Sayfalar

8 Eyl 2026

Mete Tunçay : Özgür Düşüncenin ve Tarihin Vicdani Sesi *

             












Yaşamını tarih bilimine, üniversiteye ve öğrencilerine adamış bir akademisyen olan Prof Dr Mete Tunçay ile hayat arkadaşı, müzikolog, klasik Türk müziği duayenlerinden Gönül Paçacı Tunçay sayesinde tanıştım. Kendisini yazılarıyla, kitaplarıyla tanıyor olsam da karşımda, sakalı ve  heybetli görünümüyle bir Zeus  duruyordu o an. Eşinin kurumdan ayrılmasını, emekli olmasını isteyen, buna karşı Gönül Hocayı caydırmaya çalışan  Konservatuvar vekil Müdürü’nün tanışması böyle oldu.  Bana elindeki yıldırım demetlerini ne zaman gönderecek diye belli etmemeye çalışarak tedirgin ve kaçamak bakışlar atarak konuşuyordum.O vakur duruşlu eş, yumuşacık yüreği ile kararımıza saygı göstererek bizim yanımızda yer aldı ve ortaya OMAR (Osmanlı Müziği Araştırma Merkezi) gibi bir anıt çıktı, tabii Gönül Hocamın çalışkanlığı ve Mete Hoca’mın destekleri sayesinde.

 

Siyaset bilimci, tarih profesörü ve yazar olan Mete Tunçay’ın biyografisine farklı kaynaklardan kolayca ulaşılabilir. Çok kısa bazı kilometre taşlarını vermekle yetineceğim. 1936'da İstanbul'da doğdu. 1958'de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (Mülkiye) mezun olduktan sonra aynı fakültede asistan oldu. 1961'de özgürlük kavramı üstüne yazdığı tezle doktorasını aldı. 1966'da “Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925”başlıklı çalışmasıyla siyasal teoriler doçenti oldu. 1972'de Mülkiye’den istifa etti. 1978'de İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesine geçti. 1983 yılında 1402 yasasıyla üniversiteden uzaklaştırıldı. 1984-1993 yıllarında aylık Tarih ve Toplum, 1994-1996 yıllarında da Toplumsal Tarih dergilerinin editörlüğünü yaptı. Bu dergiler, Türkiye'de resmi tarih anlayışının dışına çıkan "eleştirel tarih" akımının zeminini oluşturdu.  1990'da Danıştay kararıyla Siyasal Bilgiler Fakültesindeki görevine iade edilse de orada kalmadı.  Bilgi Üniversitesi tarih bölümünde akademik hayatına yaşamının sonuna kadar devam etti. 18 Ağustos 2025'te  89 yaşında hayatını kaybetti.



                                    


 

Mete Tunçay, siyasi kimlik olarak kendisini "özgürlükçü sosyalist" veya "demokratik sol" çizgisinde tanımlayan, marksizmi ve sol düşünceyi sivil toplumcu, özgürlükçü ve eleştirel bir süzgeçten geçiren bağımsız bir entelektüeldir. Bu politik duruşu liberal ve demokrat geleneğe bağlı olmuş,  Karl Popper’den etkilenmiştir. Prof. Dr. Mete Tunçay tamamen entelektüel üretim, derin sohbetler, dostluklar ve bitmeyen bir öğrenme tutkusu üzerine kurulu dünyasını kitap yazmanın yanında çeviriler yapmakla da zenginleştirmiştir. Ağır ameliyatlar geçirdiği yaşamının son dört-beş yılında dahi çeviri yapmaktan vazgeçmemiştir. Tartışmak ve üretmek en büyük hobisiydi. Daha iddiasız hobileri arasında orijinal küçük kutular toplamak, kedi  beslemek, seyahat etmek, salaş meyhanede dostlarla demlenmek ilk anda akla gelenlerdir. Kişiliğinde dikkat çeken en değerli özelliklerden biri de gösterişten uzak zarafetiydi. Derin bilgisi hiçbir zaman kibirli yapmadı onu. Alçakgönüllülüğü, ölçülü konuşması, nezaketi ve sakin üslubu, onu tanıyanların belleğinde en az eserleri kadar yer etti. Tarihi, iktidarın istediği gibi değil, belgelerin gösterdiği gibi yazma namusunu hiç kaybetmedi.



Sol düşünceye bağlı kalırken açık topluma olan inancından hiç ödün vermeyen, kendi tarafına bile eleştirel bakabilen ender aydınlardandı. Her zaman kibar, sakin, sorunları şiddetten uzak ve tartışarak çözmeyi, kısaca usuleti ve suhuleti seven bir aydındı. Burada kendisiyle çok samimi olarak konuştuğum bir konudan, hakkında en çok tartışılan konudan, Fettullah Gülen cemaatine yakın olan bir vakfın desteklediği Abant Platformu adlı çalışma grubunun 3-5 yıl eşbaşkanlığını yürütmüş olmasından bahsetmeyi gönül borcu olarak görüyorum. Mete Tunçay’ın hiç tanışmadığı ve konuşmadığı  Gülen’in düşüncelerini benimsemesi eşyanın tabiatına aykırıdır,  çünkü o bir agnostiktir, sosyalisttir, dünya görüşü dini cemaat görüşleriyle aynı kulvarda yürüyemez, yürümemiştir de.  İnanç yapısı gereği yukarıda adı geçen vakıf veya çevresinden gelen  iftar davetlerini "ben oruç tutmuyorum, oruç tutmayanın iftar sofrasında işi yoktur" diyerek her defasında reddetmesi dürüstlüğündendir. Bu ilişki tamamen pragmatik ve o döneme ilişkin  bir "diyalog" zemininde gelişmiştir, ideolojik zemini yoktur,  bir düşünce atölyesine samimiyetle katılım dışında amaç içermemiştir.


                           


 

Özgürlükçü sol ve sivil toplumculuk anlayışı çerçevesinde  “resmi ideoloji” eleştirisini yapmış, erken Cumhuriyet döneminin tek parti yönetimini akademik bir eleştiriye tabi tutmuştur. Aynı çerçevede Kemalizm ile arasına bir mesafe koymuştur. Türkiye solunun önemli bir kısmının benimsediği Kemalist/ulusalcı sol çizgiden farklı olarak daha sivil ve özgürlükçü bir sol anlayışını savunmuştur. Demokrasinin ve sol siyasetin devlet odaklı değil, sivil toplum ve bireysel özgürlükler temelinde yükselmesi gerektiğini vurgulamıştır. Her zaman anti-militarist ve demokrat duruşu savunmuş bu nedenle ”askeri vesayet” karşıtlığına yönelik her platformda düşünceleriyle katkıda bulunmuştur. “Resmi tarih” yazımını reddederek tarihin övgü ya da yergi aracı olmaması gerektiğini söylemiştir. Sosyal hayatının merkezinde her zaman akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve öğrencileri yer almıştır, Türkiye'nin önemli entelektüelleriyle çok yakın dostlukları ve  çalışmaları olmuştur. Mülkiye mezunu ve  hocası olarak, “Mülkiyelilik” kültürü ve oradaki dostluk bağları hayatında her zaman çok önemli bir yer tutmuştur. Öğrencilerine  tarihi ezberlenecek bilgiler bütünü değil,  sorgulamanın, karşılaştırmanın ve kanıt aramanın disiplini olduğunu öğretmiştir. O heybetli görünüşünün ardında tarihe duyduğu saygı kadar insana duyduğu saygı ve güven de yerini almıştır. Bu nedenle öğrencileri “Mete Tunçay’ın paltosundan çıktıklarını” övünçle söylerler.

 

En önemli eserleri: 

*Türkiye'de Sol Akımlar (1908-1925): Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki sosyalist/komünist hareketleri belgeleriyle inceleyen temel bir başvuru kaynağıdır. 

*Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931): Erken Cumhuriyet döneminin siyasal yapısını, muhalefetin tasfiyesini ve tek parti rejiminin inşasını eleştirel bir gözle inceleyen çalışmasıdır.

*Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi (I-II-III): Siyasal teorileri kapsamlı şekilde ele alan üç ciltlik  temel bir kıymetli eserdir. 



                        


 

Sessizce çalışarak yazdığı eserleri yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğin bilim insanlarına da vicdanın ne olduğunu öğretmeye devam eder. Bilime adanmış ömrü, tarihçiliğin yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda topluma karşı yerine getirilen vicdani bir sorumluluk olduğunu da gösteren Mete Hocamın rafları kitaplarla dolu çalışma odasına girdiğimde kendimi bir mabede girmiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum, masada yıllarca biriktirdiği Osmanlıca belgeler, eski gazeteler, el yazısı notlar seriliydi. Çok zengin ve değerli kütüphanesinin büyük kısmını Kadıköy TESAK’a, sol tarih için çok önem taşıyan arşivindeki belgeleri de TÜSTAV’a bağışladı. İhtisas alanı dışındaki önemli sayıda kitabının da Üsküdar Belediyesi ve Rami Kütüphanesi’ne bağışlanmış olması, onun kompleksiz ve kapsayıcı duruşunun ifadesidir.



 

                    



Yakın dostları onun ölümünden sonra duygularını şöyle ifade ettiler;   Tarihçi Prof. Dr. Mehmet Alkan “45 yıllık dostu olarak, bir devir kapanmış gibi" hissettiğini, Dücane Cündioğlu  ise Tunçay'ı "namus ve vicdan sahibi bir aydın" olarak nitelendirerek, farklı görüşten kalemlerin üzerinde büyük hakkı olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Ali Nesin,  Tunçay'ı, hayatının en güzel parçalarından biri ve "içinde sıcacık anıları capcanlı" kalan bir dost olarak hatırlayacağını söyledi.  2006’da yayımlanan Mete Tunçay’a Armağan kitabının editörlerinden biri olan Tanıl Bora onun fikir mirasının sürekliliğini vurguladı,  Murat Belge ise onu “yeri doldurulamayacak bir arkadaş” diye nitelendirdi.

 

Ben de antidemokratik uygulamaların olduğu zor dönemlerde bile bilimsel dürüstlükten ödün vermeyen, . öğrencilerini düşünmeye cesaret etmelerini sağlayan, akademik özgürlüğü ve  farklı görüşlerin konuşulabileceği bir üniversite kültürünü savunan, dürüstlüğü, zarafeti ve mütevazılığıyla hep hatırlayacağım bu değerli aydın, akademisyen, yazar, tarihçi hocamı.  Saygı, sevgi, özlem ve minnetle anıyorum. 



        



*Toplumsal Tarih Dergi 393. Sayı Eylül 2026’da yayınlanmıştır



Faik Çelik

 



28 Ağu 2026

40 - 41 (Kırk -Kırkbir)

                                          

                   40 - 41 



                                              




Dahiliyede staj yapıyorum, Covid pandemisinde kaybettiğimiz sevgili Murat Dilmener abi  o zaman başasistan (Prof Dr Murat Dilmener, 1942-2020). Biz stajyerleri bir hasta başına topladı ve hastanın sırtına önce stetoskopunu sonra elini koydu. Hastaya nefes almasını ve “40-41” demesini söyledi. Onun Mardin şivesinde “k” harfi sertleşmiş  kırk ve kırkbir, Kırk ve Kırkbir olmuştu. Muzurluk için bahane arayan bizlere fırsat doğmuştu, aramızdaki küçük bakışmalar ve gülüşmelerden sonra rahmetli Murat Abi’ye  hastanın sırtını neden bu şekilde dinlediğini sorduk. O güzel anlatımıyla  özellikle “kırk-kırk bir” gibi K ve R içeren keimelerin, düşük frekanslı ve titreşimli bir ses oluşturduğunu, ses titreşimlerinin akciğer dokusundan göğüs duvarına iletilmesiyle hissedilen titreşimin şiddeti ve simetrisinin ise tanı koymada çok değerli olduğunu açıklamıştı. O gün-bugün aklımdan çıkmaz 40 ve 41


Bu rakamların hikayeleri de vardır.  Örneğin “karantina” kelimesinin kökeninde  “kırk” kelimesi vardır. Karantina, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbirsel faaliyetlerin tümünü ifade eder, sağlık için yapılan bir nevi zorunlu tecrit, izolasyondur. Veba, Ortaçağ toplumunda yaşamı alt üst etmiştir. Üç büyük salgın geçiren dünyada (Kara Avrupası-İngiltere-Çin) milyonlarca kişi ölmüştür. Boccacio, Decameron adlı eserinde “kara bela” (black plague) vebayı tanımlarken  “bu felaket kadınları kocalarından ayırdı, kardeşleri birbirini terketmeye zorladı, anne ve babaları kendi çocuklarını tanımamaya zorladı” demektedir. Bu salgınlar sırasında hastalığın Doğu Akdeniz’den gelen gemilerde sıkça görülmesi üzerine, 1348’de Venedik yönetimi, önlem olarak hastalık taşıyan gemileri, insanları ve malları bir adada tutmak için “üçler komitesi” kurmuş , bu kurulun kurallarına uymayanlara ölüm cezası verilmiştir. Kurulun kurallarından en önemlisi gemilerin “quaranti giorni”  (40  gün) boyunca adada alıkonulmasıdır, ayrıca yünlülerin güneşe serilip havalandırılması, hayvanların sirkeyle yıkanması da kurallar arasında yer almıştır. Böylece veba başta olmak üzere salgın hastalıklardan ölümü azaltmak mümkün olmuştur. İşte bu kırk günlük adada zorunlu alıkoyma kuralı, kısa sürede Avrupa denizciliğinde bir gelenek halini almış ve İtalyanca 40 anlamına gelen “quarantina” Türkçe’de  “karantina” olarak isimlendirilmiştir.


Tıp, tarih ve mitoloji” kitabında K.Özden, kırk sayısının yüzyıllar boyu belli bir inancı dile getirdiğini belirtir. Kırk sayısının eski çağlardan beri sırlar taşıdığına, uğurlu olduğuna inanılır. Karantinada kırk günün seçilmesi  rastlantı mı ?  yoksa  koruyucu etkisi düşünülerek bilinçli bir seçim mi ?  O günden bu güne kırk rakamının bilimsel olarak özel bir öneme sahip olmadığı düşünülürse büyü ve koruyucu etkisi daha akla yatkın gelmektedir. 


Hz İsa’nın çölde, Hz Musa’nın dağda inzivaya çekildikleri süre 40 gündür, insanların günahlarından arınma süreleri çoğu toplumlarda farklı dinlerde de olsa 40 gündür. Nuh tufanına neden olan şiddetli  yağmurlar 40 gün sürmüştür. Eski Ahid’de Hz Süleyman ve Hz Davut dahil İsrail Kralları 40’ar yıl hüküm sürmüşlerdir. Hz Muhammed 40 yaşında peygamber olmuştur. Tasavvufta da çile çoğu zaman 40günlük inziva ve dönüşüm süreciyle ifade edilir. Hristiyanlık inancına göre Paskalya döneminde  40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek kaydı ile tutulan oruç “Büyük Perhiz” olarak bilinir. Benzeri dinsel örnekler çoğaltılabilir.


Ülker takımyıldızının 40 gün gözden kaybolması, Babilliler’den beri bilinmektedir. Lohusalık denilen çocuğun doğumundan sonra annenin geçirdiği özel dönem 40 gündür, “kırkı çıkmak” buradan gelir. 

Oğuz Kağan 40 günde büyümüş, destana göre büyüdüğünde verdiği ziyafette 40 masa ve 40 sıra yer alır ve ziyafet 40 gün - 40 gece sürer. Kırgızlar’ın Manas Destanı’nda 40 evden 40 çocuk alınır, 40 yiğit arkadaş olurlar. Kazak hükümdarı Sağın Han, bir sabah 40 cariyesi ile nehrin kenarına iner, bu cariyeler nehrin güzelliğine hayran kalıp parmaklarını suya daldırırlar, bunlardan 40 kız çocuk doğar, bu yeni nesle “kırk kızlar” denir ve bu söz” kırgızlar”a dönüşür. Oğuz Türkleri'nin en bilinen epik destanlarından olan Dede Korkut hikayelerinde Boğaç Han’ın yarası  40 günde iyileşir. Deli Dumrul köprü başında durup geçenden de, geçmeyenden de 40 akçe alır. Binbir gece masalları içinde yer alan öykülerden birisi de  Ali Baba ve 40 haramilerdir. Bir de 40 yaş kitabı vardır . Yazarın en iyi kitabını yazdığı yaşlardır. “Yaşam Kullanma Kılavuzu - G. Perec”, “Vertigo - WG Sebald”, “Ulysses -J. Joyce”. (Bu bilgi değerli yazar, dost  Hasan Türksel’den). İslamiyet’te zekat,  malın 40’da biridir, ölen için 40 gün mevlit okunur, ”kırkaşı” denilen yemek verilir,  Alevi-Bektaşi inancında 40’lar meclisi vardır, tasavvufta 40 veli önemli rol oynar, bu velilere manevi bağ oluşturmak için “kırklara karıştı” denir. Hadis tarihinde “kırk hadis”lerin yeri  ve önemi çok büyüktür

Ömür boyunca çok nadir gerçekleşen bir olay için “kırk yılda bir” denir. Zor bir işin üstesinden gelmek için “kırk fırın ekmek yemek” gerektiği söylenir. Türkçe’de yaygın olarak kullanılan, “kılı kırk yarmak”, “kırk tarakta bezi olmak”, “kırk dereden su getirmek”, “kırk takla atmak”, “kırk katır-kırk satır” ikileminde kalmak, “kırk gün-kırk gece” eğlence yapmak,  “bir harf öğretenin “kırk yıl kölesi olmak”,  “kırkyamalı bohça”, “kırk kapıda mandal” olmak, “bir kahvenin kırk yıl hatırı”nın olması,  “kırk kere söylemek”, “kırk dereden su getirmek”, “kırk yıllık dost”, “kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi” gibi deyimler vardır. 


40 sayısı, insan hayatında olgunluk, yeni veya  ikinci bir  başlangıç fikriyle ilişkilendirilmiş güçlü bir semboldür. “otuzda hayatı kazanmak istersin; kırkta, hayatı anlamak”, “kırk yaşında insanın yüzünde yıllar değil, verdiği kararlar okunur”, “kırkından sonra insan yaşını değil, yaşadıklarını taşır”  gibi özlü sözler veya deyimler vardır.


Görüldüğü gibi 40 sayısı, dini ve  tasavvufi  anlamlarından başka, astronomi, edebiyat, folklor, sosyoloji, mitoloji, tıp ve  tarih ile yakından ilgilidir, ayrıca  geniş bir coğrafyaya yayılan kültürler içinde  yer alan geleneklerde yaygın olarak kırk sayısına rastlamaktayız.


Bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrı gösterenlere de “41 kere maşallah”  diyerek yazıyı sonlandıralım. 🧿



                                                

   

                                                            


 


31 Tem 2026

"Hindi" Üzerine Bir Deneme

 


Hindi  Phasianidae (sülüngiller) familyasına bağlı bir kuş cinsidir. Amerika’nın keşfinden sonra oraya ilk göç edenler tarafından keşfedilmiş ve XVI. yüzyılda  Avrupa’ya getirilmiştir, bu cins yaban hindidir. Eti için yetiştirilen bir kümes hayvanı olan bizim bildiğimiz evcil hindi ise yaban hindinin evcilleştirilmesiyle  ilk kez  İngiltere’de yaygın olarak yetiştirilmiştir. 

Ortalama yaşam süresi doğada (yabani hindi) 3–5 yıldır. Evcil hindinin doğal ömrü  8–12 yıl civarındadır. Ancak çoğu eti için yetiştirildiğinden yalnızca 4–6 ay yaşatılır ve kesime gönderilir. Hindi memeli olmadığı için yumurtlayarak ürer. Bir dişi hindi ilkbaharda yılda genellikle 1 kez kuluçkaya yatar,  yuvaya 10–15 yumurta bırakır. Kuluçka süresi yaklaşık 4 haftadır. Genellikle 8–12 civciv sağlıklı şekilde yumurtadan çıkar. Yaban hindi ile evcil hindi arasındaki en dikkat çekici fark görünümleri değil, yabani hindinin uçabilmesi, evcil hindinin uçamamasıdır. 



Hindi bizi neden ilgilendiriyor ? Çünkü İngilizcede hindi anlamına gelen “turkey” Türkiye için  kullanılıyor. Bu durum  kimimizi kızdırıyor, kimimizi güldürüyor  ama çoğunluğumuz, ülkemiz ile kümes hayvanı hindi arasında nasıl bir ilişki olabileceğini düşünmüyor.   Peki neden Türkiye’ye “Turkey” deniyor. Bu konuda farklı düşünceler var, hangisi gerçeği yansıtıyor söylemek zor. Aklınıza hangisi yatıyorsa onu önceleyin. Bu görüşleri şöyle özetleyebiliriz: 



  • İngilizcedeki “turkey”,  hindinin “Türkiye üzerinden geldiği” zannedildiği için bu adı almıştır. Nitekim benzer bir yaklaşım Portekizcede hindi demek olan “peru”, kuşun Peru’dan geldiği sanısıyla ortaya çıkmıştır.
  • Fransızcadaki “dinde”, aslında poule d’Inde (Hint tavuğu) ya da cocq de l'Inde (Hint horozu) ifadesinin kısalmış hâlidir.
  • Rusçadaki “индейка “ve benzeri Slav dillerindeki adlar da “Hindistan” anlamındaki kökten türemiştir.
  • Arapçadaki ”ديك رومي “ ise kelime anlamıyla “Rum/Türk horozu” demektir.
  • Daha geniş bir açıklama ise şöyledir: Amerika’dan gelen yabani hindiler  İngiliz halkına "Turkey Merchants" adı ile de bilinen ve İngiltere'nin kendisiyle Osmanlı'nın Levant Bölgesi arasındaki ticareti sağlaması için kurulmuş şirket olan "Levant Company “ adlı şirket tarafından ulaştırılıyordu. Hatta bu sebepten Levantenler, İngilizcede "Turkey merchants" (Hindi tüccarları) olarak da anılırdı. Türkler tarafından getirilen bu yeni kuşun adına da Hint vurgusuna dayanarak  Turkey bird “(Türk kuşu) veya “Turkey cock” (Türk horozu) ismini vermiştir.
  • Hollandaca da ise “kalkoen” denilen hindiye, o zamanlar Hollandalı denizcilerin ticaret yaptıkları Hindistan'ın 'Kalikut' limanına atıfla bu isim verilmiştir. Çünkü Hollandalılar da bu kuşun Hindistan'dan geldiğini sanmışlardır. Önceleri “Kalikutse Haan” (Kalikut horozu) sonradan halk ağzında kalkoen şekline dönüşmüştür. Hollandaca’dan bu kelime kuzeydeki Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka gibi ülkelerin dillerine geçmiştir. Almancada da önceleri Kalkuhn, sonraları Turkische Hahn (Türk horozu) şimdilerde ise “Truthahn” diye bilinmektedir.

Gördük ki, hindi Türkiye’de bulunan, evcilleştirilen bir kuş değil.   Peki biz neden Türkçede “hindi” diyoruz?  Cevap yine aynı mantığa dayanıyor. Amerika'dan gelen bu kuşa Farsça hatta Arapçada "Hindistan'dan gelen" anlamında  "Hindi" denmiş olmasını, sorgulamadan, kopyacı anlayışla kabullenmiş olmamızdır. 


                                                    


Hindi ile ilgili kullandığımız deyimler azdır,

  • Hindi gibi kabarmak: Gururlanmak, kurumlanmak, büyüklük taslamak veya öfkeyle etrafa gözdağı vermek isteyenlerin durumunu tanımlamak için kullanılır.
  • Hindi gibi düşünmek: Bir hata karşısında çözüm üretmek yerine çaresizce, kendi kendine ve sessizce derin düşüncelere dalmak veya kara kara düşünmek anlamlarına gelir. 
  • Baba hindi: Argo bir tabir olarak, aşırı şişman, yapılı veya etrafa gereksiz bir caka satan kişileri tanımlamak.                                                                      

                                                 

                                                          


Çocukların bir tekerlemesi ile (kabaramazsın, kabaramazsın kel fatma, annen güzel sen çirkin) hangi dilde söylenirse söylensin,  hemen hemen her zaman kabaran (isterseniz siz de deneyin) bir hayvan olarak çocukların sevdiği bir hayvandır. Özellikle İngilizcede hindi üzerinden oluşmuş bazı deyimler ve bunlardan esinlenen özlü ifadeler vardır.

  • Don’t count your turkeys before they’re hatched.” (Yumurtadan çıkmadan hindileri sayma.) Türkçedeki “Dereyi görmeden paçayı sıvama.” ile benzer anlam taşır.
  • To talk turkey”. Açık, dürüst ve doğrudan konuşmak. Örneğin: Let’s talk turkey.  “Lafı dolandırmayalım, açık konuşalım.”
  • Cold turkey”. Bir alışkanlığı (özellikle sigara, alkol veya uyuşturucuyu) bir anda tamamen bırakmak.
  • Turkey voting for Christmas”.  Kendi zararına olacak bir kararı destekleyen kişi için kullanılır.  Türkçedeki “Kendi ayağına kurşun sıkmak.” anlamına yakındır.
  • The turkey never voted for Thanksgiving”. “Hindi, Şükran Günü’nü hiç desteklemedi.” Güçsüz olanın karar süreçlerine katılamamasını hicveder.
  • A proud turkey still ends up on the table”. “Kibirli hindi de sonunda sofraya gelir.” Kibirin sonunun iyi olmadığını anlatan modern bir aforizmadır.

Daha çok Anglosakson literatürde okuduğumuz bazı aforizmalar bilgelik ve yaşam üzerinedir:  “Hindi, kaderini bilmez; insan da çoğu zaman kendi kaderini bilmez.”, “Her sofranın bir kahramanı vardır; bazen kahraman, sofraya gelendir.”, “Gurur, hindinin tüyleri gibidir; uzaktan gösterişli, yakından kırılgandır.”, “En büyük sessizlik, tehlikeyi fark etmeyen hindinin sessizliğidir.”, “İnsan çoğu zaman hindinin kaderine güler; kendi kaderini unuttuğu için.” Mizahi aforizmalar da vardır, örneğin; “Hindi hiçbir zaman takvimi sevmez; özellikle kasım ayını.”, “Herkes Şükran Günü’nü kutlar; hindi hariç.”, “İyimserlik, kasım ayında çiftlikte yaşayan bir hindinin en güçlü özelliğidir.”, “Bir hindinin en kötü alışkanlığı, insanlara fazla güvenmesidir”, “Sürünün en gürültülü hindisi, en bilge olanı değildir”, “Hindi, insanın en cömert olduğu günde en mutsuz canlıdır.”



Edebiyatta hindi ile ilgili roman ve öykülere bakacak olursak, klasik Aesop fabllarında (Ezop Masalları) yer almaz; çünkü Amerika kökenli bir kuştur ve Eski Dünya’da tanınmıyordu.  Hindi üzerine en zengin edebî üretim Şükran Günü (Thanksgiving) ekseninde gelişmiştir.

Hindi üzerine yazılmış önemli edebî eserlerden birisi  Alice Munro’nun  “The Turkey Season” adlı kitabıdır. Öyküde genç bir kız, sonbaharda bir hindi işleme tesisinde çalışmaya başlar. Ancak hikâye aslında hindilerden çok insanlar, sınıf farklılıkları, çalışma hayatı ve büyüme üzerine kuruludur. Hindi burada toplumsal gerçekçiliğin bir simgesine dönüşür. Eve Bunting’in  “A Turkey for Thanksgiving” adlı kitabı çocuk edebiyatının klasiklerinden biridir. Hikâyede bir çiftlik hayvanı, Şükran Günü için bir hindi bulmaya çalışırken, hindinin aslında misafir olacağını sanması üzerine gelişen olaylar anlatılır, mizahi ve dokunaklıdır. Keza “Turkey Trouble”  modern çocuk edebiyatının en tanınmış hindi öykülerindendir. Şükran Günü yaklaşırken hindi, yenmemek (yemek olmamak) için farklı hayvanların kılığına girer. Yazarı Wendi Silvano’dur. “The Great Turkey Walk”  Kathleen Karr’ın tarihî gençlik romanıdır. 1860’larda binlerce hindiyi Amerika boyunca yürütmeye çalışan bir çocuğun macerasını anlatır. Ogden Nash, hindiyi konu alan mizahi kısa şiirler yazmıştır. Hayvanlar üzerine nükteli şiirleriyle tanınır ve hindiyi insan kibriyle ilişkilendirir.

Amerika’da Şükran Gününde, Kasım ayının dördüncü perşembesinde, İngiltere’de daha çok Noel yemeğinde, Türkiye’de ise son yarım asırda yılbaşı gecesinde hindi  yenmesi gelenekselleşmiştir.

Kızılderili mitolojisinde bazı kabileler hindiyi ölülere rehberlik eden bir ruh (psychopomp) olarak görmüş, ölülerini hindi tüylerine sararlarmış. Aztek mitolojisinde Chalchiuhtotolin (yeşim hindi) adında, veba ve büyücülükle ilişkilendirilen ama aynı zamanda şölen ve bereketle bağlantılı bir tanrı varmış. İlginç bir gerçek ise hindiler Kuzey Amerika kökenli oldukları için Avrupa, Asya, Afrika ya da Ortadoğu mitolojilerinde yer almazlar. Hiçbir kutsal kitapta  (İncil, Kuran, Tevrat) ve antik Yunan/Roma efsanelerinde ya da Kelt geleneklerinde adları hiç geçmez.

 


                                kesilmeyi bekleyen yavru hindiler







                                                                                  beyaz hindi