Türk edebiyatının belki de en üretken yazarlarından olan Enis Batur; şiir, deneme, eleştiri, roman, anlatı, gezi yazısı gibi edebiyatın birçok türünde eser vermiştir. Sadece edebiyat sahasında değil; kültür, felsefe, siyaset, sanat konularında da kalem oynatmaktadır, Doğu-Batı gibi temalar üzerine yazdıklarıyla, fikirleriyle eleştirmen, düşünür ve entelektüel olarak da dikkat çekmektedir. Üretkenliği, yapıtlarında görülen deneyciliği; edebi ve kültürel göndermelerini çoğunlukla dışarıdan, yabancı örneklerden seçmesi ile farklı, bazen aykırı, ancak entelektüel torbası hep dolu bir yazardır. E. Batur kimine göre kibirli, kimine göre de olumlu anlamda ayrıksı kişiliktedir.
Oblomov
Yayınlarından 2026’da basılan Yazı-Hane
isimli kitabında,
yazmaya başladığı ve ilk kitaplarını verdiği 1973’ten sonrasına ait olgunluk ya
da ustalık dönemleri sayılan 1984’ten sonra yazdıklarından oluşan, otuz kadar
ana başlık altında, yüz kadar deneme yer almakta.
Genel olarak yazmayı, kendisinin yazma yolculuğunu, yaratma sürecini, yapıtını
kurma biçimlerini, yayımlandıktan sonrası beklentilerini, kitabın ömrü ile ilgili
düşüncelerini, okurdan beklentilerini veya beklemediklerini, konuların
etrafında dolaşmadan doğrudan iletmiş.
1970’li
yılların başında yurtdışına gitmesi, Batı’daki edebiyat ve sanat ortamı içinde
yaşaması, Batur’un edebi kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Kendisini “edebiyat insanı”
olarak tanımlayan, edebiyata şiir ile giren ve tanınan Enis Batur aslında
denemeci olarak daha çok üretmiştir. Kendi deyimiyle -bence de- denemenin “uç beyi”dir. Denemelerinde
"kültürü” bir sorun olarak ele alan Enis Batur, ele aldığı konulara
eleştirel, şüpheci ve sorgulayıcı yaklaşımıyla sessizce eğitici konumuna geçer.
Edebiyat, sanat gibi konulara denemelerinde geniş yer veren yazar, 2000’li
yıllarda şehirler ile ilgili yazılara ve kişisel gezi notlarına yönelmiştir.
Siyasetle arasına hep bir mesafe koymuştur.
Kitapta
bir “içbükey” söyleşi bölümü var, kendisi soruyor, kendisi cevaplıyor. “Şiir
çatmak, öykü kurmak, denemeye girişmek, sıkı edebiyat metinleri kaleme almak
bir inşa çalışmasına yöneltir yazarı, sorun şurada ki insan
inşa edileni kafa yormadan kullanır, edebiyata gelince o insan yani okur bazen canına okur yazarın” diyerek okura yöneltir oklarını.
Bir kitap yazmaya başladığında okurlarla geçinmeyi aklından geçirmediğini,
öncelikli kaygısının kendisini ikna etmek olduğunu belirtiyor. Bu nedenle “okur
içtenlikten sapmayarak dilediği çıkarımlara varabilir” dedikten sonra,
“içtenlikten sapma, benim gözümde çizmeyi aşmakla birdir” diye mesaj vermekten
de çekinmez. Burada Türkiye’de okuryazarların “Enis
Batur’u sevenler ve sevmeyenler” olarak ikiye ayrıldığı yargısının, kendisine
ait olmasa da geniş çapta doğru olduğunu söylüyor. Ortalama okur sayısının 1500
olduğunu sıkça vurguluyor. Usta yazara katılmıyorum, Enis Batur sadece övülmeyi
kabul ederek eleştiriye sert tepki verdiğinden, bence okurlarla arasında şöyle
bir ayrım oluşmuştur. İki grup da Enis Batur’u sever (sevmezse kitabını alıp
okumaz), bir grup onu eleştirmeden olduğu gibi kabul eder ki bu yazara göre
sadık okurdur, diğer grup da kendi içinde ikiye ayrılır, ilk grup onu koşulsuz
sever ve övgüler sunar (ki bu Enis Batur’un sokulgan okurudur), diğeri de onu
terk etmeme koşuluyla sever ama eleştirir (bunlar Enis Batur’un çizmeyi aşan
okurlarıdır) ve okuyucusunun kendi tahminlerinin çok çok üzerinde
olduğunu düşünüyorum.
“Benimle
söyleşi yapmaya gelen herkes “kaç” kitabım olduğunu soruyor, yetmiyor,
verimliliğimin sırrı hakkında tamamlayıcı bir soru yöneltiyorlar” diyor ve bu
“şehir efsanesinden” bıktığını belirtiyor. Haklı mı? Okurların bunları merak etmesinden daha doğal ne olabilir? Ama Enis Batur böyle bakmıyor
olaylara, arkasında bıraktığı veya bekleyen binlerce sayfalık “anonim” üretimi
ve üretim çizgisini bütünlük kaygısıyla sürdürmek için neler yaptığını
görmezden gelmek olarak değerlendirip içerlediğini söylüyor.
Okurlardan
başka meslektaşlarına da sitem ediyor Enis Batur. Diyor ki; “yıllardır
yayıncılık alanında çalıştım, sayısız yerli yabancı yazarla diyalog kurdum,
bizdeki kadar ‘edebiyat’ın genel tablosundan habersiz, geçmişin
birikiminden ve şimdiki zamanın açılımlarından uzak, yaratma sorunlarına
kayıtsız ‘edip’le hiçbir ortamda karşılaşmadım, bu ise kafamda bir soru
doğurdu; yoksa edebiyatçılarımız ‘edebiyatı’ sevmiyor muydu?” Görüldüğü gibi
Enis Batur okura da kalem arkadaşlarına da eleştirel yaklaşıyor. Ancak bu
yaklaşımı onu daha çok üretmeye, farklı şeyler yazmaya yöneltiyor olmalı ki son derece olumlu sonuçlar çıkıyor ortaya. Sık sık
söylediği "okur sayım azdır, ama iyi okurdur bana yeten" söylemini Yazı-Hane’de tekrarlasa da,
"yazdıklarımın beni okunurluğumun çok üstünde tanınırlığa ulaştırdığı” ifadesi, bu çelişik duyguyu beyninin bir köşesinde egonun
arkasına sakladığını düşündürtüyor. Aslında kitaplarını okuyan okur sayısının
az olmasını dert etmiyor görünse de "görünür değil de okunur olmak"
isteğini bir şekilde dile getiriyor ve bunu yazılarında sıklıkla tekrarlıyor.
Enis Batur’un bu iç çelişkisi hep var oldu yazın hayatında, iyi ki böyle
olmuş, yoksa bu kadar üretken olamazdı kanısındayım.
Yazmak,
okumak, yazdığını yayımlamak, yayımlandıktan sonraki
süreci beklemek, yazıp da yayımlamamak ve nihayetinde yazmak istediğini
yazamamak, yazmak istediklerini yazmak istememek (durayazmak) üzerinde
kendisiyle yaptığı iç söyleşileri okuruyla paylaşıyor. Enis Batur tam "festina
lente" yani "ağır ağır acele etmek" ruh halinde. Bu dönemi
kendisi "Nigredo" döneminin kapanması ve "Post Opus
Nigredo"ya geçiş olarak nitelendiriyor. “Nigredo" bir
simya terimi aslında ancak burada bir metafor olarak insan yaşamının uzun
sürecek belki de hiç tamamlanmayacak dönemini, buradan olgunluğa geçişin
başladığını ifade ediyor. Bu ruh durumuna bağlı olarak Enis Batur belirgin bir
endişe ve telaş içinde olduğunu saklamıyor, hala tasarladıklarının
gerçekleştirdiklerinden fazla olduğunu, yazmak istediklerini yazamadan çekip
gitmek kaygısını taşıdığını hissettiriyor. Sağlığın bir anda bozulabileceğini,
başta Bilge Karasu ve Samih Rifat olmak üzere çok yakın dostlarının bir gün
içinde takvimin son yapraklarına yaklaştıklarını öğrendiklerini anımsatarak,
bitmemiş, yarıda kalacak çok sayıda tasarıya biçim biçecek vakit kalmadığından
korktuğunu aktarıyor.
İşte tam burada, şimdiye dek kendimi “sadık, sokulgan
ve çizmeyi aşmamaya çalışan bir okuru” olarak konumlandırmışken, alanımın
çağrışımlarıyla içim kımıldanarak bu yazının “yazar”lığına kanatlanmış halde
buluyorum. Sonuçta bu durumu da -Enis Batur ayarındaki- bir yazarın, okuruna
verdiği bir nevi “reçete” olarak okuyamaz mıyız?
“Günden
güne, yıldan yıla, kalan vaktim ne kadarsa, yeni kitaplarım ilerleyedursun,
arada eskilerine konmak, onlarda kısalı uzunlu konaklamak” isteğini “kişi
kendisine yetişebilir mi(ydi)? diye sorarak dile getiriyor Enis Batur.
Enis Batur’un “Gündefterleri”ni bitirmesi beklentisi
içinde sağlıklı ve verimli uzun yıllar geçirmesi dileklerimle…
* Cumhuriyet Kitap Eki, 24.09.2026 sayı:1910, s:16 yayınlandı
Faydalanılan
Kaynaklar
*Akaş, Cem (1993). belkienisbatur.
İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.
*Aynur, Hatice (1997). Enis Batur Bibliyografyası İçin Bir Deneme. 1970-1995. İstanbul:
Altıkırkbeş Yayınları.
*Erdem, Ömer (2018). "Enis Batur ile Söyleşi:
‘Vaktim Git Gide Azalmakta ve Yetişemeyeceklerimin Yetişebileceklerimden Daha
Fazla Olması, Bana Bir Çeşit Hüzün Veriyor.’" Yüz Yüze Konuşmalar/Yaşayan Edebiyat – I. Ed. *Abdürrahim Karadeniz.
İstanbul: MG Yayınevi.

.jpg)



