Sayfalar

31 Ara 2012

Yıl Sonu Uçuşmaları




Bir yılı bitirirken kendimle hesaplaşmayı şimdiye dek hiç yapmadım, bu yıl da geleneğimi sürdüreceğim. Acaba diyorum bu davranış bir kaçış mı ? Kendimle yüzleşmekten korkuyor muyum?  Belirli bir noktaya vardıkta sonra geri dönüş yoktur derler ya, belki de o noktaya erişmemek için böyle davranıyorum. Neyse ne… Önüme bakıyorum, bu yetiyor bana.

Yeni yılda gezmeyi ama çok gezmeyi dehşetli bir şekilde istiyorum, okumaktan çok gezmeyi. Zaten Kafka ne diyor: “çok okumak insanı gururlu ve titiz yapar, çok görmek ise bilge ve geçimli”.  Dalmaçya  kıyılarını görmek istiyorum, binlerce küçük adanın denize yukarıdan bakılınca görüldüğü manzaradan dolayı adını verdiği köpek cinsi ile tanınan yerleri, Adriyatik sahillerini. Leipzig, Dresden ve Berlin’i görmek istiyorum, kahrolacağımı bile bile gideceğim Bergama Müzesi’ni ziyaret etmek istiyorum, II. Dünya Savaşını bir kez daha lanetlemek için görmek istiyorum buraları. Endülüs’te Ebul Kasım El-Zahravi’nin  (Albucasis) izini aramak, Toledo’nun dar sokaklarında üç semavi dinin havasını koklamak istiyorum…. Bütün bunları düşünürken kendisi de bir hekim olan Dannie Abse’nin 1993’de söylediği sözler aklıma geliyor.  “ Zengin düşler kurmak, yaşamın derin kötümserliğinden ya da sorunlar ve hüzün yumağıyla uğraşmaktan bir kaçıştır ve dengeyi sağlamak için kullanılır”.
 

Gezmeyi, çok gezmeyi istiyor olmam ister kaçış olsun, ister dengeyi sağlamak. Beni mutlu edeceğinden adım gibi eminim. Mutluluğun kendisi bir yoldur aslında. Mutluluğa giden bir yol aramak boşunadır, mevcut yolda yürümek yeterlidir bence, bu yolda zaman sizi beklemez ki, siz zamanın gelmesini bekleyin!  Yürüyün yolda, bu andan daha iyi bir an beklemek kayıp hanenize bir çentik daha atmak demektir. Güven Turan bir denemesinde şöyle diyor ; “fikri sabitle fikri takip arasındaki farkı bilmeyenler hiçbir işi bitiremezler”  Ne kadar doğru bir söz. Sabit fikirlerden kurtulmak önyargılardan kurtulmak zordur biliyorum, Einstein’ın tanımıyla atomu parçalamaktan zordur, ama imkansız değil ! Önce “mutlu olamam” fikri sabitini bir kenara koyun,  “gezersem, görürsem mutlu olurum” fikrini takip edin, bir deneyin, kaybınız ne olur ki ?

Her okuduğumda farklı bir tat aldığım, ancak kadınlar konusundaki düşüncelerine kesinlikle katılmadığım Nietzsche’yi yeni yılda da tanımaya, keşfetmeye devam edeceğim. Özellikle “ İnsan eylemlerinin sözünü verebilir, duygularının değil; çünkü duygular istem dışıdır. Birisine her zaman sevme ya da sadık kalma hatta ondan nefret etme sözü veren kimse, gücünün dışındaki bir şeyin sözünü veriyordur…. Aynı kişi hem sevilip hem sayılır mı? Hayır ! Aynı zaman dilimi içinde aynı kişiyi hem sever hem sayamazsınız, çünkü saygı duyan kişi gücü tanır, ondan ürker, hürmet eder. Ancak aşk yani sevgi güç tanımaz, ayıran veya farklılaştıran, bir yere yerleştiren hiçbir şeyi tanımaz. Sevgide, aşkta özlem vardır, saygıda korku” sözleri üstüne derinden derine düşünmek istiyorum.

Sonsöz :

-          Ben yapacağım şeyleri bu yaşa gelince öğrendim ancak,

-          Nasıl öğrendin ?

-         Yapamayacağım şeyleri söyleye söyleye….. (Özdemir Asaf)
 

27 Kas 2012

Üç Maymun


Hayat siyah ve beyazdan ibaret değil, gri ve tonları da var. Hem siyah ve beyaz birbirinin düşmanı değil ki, birbirinin tamamlayıcısı, neden ya siyahta durmakta ya da beyazdan dışarı çıkmamakta ısrar ederiz ? Gri renk gösterilmediği belki de bu rengini varlığı saklandığı için, yoksa bir çeşit renk körlüğü mü ? Acaba zıtlık kavramını  yanlış değerlendirmemizden olabilir mi ?   Sıcak-soğuk, sert-yumuşak, acı-tatlı, güzel-çirkin, iyi-kötü  zıtlık için verilebilecek basit örnekler, ama siyah ile beyaz  zıt değil, birbirini çağrıştıran, güzelliklerini ortaya koyan iki renk, iki kavram.

İnsan düşüncesini ve bu düşünceye bağlı bakış açısını zıtlıklara ve gelişmelere göre düzeltmek zorundadır. Yani siyah veya beyaz arasında gezebilmelidir.  Misal, komünizme inanan bir kişi Kamboçya’da Pol Pot katliamlarını, SSCB’de Stalin’in gizli polise yaptırdığı sayısız cinayetleri, Sibirya’daki insanlık dışı kampları kanıtlarıyla öğrendikten sonra düşüncesini gözden geçirmeli, Amerika’nın Vietnam’daki vahşetini lanetlerken, Sovyetlerin Afganistan ve Çekoslovakya işgallerini anti-emperyalist inancı gereği sorgulamalı ve karşı durmalıdır. Komünist Çin’in neden sosyalist Allende’ye karşı CIA destekli faşist general Pinochet’yi desteklediğinin hesabını kendi içinde vermelidir. Siyaha sarılıp kalmamalı, beyaza yüzünü çevirebilmelidir. Zıt düşünceler için de geçerlidir bu sorgulama  Franco, Salazar, baba-oğul Bush’lar, Nixon, Kissinger, Cheney, El-Beşir  ve benzerleri de, onların düşüncelerini savunanlar tarafından  vicdanlardan önce beyinlerde sorgulanmalıdır.

Milliyetçilik/ulusalcılık kavramının uç değerlerde ve farklı yorumlandığı  toplumlardan  birisiyiz, elbette başka ülkelerdeki toplumlarda da yorumlar farklı farklıdır. Özellikle etnik/ırk milliyetçiliğinin çıkmaz sokak olduğunu görmek için, Hitler’in Mussolini’nin soykırımlarını sadece tarih kitaplarında okumak, filmlerde seyretmek yeterli mi ? Yakın tarihte Avrupa’nın göbeğinde yaşanan Bosna savaşını, Srebrenitza katliamını hatırlamak çok mu zor ? Halepçe katliamını hatırlamak çok mu gereksiz ? Çeçenistan’daki okul baskınlarını ve en son Norveç’te yaşanan  Breivik katliamında masum çocukların öldürülmelerini hatırlamak çok mu boş bir iş ? Şöven-milliyetçi duygulara sahip olanlar bunları düşünüp kendiyle yüzleşmelidir.




Osmanlılar’da cellatların mezar taşlarına herhangi bir yazı yazılması yasaklanmıştı, hatta eceliyle ölse de cellatlara birçok ülkede, bir çok dinde dinsel tören yapılmaktan kaçınılmaktadır. Cellat işte, adı üstünde işi de olsa can alan. Dünya siyah ve beyaza sıkı sıkıya sarılmış cellatların elinde renksiz ve soluk görülüyor. Cellatlar dün vardı, bugün de var ve eminim bizler, insan olduğumuza inananlar, sorgulamamızı ve yüzleşmemizi yapmadıkça cellatlar yarın da olacaklar. 

Bizlere kabul ettirilmiş bulunan “doğrular ve yanlışlar” listesinde, olaylar ve yaşam oldukları gibi değil de olmaları gerektiği gibi değerlendirilmektedir. Böylece gerçeklikten uzak ve insan öğesinin bir yana bırakılıp yapay bir davranış kalıbının ortaya çıkmasına neden olan, fakat  gerçek olmayan bir ahlak oluşturulmuştur. Aslında  ahlak’ın da ahlaklılığının yeniden gözden geçirilmesi gerek”tir. “Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz” demek bir öngörüdür belki,  ama unutmamalıyız ki öngörüler de gerçekleşirler. Şu anda insanlığın yaşadığı bu bence, temel moral değerlerin başında gelen “ahlak” ahlaksızlaşıyor.   

“Gerçek” vardır, dile getirilse de getiril(e)mese de, tanığı olsa da ol(a)masa da, yazılsa da yazıl(a)masa da, zaman içinde izini bırakır. İzini bıraktığı için de her zaman korur varlığını. Yıkamazsınız. Yok edemezsiniz. Ne derseniz deyin gerçek orada öylece durur.  Gözüm çıksın ki…”, “Allah belamı versin ki…”, “Anam babam ölsün ki…”..  Çocuklar yalanı gerçek kılmak için böylesi yeminlere başvurur. Bizler çocuk değiliz ve gerçeği görmek için ne çıkacak gözlere, ne Allahın vereceği belalara, ne de ana-babaların ölmelerine bel bağlayamayız, yeminlerimiz boş birer söz olarak uçuşur gider.

Sorsalar size, birini seçmek durumunda kalsanız, “kör mü olmak isterdiniz, sağır mı, yoksa dilsiz mi?”  Herhalde cevap şu olurdu: hiçbirisi ”. Peki madem öyle, hiçbirinin kendinde olmasını istemiyorsun neden üçünü birden sahipleniyor “üç maymunu” oynuyorsun. Görmüyorsun. Konuşmuyorsun. Duymuyorsun  !!! İnsanoğlu böyle bir şey işte…Ancak her şeye rağmen  umutlu olmalıyız. Umutsuzluğun karşıtı umuttur . Umutsuzsanız, isterseniz umudu bulursunuz. Ama önce siyah ve beyaz hayatın hakim renkleri de olsa tek olmadıklarını ve  birisinin diğerinin rakibi değil tamamlayıcısı olduğuna inanmanız gerek.


16 Kas 2012

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilası

 
 
“...bu sinsi düşmana karşı tıp dünyası verdiği savaşta, yeni stratejiler ve silahlar kullanmaktadır. Vücudun savunma sistemlerinin yanı sıra,  kanser hücrelerinin istilasına radyoaktif bombardımanla cevap verilmektedir. Tedavinin başarısında tıbba önemli mevziler kazandıran kemoterapi, kanser hücrelerini imha etmektedir, ama yakın bir gelecekte zafer tıbbın olacaktır…”

Yukarıdaki cümleler bir askeri strateji dergisinden alınmış değildir, bir tıp dergisindeki bilimsel bir yazıdan alınmıştır. Neden tıp alanında bu kadar yoğun askeri deyimler kullanılmaktadır ? Savaş sanayisinin o büyük ekonomik gücünün bir yansımasından mı ?  ya da şiddet öğeleri yoluyla toplumda veya sağlık sektöründe yoğun bir motivasyon sağlama gayretinden mi ?

Tıpta askeri deyimlerin yaygın olarak kullanımı XIX. yüzyıl sonlarında bakterilerin bulunmasıyla başlar, çünkü mikroorganizmaların vücudu bir savaş alanı olarak seçtiği kabul edilir. Ancak askeri deyimler daha yoğun olarak kanser hastalığı ile birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Kanser tariflerindeki metaforlar, savaş dilinden, askeri jargondan seçilmektedir. Belki bunda kanserli hücrelerin kontrolsüz çoğalması ve  istilacı özellikleri rol oynamaktadır. Bu yüzden onlara karşı savaş açılmalıdır. Aslında daha eskilere gidilirse, Roma’da  şair Martialis’in (MS. 40-103) yazdığı epigramların birinde hekimliğin güç kullanımı ile birlikte anılması ilginçtir:

Bir zamanlar göz hekimiydin,
Şimdi gladyatör olmuşsun;
Demek hekimlikte yaptığını
Artık arenada yapıyorsun.


 
 

 Madrid’te bulunan Prado Müzesi’nde,1556 yılında Pieter Bruegel tarafından yapılan “Ölümün Zaferi” adlı tabloda, milyonlarca kişinin öldüğü bir salgının, veba hastalığı felaketinin askeri bir deyimle “zafer” olarak nitelenmesi ilginçtir. O zamanlar vebaya “kara bela” (black plague) denmekteydi. Aynı düşünceyle günümüzde tüberküloza “beyaz veba “ (white plague), AIDS’e ise “çağın vebası” denmektedir.

Cumhuriyet döneminde yaygın işlev gören “sıtma savaş, trahom savaş, verem savaş dispanserlerinin”  yerini günümüzde “kanserle savaş dernekleri” almıştır. “Savaş”   ana unsurdur.

Tıp bir sanattır, savaş bir sanat mıdır ? Kimilerine göre savaşmak bir sanattır, böyle kabul edilse dahi, tıpta bilimsel kaygı yanında estetik kaygı da vardır, ya savaşta ?

Askerlik ve tıbbın buluştuğu tek nokta insanların yaşamlarını tehdit eden "hastalık ve ölüm" kavramlarıdır. Bu kavramlardan "hastalıkla savaş" yaygın kabul görürken, "savaş hastalıktır" düşüncesi hemen büyüteç altına alınır, sakıncalı görülür  ve yetkililerce sorgulanır. Hastalıkta ölüme karşı direnilir, savaşta ise  insanlar ölüme gönderilir. Savaşın bir hastalık olduğunu düşünerek savaşa karşı önlem alınması yani koruyucu hekimlik yapılması gereğine inananlar, barış yanlıları, savaş karşıtları, savaşın yıkımına karşı duranlar bu düşüncelerinden dolayı siyasi otoriteye karşı olmaktan öteye devlet karşıtı olmakla da suçlanabilmektedirler. Tarih sayısız örneklerle doludur.



Friedrich Nietzche 1878’de “İnsanca, Pek İnsanca” isimli kitabında hekimler için bakın ne diyor: “…bir hekimin zihinsel güçlerinin en yüksek noktasında olmasının sebebi, sadece en son ve yeni yöntemleri beceriyle uygulaması ya da teşhis koyan hekimlerin ünlü yöntemleriyle, belirtilerden yola çıkarak sebeplere kolayca ulaşması değildir artık. Buna ilaveten herkesle kolayca uyum sağlayabilecek ve gerekirse karşısındakinin yüreğini kolayca söküp alabilecek türden bir hitap yeteneğine, melankoliyi yok edecek kadar cana yakınlığa, bir diplomatın arabuluculuk yeteneğine, insan ruhunun sırlarını öğrenebilmek için bir dedektif  becerisine  ancak bu sırlara ihanet etmemek için de bir avukatın anlayış yeteneğine, özetle bütün profesyonel mesleklerin beceri ve haklarına gereksinimi vardır.” Burada Nietzsche bir üstün insanı değil bir doktoru yani sanatçıyı tanımlamaktadır. Bu niteliklere sahip bir insan, bir hekim neden savaş terminolojisine, askeri deyimlere gereksinim duysun ki ? Bu sorunun yanıtı, bu seçimin hekimlerin seçimi olmadığıdır, sistemin insanlar üzerine başta medya olmak üzere bu yönde bir baskı kurmasıyla sınırlı bir seçim vardır ortada.

Bilinçli olarak "bağışıklık sistemi" yerine "savunma sistemi", "lokal olarak çevreyi tutan kanser" yerine "çevre dokuları istila eden düşman hücreleri","radyoaktif tedavi" yerine "ışın bombardımanı", "kemoterapi ile uzak odaklara yerleşen kanser hücrelerini işlevsiz kılmak" yerine "uzak organları istila eden kanserli hücrelerin imha edilmesi" kullanıldığına inanıyorum.




Edebiyatta tıp ve hastalıklar "aşk, kıskançlık, yoksulluk, yaşanılan çevre" ile anlatılmaktadır. Örneğin tüberküloz fakir, tutkulu insanların hastalığı olarak tanımlanmakta, genelde bu hastalara başka yerlere seyahat öngörülmekte, asla savaşmaktan bahsedilmemektedir. Frengi, kolera gibi hastalıklar kişiye verilen bir ceza olarak yorumlanmakta ancak askeri deyimler hiç kullanılmamaktadır. Buna karşın 1910 da Paul Herling’ in, frenginin tedavisinde kullandığı salvarsan için ilaç firması "sihirli mermi" tanımını yapmıştır. Tanımı yapan hekim değil ticari zihniyettir.

Toplumsal olayların tıbbi terimlerle anlatılması yaygındır ve yadırganmaz, örneğin uzun süren bir sorun kanser olarak nitelendirilir,örneğin; “ El Kaide İslam dünyasında bir kanserken”, “mülteci kamplarındaki katliamları yapan İsrail Hükümeti Ortadoğu’ da bir kanserdir”. Büyük şehirlerde çözülemeyen bir sorun olan kapkaç çeteleri kangren olmuş bir sorundur ve kökünden kesip atılmalıdır. Burada tanımlar tamamen cerrahidir.  Papa II. Jan Paul doğumu sonlandırma (kürtaj) için “soykırım-genosid”  ifadesini kullanırken, Lenin tezlerini anlattığı bir kitaba "çocukluk hastalığı" adını vermiştir.

Bütün bu örneklerde olduğu gibi tıp terimleri savaş terimlerinin önüne geçmiştir. Ancak tıpta bunun tam tersini yaşamaktayız.



Wirginia Woolf "Hasta Olmak Üzerine" isimli denemesinde; hastalığın "aşk, savaş ve kıskançlık" gibi başlıca edebi temalar arasında bulunmamasını tuhaf bulmakta, insanın grip için ciltlerce roman, tifo için sayfalarca şiir, apandisit, kanser ve verem için methiyeler, diş ağrısına şarkılar yazması gerektiğini savunmaktadır.


Buna karşın günümüzde savaş çığlıkları dünyanın dört bir yanında duyulurken, silah sanayisindeki tröstler bu savaşları ve uluslararası terörü el altından desteklerken, tıp kitapları ve  dergileri, medyadaki tıp yazıları ve programları bu ideolojik bombardıman altında kalmakta, barışçı deyimler ve terimler gittikçe azalmakta, kullanılmamaktadırlar.

Susan Sontag ünlü kitabı "Metafor Olarak Hastalık" ta "kanserin tarifi ve tedavisi için her akla geldiğinde ortaya atılan askeri jargondaki abartmalar kullanılmaya devam edildiği sürece, kanserin barışseverlerin bilinçli bir tavırla uzak durmayı tercih edecekleri bir metafor olarak kalacağı gerçektir" demektedir.

Hocam Prof.Dr.Tarık Minkari "ameliyatta hastanın midesinin, barsaklarının sıcaklığını, yumuşaklığını, nemini hissederseniz başarılı olursunuz" derdi.  Askeri deyimlerden uzak, sıcacık bir insancıl yaklaşım.
 
 
 
Kanımca savaş ve silah sanayi tatlı karlarına kar eklediği sürece, barışçıl ve insancıl amaçlarla hekimlik görevini yapan tüm dünya hekimleri de "askeri terimlerle" daha çok uğraşacaktır. Hümanizma, savaş ve şiddeti yendiği zaman tıp daha özgür olacaktır.


13 Eki 2012

KÖPEK ve bizler




Açlıktan ölmek üzere olan bir köpeği alıp doyurursanız, o sizi ısırmaz. Köpek ile insan arasındaki en temel fark budur.  Mark TWAIN

Köpekler insanlardan daha iyidir, bilirler ama bildiklerini yüzünüze vurmazlar.   E. DICKENSON

Bir köpek, bu dünyada, kendinden daha çok sizi seven tek canlıdır. Josh BILLINGS

Bütün soruların cevapları bir köpeğin bakışlarında gizlidir. ANONİM

Tarih, insanlardan çok köpeklerin sadakat örnekleriyle doludur. Alexander POPE

Eğer cennette köpekler yoksa öldüğümde oraya gitmek istemem. W. ROGERS

Ne kadar çok insanla tanışırsam köpeğimi o kadar fazla seviyorum.  Rus Atasözü  

Sahipleri bana hikayelerini  anlatır ama köpekleri her zaman doğruyu söylerler .  Cesar MILLAN (köpeklere fısıldayan adam)

Yüzünüzü yalamakta olan bir köpek yavrusundan daha iyi bir psikolog yoktur.  Bern WILLIAMS 

Bu bencil dünyada, bir insanın bencillikten arınmış tek dostu köpektir, bütün diğer dostları onu terkettiğinde, o yanında kalır. G.Graham WEST

En büyük sevgi bir annenindir, sonra bir köpeğinki, sonra da bir sevgilinin. Leh Atasözü

Bir köpeği sevmekteki tek hata, çok kısa ömürlü birini sevmiş olmaktır.  ANONİM

 
 

Köpeğimin adı şeytan'dı,
(dı) ' lık adıyla ilgili değil,
adına bir şey olmadı.
Adına benzemezdi de,
Şeytanlar zalim olur,
zalimler; yalancı kurnaz,
ama zalimler akıllı olmaz.
Köpeğim akıllıydı.
Biraz da ben öldürdüm köpeğimi,
bakmasını bilemedim.
Bakmasını bilemezsen ağaç bile dikme.
Elinde kuruyan ağaç dert olur adama.
Yüzmek suda öğrenilir diyeceksin.
Doğru.
Boğulursan
bir sen boğulursun ama.

Kaç sabahtır uyuyamıyorum,
dinliyorum ortalığı,
kapımı tırmalayan yok.
Ağlamak geliyor içimden,
ağlayamadığım için utanıyorum.

İnsan gibiydi.
Hayvanların çoğu insan gibidir,
hem de iyi insan gibi.

Kalın boynu kıldan inceydi dostluğun
buyruğunda.
Hürriyeti dişleri ile bacaklarındaydı,
nezaketi, tüylü uzun kuyruğunda.

Göresimiz gelirdi birbirimizi,
açlıktan tokluktan sevdalardan.


Nazım HİKMET (1956 Haziran)
 



 

10 Eki 2012

ARGOS (Bir Dost)



 

Hachiko... Her hayvanseverin kült filmlerinden birisidir “Hachiko. A Dog’s Tale”. 1924 yılında, Tokyo Üniversitesi'nde görev yapan Japon Profesör  H. Ueno, evine dönerken istasyonda Akita cinsi bir köpeğe rastlıyor. Her sabah üniversiteye gitmek üzere istasyona yürüyen sahibine Hachiko da eşlik ediyor, sahibini uğurladıktan sonra evine dönen Hachiko bir şekilde sahibinin dönüş saatini de belleyip her akşam onu istasyon çıkış kapısının karşısında bekliyor. Ancak bir akşam Hachiko saatlerce beklemesine rağmen sahibinin geri dönmediğini görüyor. Çünkü Profesör üniversitede kalp krizi geçirerek ölmüştür. Tam 10 sene boyunca hep aynı yerde sahibinin dönmesini bekliyor. Her koşulda yaz-kış sahibini bekleyen Hachiko 11 yaşında, yine sahibinin dönüşünü beklediği noktada ölüyor (8 mart 1935). Ölümünün ardından Japonya'da, Shibuya metro istasyonunun önündeki beklediği noktaya sadakat ve insan-hayvan ilişkisinin timsali olarak Hachiko’nun heykeli dikiliyor. Bu kısa gerçek öyküyü anlatmamın nedeni her köpeğin bir şekilde “Hachiko” olduğuna inanmamdır. Sadakat ve bağlılığın sevgiyle birleşerek köpekleri nasıl özel kıldığına inanmamdır.
 

Can dostum, sırdaşım, arkadaşım, yoldaşım Argos Çelik.  10 Temmuz 2000 doğumlu, Belçika orijinli, annesi Michelle, babası Arthur. Golden Retriever cinsi bir köpek. Büyük oğlum Aydın’ın ısrarı ile aldığımızda 3 aylık bir yavruydu. Onun evimize gelişiyle kütüphanemize de köpeklerle özellikle Golden Retriever ile ilgili birçok kitap birlikte geldi. İlk altı ay bir kabustu. Çiş ve kaka eğitimini tamamlayana kadar evdeki tüm halılar Argos’tan nasibini aldı. İlk hafta sonunda çıldırma raddesine gelen annemize hak verdiğimiz için onu çiftliğe geri gönderdik, ancak bir hafta sonra yeniden aldık, çünkü giderken bize bakışını bir hafta boyunca unutamadık. Zaten çiftlik sahibi bize hiçbir annenin o bakışlara dayanamayacağını, annelik içgüdüsünün ağır basacağını ve tekrar gelip küçük yavruyu geri alacağımızı söylemişti de biz inanmamıştık. Halbuki tecrübe ile sabitmiş bu öngörü.

İlk heyecanla sabah-akşam ihtiyaç için oğlum çıkarıyordu Argos’u dışarı, daha sonra zaman geçtikçe okul bahane oldu, sonra da başka bahaneler  ve her evde olduğu gibi yavru köpek bakımı anne ve babaya kaldı, daha doğrusu bana!.. İtiraf edeyim çok zorlanıyordum, özellikle kış sabahları; akşam neyse de sabah erken kalkmak  ile  işe yetişmek kaygısı birleşince çocukcağız çişini ve kakasını bir an evvel yapsın diye nasıl acele ediyor ve garibi çekiştiriyordum öyle...  Şimdi aklıma geldiğinde öyle kızıyorum ki kendime.


Argos’un cinsi itibariyle akıllı sınıfında olduğunu kitaplar yazıyor, yazıyor da bunu bize göstermesi biraz farklı oldu. Salonda sehpa üstünde geniş bir kase içinde çikolata, gofret falan bulundururduk, çocuklar gelip gidip atıştırsın diye. Yalnız bıraktığımız bir zamanda böyle bir ikramı kaçırır mı, dalmış ganimetlere, dalacak tabii, ancak her cinsten birer tane yemiş, aynı cinsten yediği ikinci bir ürün yok. Snicker, Bounty, Milkyway, Dido, Nestle ….sıra sıra.

Köpeklerin duygularını ifade ederken kullandıkları organların kulak, kuyruk ve ağız olduğunu biliyoruz. Kuyruğu duygularını hemen ele veriyor. Kızgın veya küs olduğunda bile kuyruğu minik minik uç kısmından oynar, biz kızmış isek yine o kuyruk hareketiyle bizi test eder. Kulaklar her türlü yemekle ilişkili kelimeyle dimdik olur. “Ekmek-büsküvi-mama” en aşina olduğu kelimelerdir. Gezmek de ilgi alanındadır kulakları için;  “dışarı, sokak, çıkalım mı” kelimelerine dikkat kesilir. Bir de numaraları var Argos Çelik’in. Hıçkırık numarası; ne de güzel hıçkırıyor ilgi çekmek için, ama bir parça ekmeğe hemencecik geçiveriyor hıçkırığı. Veya bacağını ateşli hastalık varmış gibi titretmesi de basit bir “hamma” sözcüğüyle geçiverir hemen. Kızınca kurbağa gibi yere yapışıp yatması, üstelik poposunu da bize dönmesi ve derin bir "uffff" çekmesi geleneksel hareketlerinden zaten. İlgisiz kalırsa en geç 15 dakika sonra gelir, ya patisini verir ya da başını dizinize koyar, tabii ağzının tüm yapışıklığını üstünüze bırakarak… Kıskançlığı tam bir doğu erkeği niteliğinde, bırakın karı-koca birbirimize sarılmamızı, oğullarımı  sarıp öpmeme  bile tepkisi var, genelde havlayarak, bazen de abartıp temel içgüdüyle (!) bacağıma yapışarak.


Duygularınızı gerçekten anlıyor bu yaratıklar. Eve gergin geldiğim zaman  hissedip dizimin dibinde sakince yatması, neşeli olduğumda ise oyuncağını kapıp getirmesi veya ödül mamalarının olduğu yere koşarak beni de oraya davet etmesini hemen sayabilirim. Hasta olduğumda (iki kez ameliyat nedeniyle uzun süreli yataktaydım) başımdan ayrılmaması, çok sevdiği dışarıya bile isteksiz çıkışı, kurulu saat gibi hiç sektirmediği mama vaktini bile hatırlatmaması ilk aklıma gelen davranışları. Çok üzüntülü olduğumda onunla konuştuğumda  beni  sanki anlıyormuş gibi dinlemesinden, özellikle kaşlarını oynatarak konuşmalarımı takip ettiğini göstermesinden cesaret alarak  Argos’la çooook dertleştim... Ben konuştum, o dinledi, o dinledikçe ben konuştum. Bazen sessizliğimin sesi oldu, bazen de sesimi maskeledi. Ne muhteşem bir yaratık bu böyle!

Şimdi oniki yaşını geçti; artık gözleri pek iyi görmüyor, koku ve duyma hissinde azalma var. Koltuk üzerine uçarak sıçrayamıyor, hareketleri yavaş, uykusu uzun ve derin . Ama kahverengi gözlerindeki anlamlı, insan sevgisi dolu bakışlar aynen duruyor. Kaşları ve bıyıkları beyazladı ama kuyruk yine duygularını saklayamıyor. Evde yalnız kalmasın diye çok programımı iptal etmiştim, keşke diyorum eve gelmediğim zamanları  daha da azaltsaydım. Enerji kaynağım, antidepresanım  Argos Çelik, ailenin altıncı üyesi, benim dördüncü oğlum, güzel yaratık, uzun ömürler diliyorum sana.  






 

 

 

29 Eyl 2012

Geçmişin Mirasını Yiyoruz

 
 
 


Tıpta Tecrübe Usulünün Tetkikine Giriş” , yazarı  Claude Bernard, çeviri Galip Ataç, İstanbul Devlet Basımevi 1934. Lise Felsefe Dersleri Yardımcı Kitapları no:2 .  Kitap Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) Talim ve Terbiye Dairesinin 25.06.1934 tarih ve 2454 numaralı emri ile 3000 nüsha tab’edilmiştir (basılmıştır)”. Kitabı adeta okşarcasına elime alıyorum ve sayfalarını açıyorum. Açılış sayfasında şu sözler yer alıyor;  “Bu kitabı okumak o kadar kuvvetli bir tesir bırakır ki, yakında  yeni bir ruhun o güzel tıp tetkiklerini canlandıracağını düşünmekten insan kendini alamazPasteur 1866.   Kitap 366  sayfa ve  fiyatı 95 krş.

Claude  Bernard, Fransız fizyoloji bilgini (1813-1878). Araştırmalarıyla fizyolojinin gözlem alanını genişletmiş, canlı hayvanlar üzerinde yaptığı deneyler ve bu deneylerin eleştirel incelenmesini sağlayarak öğrencilerini çok etkilemiş ve bu yöntemleri  kısa sürede yayılmıştır.

 Bu kitap tıp fakültelerinde okutulan bir kitap mı ? Hayır. Liselerde okutulan felsefe derslerine yardımcı olarak okunması için basılan bir kitap. Evet yanlış yazmadım, tıp fakültelerinde değil, liselerde okutulan bir kitap. Bu kitabın bugün liselerde okutulmasından vazgeçtim de, felsefe dersleri okutuluyor mu liselerimizde,  neler okutuluyor?  bunu sorgulamamız gerekli. Kitapta  bir tıp adamının fizyolojide deneysel yöntemleri anlatması dışında felsefe ile ilgili ne var diye merak ederseniz sadece Fasıl IV de yer alan “tıpta tecrübe usulünün önüne çıkan felsefe engelleri” bölümünü bulmakla kalmayacak, kitabın tümünün felsefi bakışla yazılmış olduğunu göreceksiniz.

O dönemin kadroları müthiş öngörüleriyle  dönemin gençliğini nasıl geleceğe hazırlamışlar, insanın gözleri doluyor. Atatürk ve arkadaşları “Cumhuriyeti” işte bu gençlere emanet etmişler. Gelecek için gençlere güvenirken boş sözlere itibar etmemişler, akılcı iş ve projeler yaratmışlar, eğitimi önceleyerek sıkı bir nesil yetiştirmişler. Bir de 1980 sonrası gençlerimizin eğitimlerine, bu gençlere okutulan kitaplara, müfredata, sınıf geçme yönetmeliklerine, otomatiğe bağlanmış öğrenci aflarına, kayıt rezaletlerine, çocuklarımızın sınavlar için koşu atı gibi eğitilmelerine bakıyorum da, nereden nereye…

Aklıma Mutlu Ekici’nin “DURUM” isimli  şiirinden İstanbul Tıp’77 mezuniyet albümümüze de koyduğumuz şu dizeler geliyor:

İlk amacımız senin çağına Atatürk’üm

Gerçek bu.

Oysa, gelecek yüzyıllardan söz ediyordun

Beni çabuk aşın, yetmez bu !

Atılım, girişim, bilim diyordun

Sesin kulağımızda ama

Bilim diye, bilim diye neler öğrendik

Biliyor musun ?



 

Yine o dönemde basılmış  Lise Felsefe Dersleri Yardımcı Kitaplarına bir göz atalım ve bir de bugünü tekrar gözden geçirelim.   Yaratıcı Tekamülden Hayatın Tekamülü(yaratılışcılıktan evrime) , “Etika”, “Monadoloji (Leibniz’in  ünlü felsefe kitabı), Bilgi ve Hata”, “Hayatın Mihaniki Telakkisi (yaşamın mekanik değerlendirilmesi),  Kant’tan Parçalar”, “Uzluk Oğlu Farabi’den Parçalar”, “Beşeri Bilgilerin Prensipleri”, “Mistiklik ve Mantık”, “Sosyolojinin Unsurları”, “Kainatın Muammaları” (evrenin sırları), “Ahlak  Tecrübesi”.

Bu kitapların basılması ve eğitimin şekillendirilmesinde emeği geçen o dönemin Milli Eğitim Bakanları  Mustafa Necati’yi  (Aralık 1925 -  Ocak 1929),  (1 Ocak 1929 tarihinde apandisit patlaması sonucu vefat eden ve Ankara'daki tarihe tanıklık etmiş evini 2006’da kuru fasulyeci Hüsrev Lokantası'na devrederek  kendisine olan şükran borcumuzu ödediğimiz(!) büyük eğitimci), Cemal Hüsnü Taray’ı ( Nisan 1929 -  Eylül 1930), Esat Sagay’ı (  Eylül 1930 -  Eylül 1932), Dr.Reşit Galip’ i (  Eylül 1932 -  Ağustos 1933) (Darülfünun'da Üniversite reformunu başlattı, öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Yakalandığı zatürre nedeniyle genç yaşta 41 yaşında vefat etti. İlkokullarda okutulan "Andımız" metni Dr. Reşit Galip'indir) , Yusuf Hikmet Bayur ‘u (Ekim 1933-Temmuz 1934),  Zeynel Abidin Özmeni   ( Temmuz 1934 -  Haziran 1935), Saffet Arıkan’ı (  Haziran1935 -  Aralık 1938) ve  efsane bakan Hasan Âli Yücel ‘i ( Kasım 1938- Ağustos 1946)  (Ankara Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması, Köy Enstitüleri'nin açılması, Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi,  Devlet Konservatuvarı’nın kurulması , Türkiye'nin UNESCO'ya girişi, dört yıllık çabaları sonucunda 15 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası’nın çıkartılmasını sağlayan Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerindendir, şair Can Yücel’in babasıdır)  hatırlamak gönül borcumuzdur.

O dönemin devlet adamları, siyasetçileri ne kadar öngörülü, ne kadar ileri görüşlü, bakış açıları geniş, gerçekten ülkesini düşünen insanlarmış. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, o dönemin bu büyük değerlerine saygı ve minnet duymak yeterli mi bilemiyorum. O dönemde kurulan temellerin sağlamlığı üzerinde duruyoruz. Hala geçmişin mirasını yiyoruz.

Siz ne dersiniz ?  


5 Eyl 2012

Meslek Seçme Şansım Olsaydı…



Hekimlik mesleğinde 35 yılı geride bıraktım, bunun son dört yılı yöneticilikle geçti, aktif cerrahiyi ve hekimliği noktaladım. Bazı dostlarıma göre erken alınmış bir karardı. Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu, gün gelir yazarım, ancak geriye dönüp baktığımda şimdiki aklım olsa hangi mesleği seçerdim, bu mesleğe yönelik eğitime başlardım diye düşünüyorum. Hemen “ yine hekim olurdum” dememi bekliyorsanız yanılırsınız.

Meslek seçiminde önemli unsurların “kendini tanıma, yeteneklerini değerlendirme, ilgi alanlarını bilme, değerleri ya da kişilik özelliklerini ölçme” olduğu klasik bilgi olarak kitaplarda yer alır. Bunların yanı sıra,  ailenin isteğini yerine getirme, yakın çevrenin etkisinde kalma, toplumsal yargılardan etkilenme vb gibi dış faktörlerden etkilenmemek te  önemli faktörlerdir. Kişilik dışında mesleğin niteliği, mesleğe giriş şartları ve emeklilik, iş bulma durumu, kazanç ve meslekte ilerleme şartları ilk akla gelen faktörlerdir.

Peki, kendinizi nasıl değerlendireceksiniz ?  Klasik bilgiler buna şu şekilde yanıt veriyor: Soyut düşünebilme, akıcı bir dille yazabilme, başkalarını anlayabilme, çabuk karar verebilme, el becerisi, el-göz koordinasyonu, renk algısı gibi özelliklerin gerekli olduğu şekil ve uzay iletişimini görebilme ve mekanik beceri.

 

Bakmayın siz meslek seçiminde temel unsurların “Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi”ndeki sıralanmasına. Yani üçgenin tabanını “temel fizyolojik ihtiyaçlar” oluşturuyor, sonra sırasıyla güvenlik, ait olma, saygı ve statü ve nihayet üçgenin tepesinde “kendini gerçekleştirme” yer alıyor. Bunlar akademik bilgi. Pratikte ise seçim aşamasında en önemli parametreler anne-baba isteği, idolün mesleğine özenme, güncel popüler mesleğe yönelim, kazanç  yüksekliği, ve toplum içinde saygınlık ilk sıralarda görülmekteler.

Bir kimsenin kendisine uygun mesleği seçebilmesi için “ben neler yapabilirim ve meslekten neler bekliyorum ?“ sorusuna cevap vermesi gerekir. Ben bu soruyu kendime sordum ve yapabileceklerim sonucunda üç meslekte karar kıldım.

Bu üç mesleğin de ortak yönleri şöyle; sorumlulukları, dolayısıyla riskleri yok, ucunda mahkemeye düşmek, tazminat ödemek,  şiddete uğramak yok, zevk ve sefanın sınırını belirleme elinizde, kazançları azımsanmayacak miktarda, dünya nimetleri size sunuluyor, siz bu nimetlerin peşinde koşmuyorsunuz. Popüler ve medyatik oluyorsunuz, herkes sizin için paralanıyor, adeta yaratıyor, gece yattığınızda yastığa baş koyar koymaz uyuyorsunuz, gecenin bir yarısı telefonunuz çalmıyor, mesleğinizi evinize ve yatağınıza taşımıyorsunuz. Nöbeti yok, sıcak veya soğuktan etkilenmek, yorgun düşmek söz konusu değil. Emekliyken de aktif meslek hayatınızı sürdürebiliyorsunuz. Beyninizi çok zorlamanız da gerekmiyor, fiziksel güç gerektirmeyen masa başı işler bunlar. “mide fesadına” uğramak dışında meslek hastalığı veya iş kazası görülmüyor.

Meslek seçme şansım olsaydı sıralamam şöyle olurdu:    1. gazete veya televizyonda “futbol yorumculuğu ”. 2. bir gazete veya dergide “gurme yazarlığı”. 3. Sağlıklı yaşam ve beslenme konusunda “haftalık köşe  yazarlığı”. 
Sizin sıralamanız ne olurdu ?
 

 



 

23 Ağu 2012

ANADOLU, sahipsiz yurdum…

Berlin'de Bergama Müzesi
 


1830'ların Alman propagandisti Dr. Ernst Jackh şöyle demiş: "Orada, Türkiye'de,  Anadolu ve Mezopotamya var. Ana­dolu doğan bir güneş, Mezopotamya ise eski bir cennet. Bu adlar bizim için bir simge olmalıdır".

Klasik Batı Uygarlığının kökeni  Anadolu'da İyonya’dadır.  Yani kendilerine sonraları Hellen diyen toplumun Olympos’lu tanrıları oluşturdukları kültürün anayurdu millattan önce Onuncu yüzyıllardaki Anadolu’dur. Homeros  ve ondan ikiyüz yıl sonra Anadolu'dan Yunanistan’a göç eden Hesiodos, anılarını ve düşüncelerini  İyon lehçesinde yazmışlardır. İyon lehçesi bilinen en eski Grek lehçesidir. Milattan önce dördüncü yüzyılda  kurulan Bergama (Pergamon) Asklepionu ile ilgili bilgilerin çoğunu burada tedavi olan tarihçi Aristides’in İyonca yazdığı yazılardan öğreniyoruz. İyon bilimi,felsefesi ve  edebiyatıyla, kısaca kültürüyle Anadolu'dan gelişmiş ve ancak üçyüz yıl sonra Yunanistan'a geçmiştir.

İlk doğa filozofları BatıAnadolu'da özellikle İyonya'da ortaya çıkmış ve bilimsel yaklaşımın temeli de burada  atılmıştır. Batı Anadolu'yu Ege'nin batı yakasından ayıran en büyük özellik, burada düşüncenin özgür olarak ifade edilmesiydi. Milet’li Thales ile başlayıp Anaksimandros, Anaksimenes, Diyogenes ve Herakleitos'le devam ederek Teos’lu Demokritos’la sonlanan Anadolu düşünürlerine karşı, antik Yunanistan’da  Sokrat-Platon-Aristo  ve ardılı düşünürler  yer almaktadır. Buna  Anadolu materyalizmine karşı Atina idealizmi demek doğru olur.  

Efes'te doğup  burada yaşayan Herakleitos (MÖ 550 ) karşıt elementlerin birbiri ile mücadelesinden gelişim doğduğunu ve doğada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp sürekli şekil değiştirdiğiniileri sürmüştür. İyonyalı   filozofun ünlü deyişi  aynı akarsuda iki defa yıkanılamaz kendinden sonraki tüm filozofları etkilemiştir. Alman düşünür Nietzsche, Herakleitos  için, " dünya her zaman gerçeğe muhtaçtır, o halde her zaman Herakleitos'a muhtaçtır” diyerek Herakleitos’un büyüklüğünü vurgulamıştır.

Efes’e yakın bir kent olan Kolophon’da yaşamış, bir Anadolu bilgesi olan Xenophanes (MÖ 569-477) ilk kez “tek tanrı” fikrini ileri sürer ve hepimiz topraktan ve sudan doğduk, zira;  topraktan gelir bütün şeyler ve döner toprağa… demiştir, demiştir de biz bu büyük filozofu değil dünyaya, kendi insanımıza tanıtmış mıyız, adına bir etkinlik, bir kütüphane, bir felsefe okulu açmış mıyız ? Sahipsiz yurdum benim, anadolum.

Coğrafyacıların en büyük isimlerinden biri de tarihin babası olarak anılan Heredotos'tu (MÖ 440-425) . O bir Anadolu insanıydı, Halikarnas’lıydı, yani bugünkü Bodrum. Amasyalı Strabon (MÖ 63 - MS 20), "Geografika" isimli yapıtında gezdiği ülkeleri anlatan bir başka coğrafyacıydı. Bergama’lı nişanlısını görmek için yayan olarak  yollara düşen İzmirli Homeros'un İlyada ve Odysseia destanları batıda baş tacı edilen klasiklerken bizim okullarımızda okutuluyor mu acaba ?
İzmir'li Homeros
 
Parşömen yani Bergama Kağıdı olarak isimlendirilmiş  “Pergamene"  keşfedilmesini tarihteki ilk kağıt ambargosunu uygulayarak Bergama'ya papirüs ihracını durduran Mısır Uygarlığı’na borçludur. Tabaklanmış keçi derisi ilk parşömenin ana malzemesidir. Parşömenin kullanılmasıyla 200 000 kitabıyla Bergama Kütüphanesi'nin İskenderiye'deki kütüphaneye kafa tuttuğunu, dünyanın en dik antik tiyatrosunun Bergama’da olduğunu, Hippokrat'tan sonra antikçağın en ünlü hekimi olan, atardamarların kan taşıdığını gösterip açıklayan ve beşyüz kadar kitap yazan  Galenos’un  Bergama'da doğmuş  olduğunu, psikiyatri, psikodrama ve psikoterapinin ilk uygulandığı şifa yurdu Bergama Asklepionu'nda çalışmış olduğunu, yaralanan gladyatörler için maaşlı devlet görevlisi olduğunu kaç kişi  biliyor ?

Hipokrat ve Galen’i bir kenara bırakalım, Kalkedon’lu (Kadıköy) Heraphilos’un (MÖ 320)  İskenderiye tıp ekolünün kurucusu olma onurunu anlatamamak, tanıtımını yapmamak Anadolu’mu sahipsiz bırakmak değil midir, ki  o Heraphilos,  beyin ile beyinciği birbirinden ayırt etmiş, "duodenuma"  12 parmak adını vermiş büyük bir hekimdir. Efes’li Soranus (MS 98-138) ise tarihin ilk kadın hastalıkları doktoru yani obstetrisyenidir. ”Kadınların  Hastalıkları Üzerine” adlı kitabı 15 asır boyunca okutulmuş, büyüyü kesinlikle reddetmiş,  mensturasyonun bir iç temizlenme olayı olmadığını, gebelikle ilişkili olduğunu belirtmiştir. Anadolu’nun bu büyük hekimlerine ne kadar sahip çıkıyoruz sorduk mu kendimize hiç ?
Milet'li Tales

İbret listemize bir bakalım:




1) Homeros'un İlyada’sını okuyup 41 yaşında Troya yollarına düşen Schliemann  1868-1873 yılları arasında Troya yağmasını başlatır,  bulduklarını Berlin'e götürür.

2) Al­man tüccar-mühendis Cari Humann görev yeri Türkiye' ye gelerek demiryolları ve ka­rayolu inşaatlarında mühendis olarak çalış­maya başlar. Humann, ça­lıştıkça Anadolu topraklarının altındaki tarihe, arkeolojik görkemli yapılara rastlar ve Bergama'da kazıya başlar. 1878'de Büyük Zeus Sunağı'nı ortaya çıkartır. Dönemin eşsiz heykeltıraşlık sanat örneklerini içeren bu olağanüstü yapı, yerinden sökülüp Almanya'daki Berlin müzesine götürülür.

 3) British Museum’dan Sir C. Leonard Woolley 1911'de Karkamış kazısının başına getirilir. Casus Lawrence (Ara­bistanlı) ile birlikte Karkamış'ta beş kazı mevsimi geçirirler. Karkamış çevresindeki köylüler ve kazı­larda çalışanlar, geceleri mezarları soyarlar ve bunları  64 sandık içinde İngiliz Konsolosluğu yoluyla British Museum'a gönderirler. Geç Hitit Krallığı'nın başkenti Karkamış böylece  British Museum'a taşınır.

4) İngilizler Likya Bölgesinde bulunan, anıtsal önemi büyük Nereidler Anıtı'nı da British Museum'a taşımışlardır.

 5) Antalya Müzesi'nden baş kısmı çalınıp Amerika'ya götürü­len Herakles heykelini, 70'lerde bir şafak vakti Arke­oloji Müzesinden kaçırılan Büyük İskender heykelinin  başını hatırladıkça içim acımakta, canım yanmakta. Berlin’de, British Museum’da ve Louvre ‘da  "Hitit Tab­letleri Koleksiyonu” nasıl oluştu düşünmek bile istemiyor insan. Yazık ki yazık…

Dünyanın en eski uygarlıkları olan Mısır ve  Mezopotamya medeniyetlerinin Avrupa’ya akışını sağlayan, Yunus Emre’lerin, Karacaoğlan’ların anayurdu, Hipokrat, Galen, Soranus, Herafilus, Şerefeddin Sabuncu ve Hulusi Behçet’lerin döl yatağı Anadolu, anadolum, sahipsiz yurdum benim.



 
          Truva Hazineleri                                                                                                  Nereidler Anıtı