlı tahliye ile serbest kaldı, 2011’deki ölümüne kadar tıp ile ilgilenmedi.

 


Dr Jack Kevorkian

 

İnsanlık suçu olan soykırımı uygulayan doktorlar listesinin başında II.Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kampı  Auschwitz’e doktor olarak atanan aynı zamanda antropolog da olan Dr Josef Mengele gelmektedir. Devletin suistimaline tıbbın ortaklık etmesi örneklerinden en korkunçlarını sergileyen Mengele “ölüm meleği” ünvanını bu kampta yaptığı insanlık dışı deneylerle almıştır. İkizler üzerinde yaptığı deneylerin yanısıra Yahudi, engelli, eşcinsel ve çingenelere ayrı ayrı  damardan ölümcül bakteri veya zehir enjekte etmekten tutun da buz içinde dondurarak öldürmeye, akciğerleri patlatarak öldürmek gibi  insanı insandan nefret ettirten deneyler yapmıştı. Gaz odalarına gönderdiği kurbanlarından bahsetmiyorum bile. Savaştan sonra Vatikan’ın yardımıyla Güney Amerika’ya kaçtı, defalarca Avrupa’ya ve birkaç kez de Almanya’ya giriş yaptı ve asla yakalanmadı. 1979’da Brezilya’da gölde yüzerken kalp krizi geçirerek ölüyor. Kesin tanı DNA ile 1992’de konuluyor.


 

MENGELE 

      

Josef Mengele dışında, hepsi tıp doktoru olan Karl Cauberg, Sigmund Rascher, Aribert Heim, Karl Gebhardt, Fritz Fisher, Herta Oberheuser, Joachim Mrugowsky, Friedrich Mauz, Victor Brack, Waldemar Hoven, Karl Brandt, Karl Genzken, Siegfried Handloser, Helmut Poppendick, Irmfried Eberl, Ernst Rüdin, Enno Lolling, Karl Babor, Hans Reiter, Hans Delmotte, Otto Bickenbach, Robert Ritter, Werner Heyde, Fritz Klein, Gerhard Rose isimlerini de tarihe not düşmek adına yazalım.



Auschwitz’de, mahkûmlar üzerinde tıbbî deneyler yapan Dr Carl Clauberg (1941–1944)



Dr Herta Oberheuser Nürnberg Mahkemelerinde yargılanırken


Bu hekimlerin bazıları 25 Ekim 1954-20 Ağustos 1947 tarihleri arasında Nürnberg Mahkemelerinde yargılandı, 15’i suçlu bulundu, 7’si idam edildi. Ancak bu isimler buzdağının görünen kısmıydı. Bunlarla savaşta işbirliği yapmış binlerce Nazi doktor vardı. Göstermelik “Nazilerden Arınma” politikaları ise tam bir kara komediydi. Örneğin; 1933’de SA’a, bir yıl sonra SS’e katılan Prof Ernst Fromm 1959-73 yılları arasında Alman Tabipler Birliği Başkan’lığını, 1965-1967 yılları arasında da Avrupa Tabipler Birliği Başkanlığı’nı (CPME) üstlendi. 1966’da Hamburg Üniversitesi “çağdaş tıbbi sorunlar” konusundaki çalışmalarıyla “fahri profesörlük” verdi bu Nazi eskisi doktora. Nasyonal Sosyalist olarak çalışmaları hiç hatırlanmadı. Keza, 900 engelli çocuğun öldürüldükleri kampa yollanmasında başı çeken Dr Hans Joachim Sewering ise 1933’de SS’lere katılmasının karşılığını 1993 yılında Alman Tabipler Birliği Başkanı olarak aldı. 2008’de ise Alman İç Hastalıkları Federasyonu, sağlık büyük ödülü “Gunter-Budelmann” madalyası ile ödüllendirildi. Alman Tıp Kurumu anlaşılmaz bir şekilde geçmişte Nazi olan veya onlarla işbirliği yapan bu nedenle vicdanlarda suçlu oldukları reddedilmez bir gerçek olan bazı kişileri bağrına basmakta sakınca görmedi. Bu nedenledir ki Ruanda’da, Güney Afrika’da, Arjantin’de Şili’de, Uruguay’da, Eski Yugoslav Cumhuriyeti’nde, Irak’da, Suriye’de soykırımlar yapılmış, soykırımcılar korunacaklarından emin bir şekilde vahşi eylemlerine devam etmişlerdir.

 


Dr Hans Joachim Sewering

 

Son olarak Dr Radovan Karadziç’e bakalım. Psikiyatr olan Dr Karadziç’in hastane hekimliğinden soykırım katiline dönüşümü 1992’de Sırbistan Başkanı olmasıyla ivme kazandı. 250 bin kişinin öldüğü bu etnik temizlik sırasında Saraybosna’nın kuşatılması, kendi çalıştığı hastanenin içinde hastalar ve çalışanlar varken bombalanması emrini bizzat vermesi, Markale Pazar yerine top ateşi açtırarak çocukların da içinde olduğu  68 sivilin ölüm fermanını imzalaması gibi insanlığa karşı işlenmiş suçlarını, soykırımcı liderliğiyle perçinlemiş bir tıp doktorudur. 21 Temmuz 2008’de yakalanıp tutuklanmış, Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde önce 40 yıl, sonra temyizde ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

 

           


Savaş suçlusu iki Sırp komutan

 

Görüldüğü gibi mesleğine ihanet edenlerin tarihi eski olduğu kadar listesi de hayli kabarık. Günümüzde İsrail, Gazze başta olmak üzere tüm Filistin'de insanları, sağlık personelini, doktorları katleden, soykırımcı İsrail'li doktorlarla dolu.  Hastalarına iyileştirici gücünü değil ölüm üzerindeki gücünü gösteren bu insanları yazmak da insancıl tıp için gerekliydi. Bu bilgilerin büyük bir kısmını kendisi de bir Adli Tabip olan Robert M. Kaplan’ın 2009 yılında yazdığı “Katil Doktorlar ve Ürkütücü Hikayeleri” adlı araştırma kitabından faydalanarak yazdım. İnternette bu konuda bilgi kirliliğinin boyutu ürkütücü, onu da belirtmeyi uygun görüyorum.

 * 19.06.2006 tarihinde " iZedebiyat " portalinde yayınlandı.

8 Eyl 2026

Mete Tunçay : Özgür Düşüncenin ve Tarihin Vicdani Sesi *

             












Yaşamını tarih bilimine, üniversiteye ve öğrencilerine adamış bir akademisyen olan Prof Dr Mete Tunçay ile hayat arkadaşı, müzikolog, klasik Türk müziği duayenlerinden Gönül Paçacı Tunçay sayesinde tanıştım. Kendisini yazılarıyla, kitaplarıyla tanıyor olsam da karşımda, sakalı ve  heybetli görünümüyle bir Zeus  duruyordu o an. Eşinin kurumdan ayrılmasını, emekli olmasını isteyen, buna karşı Gönül Hocayı caydırmaya çalışan  Konservatuvar vekil Müdürü’nün tanışması böyle oldu.  Bana elindeki yıldırım demetlerini ne zaman gönderecek diye belli etmemeye çalışarak tedirgin ve kaçamak bakışlar atarak konuşuyordum.O vakur duruşlu eş, yumuşacık yüreği ile kararımıza saygı göstererek bizim yanımızda yer aldı ve ortaya OMAR (Osmanlı Müziği Araştırma Merkezi) gibi bir anıt çıktı, tabii Gönül Hocamın çalışkanlığı ve Mete Hoca’mın destekleri sayesinde.

 

Siyaset bilimci, tarih profesörü ve yazar olan Mete Tunçay’ın biyografisine farklı kaynaklardan kolayca ulaşılabilir. Çok kısa bazı kilometre taşlarını vermekle yetineceğim. 1936'da İstanbul'da doğdu. 1958'de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (Mülkiye) mezun olduktan sonra aynı fakültede asistan oldu. 1961'de özgürlük kavramı üstüne yazdığı tezle doktorasını aldı. 1966'da “Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925”başlıklı çalışmasıyla siyasal teoriler doçenti oldu. 1972'de Mülkiye’den istifa etti. 1978'de İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesine geçti. 1983 yılında 1402 yasasıyla üniversiteden uzaklaştırıldı. 1984-1993 yıllarında aylık Tarih ve Toplum, 1994-1996 yıllarında da Toplumsal Tarih dergilerinin editörlüğünü yaptı. Bu dergiler, Türkiye'de resmi tarih anlayışının dışına çıkan "eleştirel tarih" akımının zeminini oluşturdu.  1990'da Danıştay kararıyla Siyasal Bilgiler Fakültesindeki görevine iade edilse de orada kalmadı.  Bilgi Üniversitesi tarih bölümünde akademik hayatına yaşamının sonuna kadar devam etti. 18 Ağustos 2025'te  89 yaşında hayatını kaybetti.



                                    


 

Mete Tunçay, siyasi kimlik olarak kendisini "özgürlükçü sosyalist" veya "demokratik sol" çizgisinde tanımlayan, marksizmi ve sol düşünceyi sivil toplumcu, özgürlükçü ve eleştirel bir süzgeçten geçiren bağımsız bir entelektüeldir. Bu politik duruşu liberal ve demokrat geleneğe bağlı olmuş,  Karl Popper’den etkilenmiştir. Prof. Dr. Mete Tunçay tamamen entelektüel üretim, derin sohbetler, dostluklar ve bitmeyen bir öğrenme tutkusu üzerine kurulu dünyasını kitap yazmanın yanında çeviriler yapmakla da zenginleştirmiştir. Ağır ameliyatlar geçirdiği yaşamının son dört-beş yılında dahi çeviri yapmaktan vazgeçmemiştir. Tartışmak ve üretmek en büyük hobisiydi. Daha iddiasız hobileri arasında orijinal küçük kutular toplamak, kedi  beslemek, seyahat etmek, salaş meyhanede dostlarla demlenmek ilk anda akla gelenlerdir. Kişiliğinde dikkat çeken en değerli özelliklerden biri de gösterişten uzak zarafetiydi. Derin bilgisi hiçbir zaman kibirli yapmadı onu. Alçakgönüllülüğü, ölçülü konuşması, nezaketi ve sakin üslubu, onu tanıyanların belleğinde en az eserleri kadar yer etti. Tarihi, iktidarın istediği gibi değil, belgelerin gösterdiği gibi yazma namusunu hiç kaybetmedi.



Sol düşünceye bağlı kalırken açık topluma olan inancından hiç ödün vermeyen, kendi tarafına bile eleştirel bakabilen ender aydınlardandı. Her zaman kibar, sakin, sorunları şiddetten uzak ve tartışarak çözmeyi, kısaca usuleti ve suhuleti seven bir aydındı. Burada kendisiyle çok samimi olarak konuştuğum bir konudan, hakkında en çok tartışılan konudan, Fettullah Gülen cemaatine yakın olan bir vakfın desteklediği Abant Platformu adlı çalışma grubunun 3-5 yıl eşbaşkanlığını yürütmüş olmasından bahsetmeyi gönül borcu olarak görüyorum. Mete Tunçay’ın hiç tanışmadığı ve konuşmadığı  Gülen’in düşüncelerini benimsemesi eşyanın tabiatına aykırıdır,  çünkü o bir agnostiktir, sosyalisttir, dünya görüşü dini cemaat görüşleriyle aynı kulvarda yürüyemez, yürümemiştir de.  İnanç yapısı gereği yukarıda adı geçen vakıf veya çevresinden gelen  iftar davetlerini "ben oruç tutmuyorum, oruç tutmayanın iftar sofrasında işi yoktur" diyerek her defasında reddetmesi dürüstlüğündendir. Bu ilişki tamamen pragmatik ve o döneme ilişkin  bir "diyalog" zemininde gelişmiştir, ideolojik zemini yoktur,  bir düşünce atölyesine samimiyetle katılım dışında amaç içermemiştir.


                           


 

Özgürlükçü sol ve sivil toplumculuk anlayışı çerçevesinde  “resmi ideoloji” eleştirisini yapmış, erken Cumhuriyet döneminin tek parti yönetimini akademik bir eleştiriye tabi tutmuştur. Aynı çerçevede Kemalizm ile arasına bir mesafe koymuştur. Türkiye solunun önemli bir kısmının benimsediği Kemalist/ulusalcı sol çizgiden farklı olarak daha sivil ve özgürlükçü bir sol anlayışını savunmuştur. Demokrasinin ve sol siyasetin devlet odaklı değil, sivil toplum ve bireysel özgürlükler temelinde yükselmesi gerektiğini vurgulamıştır. Her zaman anti-militarist ve demokrat duruşu savunmuş bu nedenle ”askeri vesayet” karşıtlığına yönelik her platformda düşünceleriyle katkıda bulunmuştur. “Resmi tarih” yazımını reddederek tarihin övgü ya da yergi aracı olmaması gerektiğini söylemiştir. Sosyal hayatının merkezinde her zaman akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve öğrencileri yer almıştır, Türkiye'nin önemli entelektüelleriyle çok yakın dostlukları ve  çalışmaları olmuştur. Mülkiye mezunu ve  hocası olarak, “Mülkiyelilik” kültürü ve oradaki dostluk bağları hayatında her zaman çok önemli bir yer tutmuştur. Öğrencilerine  tarihi ezberlenecek bilgiler bütünü değil,  sorgulamanın, karşılaştırmanın ve kanıt aramanın disiplini olduğunu öğretmiştir. O heybetli görünüşünün ardında tarihe duyduğu saygı kadar insana duyduğu saygı ve güven de yerini almıştır. Bu nedenle öğrencileri “Mete Tunçay’ın paltosundan çıktıklarını” övünçle söylerler.

 

En önemli eserleri: 

*Türkiye'de Sol Akımlar (1908-1925): Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki sosyalist/komünist hareketleri belgeleriyle inceleyen temel bir başvuru kaynağıdır. 

*Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931): Erken Cumhuriyet döneminin siyasal yapısını, muhalefetin tasfiyesini ve tek parti rejiminin inşasını eleştirel bir gözle inceleyen çalışmasıdır.

*Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi (I-II-III): Siyasal teorileri kapsamlı şekilde ele alan üç ciltlik  temel bir kıymetli eserdir. 



                        


 

Sessizce çalışarak yazdığı eserleri yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğin bilim insanlarına da vicdanın ne olduğunu öğretmeye devam eder. Bilime adanmış ömrü, tarihçiliğin yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda topluma karşı yerine getirilen vicdani bir sorumluluk olduğunu da gösteren Mete Hocamın rafları kitaplarla dolu çalışma odasına girdiğimde kendimi bir mabede girmiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum, masada yıllarca biriktirdiği Osmanlıca belgeler, eski gazeteler, el yazısı notlar seriliydi. Çok zengin ve değerli kütüphanesinin büyük kısmını Kadıköy TESAK’a, sol tarih için çok önem taşıyan arşivindeki belgeleri de TÜSTAV’a bağışladı. İhtisas alanı dışındaki önemli sayıda kitabının da Üsküdar Belediyesi ve Rami Kütüphanesi’ne bağışlanmış olması, onun kompleksiz ve kapsayıcı duruşunun ifadesidir.



 

                    



Yakın dostları onun ölümünden sonra duygularını şöyle ifade ettiler;   Tarihçi Prof. Dr. Mehmet Alkan “45 yıllık dostu olarak, bir devir kapanmış gibi" hissettiğini, Dücane Cündioğlu  ise Tunçay'ı "namus ve vicdan sahibi bir aydın" olarak nitelendirerek, farklı görüşten kalemlerin üzerinde büyük hakkı olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Ali Nesin,  Tunçay'ı, hayatının en güzel parçalarından biri ve "içinde sıcacık anıları capcanlı" kalan bir dost olarak hatırlayacağını söyledi.  2006’da yayımlanan Mete Tunçay’a Armağan kitabının editörlerinden biri olan Tanıl Bora onun fikir mirasının sürekliliğini vurguladı,  Murat Belge ise onu “yeri doldurulamayacak bir arkadaş” diye nitelendirdi.

 

Ben de antidemokratik uygulamaların olduğu zor dönemlerde bile bilimsel dürüstlükten ödün vermeyen, . öğrencilerini düşünmeye cesaret etmelerini sağlayan, akademik özgürlüğü ve  farklı görüşlerin konuşulabileceği bir üniversite kültürünü savunan, dürüstlüğü, zarafeti ve mütevazılığıyla hep hatırlayacağım bu değerli aydın, akademisyen, yazar, tarihçi hocamı.  Saygı, sevgi, özlem ve minnetle anıyorum. 



        



*Toplumsal Tarih Dergi 393. Sayı Eylül 2026’da yayınlanmıştır



Faik Çelik

 



28 Ağu 2026

40 - 41 (Kırk -Kırkbir)

                                          

                   40 - 41 



                                              




Dahiliyede staj yapıyorum, Covid pandemisinde kaybettiğimiz sevgili Murat Dilmener abi  o zaman başasistan (Prof Dr Murat Dilmener, 1942-2020). Biz stajyerleri bir hasta başına topladı ve hastanın sırtına önce stetoskopunu sonra elini koydu. Hastaya nefes almasını ve “40-41” demesini söyledi. Onun Mardin şivesinde “k” harfi sertleşmiş  kırk ve kırkbir, Kırk ve Kırkbir olmuştu. Muzurluk için bahane arayan bizlere fırsat doğmuştu, aramızdaki küçük bakışmalar ve gülüşmelerden sonra rahmetli Murat Abi’ye  hastanın sırtını neden bu şekilde dinlediğini sorduk. O güzel anlatımıyla  özellikle “kırk-kırk bir” gibi K ve R içeren keimelerin, düşük frekanslı ve titreşimli bir ses oluşturduğunu, ses titreşimlerinin akciğer dokusundan göğüs duvarına iletilmesiyle hissedilen titreşimin şiddeti ve simetrisinin ise tanı koymada çok değerli olduğunu açıklamıştı. O gün-bugün aklımdan çıkmaz 40 ve 41


Bu rakamların hikayeleri de vardır.  Örneğin “karantina” kelimesinin kökeninde  “kırk” kelimesi vardır. Karantina, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbirsel faaliyetlerin tümünü ifade eder, sağlık için yapılan bir nevi zorunlu tecrit, izolasyondur. Veba, Ortaçağ toplumunda yaşamı alt üst etmiştir. Üç büyük salgın geçiren dünyada (Kara Avrupası-İngiltere-Çin) milyonlarca kişi ölmüştür. Boccacio, Decameron adlı eserinde “kara bela” (black plague) vebayı tanımlarken  “bu felaket kadınları kocalarından ayırdı, kardeşleri birbirini terketmeye zorladı, anne ve babaları kendi çocuklarını tanımamaya zorladı” demektedir. Bu salgınlar sırasında hastalığın Doğu Akdeniz’den gelen gemilerde sıkça görülmesi üzerine, 1348’de Venedik yönetimi, önlem olarak hastalık taşıyan gemileri, insanları ve malları bir adada tutmak için “üçler komitesi” kurmuş , bu kurulun kurallarına uymayanlara ölüm cezası verilmiştir. Kurulun kurallarından en önemlisi gemilerin “quaranti giorni”  (40  gün) boyunca adada alıkonulmasıdır, ayrıca yünlülerin güneşe serilip havalandırılması, hayvanların sirkeyle yıkanması da kurallar arasında yer almıştır. Böylece veba başta olmak üzere salgın hastalıklardan ölümü azaltmak mümkün olmuştur. İşte bu kırk günlük adada zorunlu alıkoyma kuralı, kısa sürede Avrupa denizciliğinde bir gelenek halini almış ve İtalyanca 40 anlamına gelen “quarantina” Türkçe’de  “karantina” olarak isimlendirilmiştir.


Tıp, tarih ve mitoloji” kitabında K.Özden, kırk sayısının yüzyıllar boyu belli bir inancı dile getirdiğini belirtir. Kırk sayısının eski çağlardan beri sırlar taşıdığına, uğurlu olduğuna inanılır. Karantinada kırk günün seçilmesi  rastlantı mı ?  yoksa  koruyucu etkisi düşünülerek bilinçli bir seçim mi ?  O günden bu güne kırk rakamının bilimsel olarak özel bir öneme sahip olmadığı düşünülürse büyü ve koruyucu etkisi daha akla yatkın gelmektedir. 


Hz İsa’nın çölde, Hz Musa’nın dağda inzivaya çekildikleri süre 40 gündür, insanların günahlarından arınma süreleri çoğu toplumlarda farklı dinlerde de olsa 40 gündür. Nuh tufanına neden olan şiddetli  yağmurlar 40 gün sürmüştür. Eski Ahid’de Hz Süleyman ve Hz Davut dahil İsrail Kralları 40’ar yıl hüküm sürmüşlerdir. Hz Muhammed 40 yaşında peygamber olmuştur. Tasavvufta da çile çoğu zaman 40günlük inziva ve dönüşüm süreciyle ifade edilir. Hristiyanlık inancına göre Paskalya döneminde  40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek kaydı ile tutulan oruç “Büyük Perhiz” olarak bilinir. Benzeri dinsel örnekler çoğaltılabilir.


Ülker takımyıldızının 40 gün gözden kaybolması, Babilliler’den beri bilinmektedir. Lohusalık denilen çocuğun doğumundan sonra annenin geçirdiği özel dönem 40 gündür, “kırkı çıkmak” buradan gelir. 

Oğuz Kağan 40 günde büyümüş, destana göre büyüdüğünde verdiği ziyafette 40 masa ve 40 sıra yer alır ve ziyafet 40 gün - 40 gece sürer. Kırgızlar’ın Manas Destanı’nda 40 evden 40 çocuk alınır, 40 yiğit arkadaş olurlar. Kazak hükümdarı Sağın Han, bir sabah 40 cariyesi ile nehrin kenarına iner, bu cariyeler nehrin güzelliğine hayran kalıp parmaklarını suya daldırırlar, bunlardan 40 kız çocuk doğar, bu yeni nesle “kırk kızlar” denir ve bu söz” kırgızlar”a dönüşür. Oğuz Türkleri'nin en bilinen epik destanlarından olan Dede Korkut hikayelerinde Boğaç Han’ın yarası  40 günde iyileşir. Deli Dumrul köprü başında durup geçenden de, geçmeyenden de 40 akçe alır. Binbir gece masalları içinde yer alan öykülerden birisi de  Ali Baba ve 40 haramilerdir. Bir de 40 yaş kitabı vardır . Yazarın en iyi kitabını yazdığı yaşlardır. “Yaşam Kullanma Kılavuzu - G. Perec”, “Vertigo - WG Sebald”, “Ulysses -J. Joyce”. (Bu bilgi değerli yazar, dost  Hasan Türksel’den). İslamiyet’te zekat,  malın 40’da biridir, ölen için 40 gün mevlit okunur, ”kırkaşı” denilen yemek verilir,  Alevi-Bektaşi inancında 40’lar meclisi vardır, tasavvufta 40 veli önemli rol oynar, bu velilere manevi bağ oluşturmak için “kırklara karıştı” denir. Hadis tarihinde “kırk hadis”lerin yeri  ve önemi çok büyüktür

Ömür boyunca çok nadir gerçekleşen bir olay için “kırk yılda bir” denir. Zor bir işin üstesinden gelmek için “kırk fırın ekmek yemek” gerektiği söylenir. Türkçe’de yaygın olarak kullanılan, “kılı kırk yarmak”, “kırk tarakta bezi olmak”, “kırk dereden su getirmek”, “kırk takla atmak”, “kırk katır-kırk satır” ikileminde kalmak, “kırk gün-kırk gece” eğlence yapmak,  “bir harf öğretenin “kırk yıl kölesi olmak”,  “kırkyamalı bohça”, “kırk kapıda mandal” olmak, “bir kahvenin kırk yıl hatırı”nın olması,  “kırk kere söylemek”, “kırk dereden su getirmek”, “kırk yıllık dost”, “kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi” gibi deyimler vardır. 


40 sayısı, insan hayatında olgunluk, yeni veya  ikinci bir  başlangıç fikriyle ilişkilendirilmiş güçlü bir semboldür. “otuzda hayatı kazanmak istersin; kırkta, hayatı anlamak”, “kırk yaşında insanın yüzünde yıllar değil, verdiği kararlar okunur”, “kırkından sonra insan yaşını değil, yaşadıklarını taşır”  gibi özlü sözler veya deyimler vardır.


Görüldüğü gibi 40 sayısı, dini ve  tasavvufi  anlamlarından başka, astronomi, edebiyat, folklor, sosyoloji, mitoloji, tıp ve  tarih ile yakından ilgilidir, ayrıca  geniş bir coğrafyaya yayılan kültürler içinde  yer alan geleneklerde yaygın olarak kırk sayısına rastlamaktayız.


Bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrı gösterenlere de “41 kere maşallah”  diyerek yazıyı sonlandıralım. 🧿