Yaşamı
korumak, acıları dindirmek ve “primum non necere”, yani önce zarar
vermemek için yemin etmiş olan bir tıp doktoru (hekim diyemiyorum) neden
hastalarını kitleler halinde öldürerek böylesine dehşet verici bir aşırılığa
sapar? Tıbbi bilgi ve becerilerini
korkunç deneyler, işkenceler, kasıtlı olarak hastalarını öldürmek, soykırım
düzeyinde cinayetler işlemek gibi canice eylemler için kullanır ? Bu soruların
cevapları yazımızın konusunu hayli aşar. Sadece örneklere bakarak bu kişilerde
“psikotik kişilik” dikkati çekmektedir dersem kolaycılığa mı kaçmış olurum
? Tarihin derinliklerine inersek, kendimizi XIV. yüzyılda İspanya’da cadılara
yönelik zulmün zirve yaptığı sırada, doktorlar kilise tarafından şüphelileri
muayene etmeye ve söylenenleri itiraf ettirmek üzere onlara işkence uygulamaya
zorlandıkları Ortaçağ’da buluruz. İşkence, kötü muamele ve ölüme neden olma
hatta öldürme eylemleri bir tıp doktoru tarafından yapılıyorsa o zaman durum
çok vahim demektir, bu kişileri insanlığa karşı işlenen suçlar ve mesleğe
ihanet kapsamında değerlendiririz.
Robert M.
Kaplan “Katil Doktorlar” adlı kitabında mesleğe ihaneti “tıbbi seri
cinayetler”, “tedaviyle öldürme”, “kitlesel katiller” gibi alt başlıklarda
toplamaktadır. Bunlara örnek olarak ilk grup için Fransız Dr Marcel
Petiot, İngiliz Dr Harold Shipman ve Amerika’lı
Dr Michael Swango’yu örnek olarak vermektedir. İkinci grup için Dr John Bodkin
Adams ve Dr Harry Bailey’i, son gruptakiler için başta Mengele gibi, SS toplama
kamplarında görev yapan doktorlar olmak üzere Nazi doktorların, Bosna
soykırımındaki rolü ile Dr R. Karadziç’in adlarını vermektedir.
İşgal altındaki Paris’te 21 Mart 1944’de komşularının şikayeti üzerine Dr Marcel Petiot’un evine giren polis 86 kadavraya ait vücut parçaları bulur. Polise “direniş hareketi” içinde olduğunu, görevinin açığa çıkmaması için öldürmek zorunda kaldığı Naziler veya Almanlar olduğunu anlatan Petiot, polisin milliyetçi duygularla bu fantastik hikayeye inanmayı tercih etmesiyle kaçar. Hastalarına siyanür enjekte ederek öldüren cani doktor onların değerli eşyalarını almayı da ihmal etmiyordu. Daha sonra yakalandığında hikayesinin gerçekdışı olduğu, direnişle ilgisi olmadığı anlaşıldı ve 1946’da giyotinle idam edildi.
İnişli
çıkışlı bir yaşam öyküsü olan ve nekrofilik davranışlarını sergilemekten
kaçınmayan Dr Michael Swango Ohio Üniversitesi Tıp Merkezi’nde
nöroşirurji bölümünde doktorluğa başlayarak adeta bir maden bulmuştu.
Hastanedeki hastalara gizlice morfin enjekte ederek bazen de ölümlerini
seyrederek çok sayıda hastayı öldürdü. Durum anlaşılınca Dr Swango’nun bilerek
hastalara zarar verdiği kanıtlandığı takdirde hastaneye açılacak tazminat
davalarının korkusu ile hastane olayı kapattı. Yıllar sonra soruşturma yeniden
açıldığında soruşturmayı yürüten komitenin erkeklerden oluştuğu, kadın hasta ve
hemşirelerin tanıklığını güvenilmez buldukları anlaşıldı. Ödül gibi bir cezayla
Dr Swango başka bir üniteye atandı, bununla da yetinilmeyerek stajını
bitirdikten sonra kendisine bir referans mektubu verilmesi karşılığı hastaneden
ayrılması konusunda anlaşma yapıldı. Ama Swango ve enjektörü durmadı, Adams
ilinde yeniden öldürücü mesleğine döndü, burada çekirge sıçrayamadı ve şerifin
gayretleriyle evinde suç aletleri bulundu, 5 yıl ıslahevi cezası yediğinde yıl
1985’di. Otuz ay sonra iyi halden serbest kaldı, Virginia’ya gitti. Her yerde
enjektörlü ölüm habercisinin pisliği ortaya çıkıyor, çıktıkça başka yere
kaçıyordu. Long Island, Atlanta, ve 1993’de Zimbabve. 1996’da Zambiya, sonra
arkasında ölüm listeleri bırakarak Güney Afrika ve Suudi Arabistan. Nihayetinde
1997’de Amerika’ya bilerek dönerek tutuklandı,
yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Neyse ki halen hapishanede.
Swango hapishanede günlüğüne hastayı öldürmek için enjeksiyon yaptığında yoğun
bir iktidar duygusu, hatta hayatiyet duygusu yaşadığını yazacak kadar psikopat
duygulanıma sahipti. Burada bürokrasi, hastanelerin çıkarlarını korumak için sorumsuz
davranışları en az Swango kadar ölümlerden sorumludur kanımca.
Dr Michael Swango
Manchester
yakınlarında Hyde kasabasında mesleğini icra eden 54 yaşındaki Dr Harold
Shipman, yalnız yaşayan 50 yaşın üstündeki 15 kadın hastayı yüksek doz morfin
veya eroin injeksiyonu ile öldürmekten dolayı yargılanırken tarihler 20.
yüzyılın bittiğini yeni bir milleniumun başladığını gösteriyordu, 31 Ocak 2000.
Leeds Tıp Okuluna 1965’de girdi,1970’de mezun oldu, uzmanlık yerine pratisyen
olarak kalmayı yeğledi. Eşi ve dört çocuğuyla sakin bir yaşam süren zararsız
bir insan gibi görülüyordu. Sadece çok kolay reçete yazıyor, kolayca ölüm defin
ruhsatı veriyordu, bu yaptıkları onu çevresinde sevilir bir doktor yapmıştı.
Kendisi de sentetik morfin kullanan Shipman
bağımlılık tanısı ile bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Bir yıl burada
tedavi gördü, ilaç bağımlılığından kurtulduğuna hekimlerini inandırarak çıktı,
iki yıl sonra tekrar doktorluğa başladı. Bir iki soruşturma geçirse de para
cezalarıyla kurtardı. İlk kez ciddi olarak Haziran 1998’de suçlandı. Çünkü ölen
hasta eski Belediye Başkanı, zengin ve tanınmış bir kadındı. Bu kez ölümcül
kanıtlar bırakmıştı, soruşturma derinleşince tutuklandı ve 15 kadını bir seri
katil gibi sentetik morfin veya eroinle öldürmekle suçlandı ve 1999’da
yargılanmaya başlandı ve ömür boyu hapse mahkum oldu. Bu arada İngiliz Tabipler
Birliği 1976’da uyuşturucu kullanmaktan hüküm giyen birinin doktorluğa tekrar
geri döndürülmesi nedeniyle ciddi eleştiri aldı. 2001’de kurulan bir soruşturma
kurulu Dr Shipman’ın 215 hastasını öldürdüğünü, 45 hastanın ölümünde de ciddi
şüphe olduğunu yayınlayınca, o zamana kadar yanında olan kamuoyu desteğini
tamamen yitirdi, depresyona girdi ve 4
yıl tutukluluğun ardından Ocak 2004’de hücresinde intihar etti. Swango
icraatlarını hastane ortamında, Shipman ise hastaların evlerinde
gerçekleştirmişti.
Farklı bir
kategoride ise Dr Jack Kevorkian’dan da kısaca bahsetmekte yarar
var. Kevorkian “ötonazi” kavramından
yola çıkarak 1989’da Detroit’te iki taraflı olarak kol ve bacakları felçli bir
hastaya “thanatron” adını verdiği bir düzenekle, hastanın onayını alarak ölümünü
sağlayan bir uygulama yaptı. Ancak Kevorkian etik bir kavram içinde
değerlendirilecek olan ötanaziden yola çıkmasına rağmen kendisi yoldan çıktı.
Klinik olarak çalışma ruhsatı yoktu ve bu işi para için yapıyordu. Tutuklandığı
1998 yılına kadar %70’i ölüm döşeğinde olmayan 130 kişinin ölümüne yardımcı
olmuştu. Yaptığı iş kesinlikle hekim yeminine aykırıydı. Yargılandı 25 yıl
hapis cezasına çarptırıldı, 2007’de şartlı tahliye ile serbest kaldı, 2011’deki
ölümüne kadar tıp ile ilgilenmedi.
İnsanlık
suçu olan soykırımı uygulayan doktorlar listesinin başında II.Dünya Savaşı’nda
Nazi toplama kampı Auschwitz’e doktor
olarak atanan aynı zamanda antropolog da olan Dr Josef Mengele
gelmektedir. Devletin suistimaline tıbbın ortaklık etmesi örneklerinden en
korkunçlarını sergileyen Mengele “ölüm meleği” ünvanını bu kampta yaptığı
insanlık dışı deneylerle almıştır. İkizler üzerinde yaptığı deneylerin yanısıra
Yahudi, engelli, eşcinsel ve çingenelere ayrı ayrı damardan ölümcül bakteri veya zehir enjekte
etmekten tutun da buz içinde dondurarak öldürmeye, akciğerleri patlatarak
öldürmek gibi insanı insandan nefret
ettirten deneyler yapmıştı. Gaz odalarına gönderdiği kurbanlarından
bahsetmiyorum bile. Savaştan sonra Vatikan’ın yardımıyla Güney Amerika’ya kaçtı,
defalarca Avrupa’ya ve birkaç kez de Almanya’ya giriş yaptı ve asla
yakalanmadı. 1979’da Brezilya’da gölde yüzerken kalp krizi geçirerek ölüyor.
Kesin tanı DNA ile 1992’de konuluyor.
Josef Mengele dışında, hepsi tıp doktoru olan Karl
Cauberg, Sigmund Rascher, Aribert Heim, Karl Gebhardt, Fritz Fisher, Herta Oberheuser, Joachim Mrugowsky, Friedrich Mauz, Victor
Brack, Waldemar Hoven, Karl Brandt, Karl Genzken, Siegfried Handloser, Helmut
Poppendick, Irmfried Eberl, Ernst Rüdin,
Enno
Lolling, Karl Babor, Hans Reiter, Hans Delmotte, Otto Bickenbach, Robert
Ritter, Werner Heyde, Fritz Klein, Gerhard Rose isimlerini de tarihe not düşmek adına yazalım.
Auschwitz’de, mahkûmlar üzerinde tıbbî deneyler yapan Dr
Carl Clauberg (1941–1944)
Bu hekimlerin bazıları 25 Ekim 1954-20 Ağustos 1947
tarihleri arasında Nürnberg Mahkemelerinde yargılandı, 15’i suçlu bulundu, 7’si
idam edildi. Ancak bu isimler buzdağının görünen kısmıydı. Bunlarla savaşta
işbirliği yapmış binlerce Nazi doktor vardı. Göstermelik “Nazilerden Arınma”
politikaları ise tam bir kara komediydi. Örneğin; 1933’de SA’a, bir yıl sonra
SS’e katılan Prof Ernst Fromm 1959-73 yılları arasında Alman Tabipler
Birliği Başkan’lığını, 1965-1967 yılları arasında da Avrupa Tabipler
Birliği Başkanlığı’nı (CPME) üstlendi. 1966’da Hamburg Üniversitesi “çağdaş
tıbbi sorunlar” konusundaki çalışmalarıyla “fahri profesörlük” verdi bu
Nazi eskisi doktora. Nasyonal Sosyalist olarak çalışmaları hiç hatırlanmadı.
Keza, 900 engelli çocuğun öldürüldükleri kampa yollanmasında başı çeken Dr Hans Joachim Sewering ise 1933’de SS’lere
katılmasının karşılığını 1993 yılında Alman Tabipler Birliği Başkanı
olarak aldı. 2008’de ise Alman İç Hastalıkları Federasyonu, sağlık büyük ödülü “Gunter-Budelmann”
madalyası ile ödüllendirildi. Alman Tıp Kurumu anlaşılmaz bir şekilde geçmişte
Nazi olan veya onlarla işbirliği yapan bu nedenle vicdanlarda suçlu oldukları
reddedilmez bir gerçek olan bazı kişileri bağrına basmakta sakınca görmedi. Bu
nedenledir ki Ruanda’da, Güney Afrika’da, Arjantin’de Şili’de, Uruguay’da, Eski
Yugoslav Cumhuriyeti’nde, Irak’da, Suriye’de soykırımlar yapılmış,
soykırımcılar korunacaklarından emin bir şekilde vahşi eylemlerine devam
etmişlerdir.
Son olarak Dr Radovan Karadziç’e bakalım.
Psikiyatr olan Dr Karadziç’in hastane hekimliğinden soykırım katiline dönüşümü
1992’de Sırbistan Başkanı olmasıyla ivme kazandı. 250 bin kişinin öldüğü bu
etnik temizlik sırasında Saraybosna’nın kuşatılması, kendi çalıştığı hastanenin
içinde hastalar ve çalışanlar varken bombalanması emrini bizzat vermesi, Markale
Pazar yerine top ateşi açtırarak çocukların da içinde olduğu 68 sivilin ölüm fermanını imzalaması gibi
insanlığa karşı işlenmiş suçlarını, soykırımcı liderliğiyle perçinlemiş bir tıp
doktorudur. 21 Temmuz 2008’de yakalanıp tutuklanmış, Lahey Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nde önce 40 yıl, sonra temyizde ömür boyu hapis cezası ile
cezalandırılmıştır.
Görüldüğü gibi mesleğine ihanet edenlerin tarihi eski
olduğu kadar listesi de hayli kabarık. Günümüzde İsrail, Gazze başta olmak üzere tüm Filistin'de insanları, sağlık personelini, doktorları katleden, soykırımcı İsrail'li doktorlarla dolu. Hastalarına iyileştirici gücünü değil
ölüm üzerindeki gücünü gösteren bu insanları yazmak da insancıl tıp için
gerekliydi. Bu bilgilerin büyük bir kısmını kendisi de bir Adli Tabip olan Robert
M. Kaplan’ın 2009 yılında yazdığı “Katil Doktorlar ve Ürkütücü Hikayeleri”
adlı araştırma kitabından faydalanarak yazdım. İnternette bu konuda bilgi
kirliliğinin boyutu ürkütücü, onu da belirtmeyi uygun görüyorum.


















