Sayfalar

3 May 2017

TIP ve RESİM SANATI (Tıpta Resim)


Ressamlar her zaman tıp ile ilgili konulara ilgi duymuşlardır. Hasta, hastalık, hekim, anatomi ve diğer bir çok konuda oldukça fazla tablo, fresk, duvar resmi vb çalışmalar vardır. Bunlardan bazısı çok ünlenmiştir, örneğin blog sayfamın arka planındaki Rembrant resmi gibi. "Hekimliğin Seyir Defteri" isimli kitabımın bir bölümünü oluşturan bu yazımda seçtiğim 15 tablo yer almaktadır. Bir kısmı iyi bilinmektedir, bir kısmı ise hak ettiği ilgiyi . Bu resimleri kısa hikayeleri ile birlikte sunuyorum.




Dr Tulp'un  Anatomi Dersi,  (Rembrant -1632, Museum Mauritshuis,  Den Haag)

Bu meşhur resmi yaptığı 1632’de ressam (Rembrandt Harmenszoon van Rijn 1606–1669) henüz 26 yaşındaydı. Resimde arka duvarda asılı olan levhanın sağ üst köşesinde 1632 yazısı okunmaktadır. XVII. yüzyılda grup resimleri  yükselen orta sınıfın simgesi durumundaydı. Resmin yapıldığı zaman 39 yaşında olan doktor Tulp, Amsterdam’ın tanınmış bir cerrahı ve anatomistiydi.  Bu ısmarlama resimdeki yedi kişiden sadece ikisi doktor, diğerleri Amsterdam’lı zengin burjuvalardı. Ceset silahlı soygundan hüküm giyip idam edilen  Aris Kindt’e aittir. Tulp’un kafasında toplumdaki seçkin yerini simgeleyen iri siyah şapkası vardır. Kadavranın bedeninden yayılan çiğ ışık rengi resmin tek ışık kaynağı olarak dikkat çekicidir. Bu ışık resimdeki kişilerin beyaz yakalarında görülen yandan gelen ışığı tamamiyle bastırmaktadır. Cesedin başındaki kişinin vücudu, cesedin yüzüne gölge olarak düşmektedir. Elinde kağıt tutan kişi  resimde bulunan kişilerin adlarının yazılı olduğu kağıdı okunur pozisyonda tutmaktadır. Resmin gerçek bir anatomi dersi olmadığı açıktır. Ne karın, ne göğüs bölgesi açılmamıştır. Sadece kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü kesilmiştir. Çünkü resim ısmarlamadır, karın açılırsa organlar çabuk çürüyeceğinden  istenilen resim bitirilemeyebilir. Dr Tulp  sağ elindeki forsepsle  kasın bir bölümünü kaldırmaktadır. Bu tuttuğu dokuları neden bir işaret sopasıyla göstermemiş de bir forsepsle kaldırmıştır? Kanımca bu sorunun cevabı Dr. Tulp’un sol elindedir. Tuttuğu yapılar, kirişler uyarıldığında sol elin şeklini vermektedir. Öndeki iki kişi yani hekimlerden soldaki büyük bir dikkatle kadavranın ön koluna bakarken sağdaki ise gözlerini Dr. Tulp’un sol eline dikmiştir. Bu kişi kendi elini de  benzer konuma getirerek sanki pozisyonu onaylarmış gibidir. Ancak disseke edilen (kesilen) sol kol gerçek anatomiye pek uymamaktadır, Rembrandt, Dr Tulp’un önündeki Vesalius’un anatomi kitabındaki çizime uymak zorunda  kalmıştır. Genç bir dahinin, Rembrandt’ın tıp ve sanatı buluşturan bu resmi anıtsal niteliktedir. 






Otopsi  (Enrique Simonet Lombardo - 1890,  Malaga Müzesi, Malaga)

Tablonun gerçek adı “O’nun Bir Kalbi Vardı”. Ancak “Otopsi” ve “Kalbin Anatomisi” olarak da isimlendirilmektedir. Kadın zehir içerek intihar eden bir modele aittir. Kimine göre bir fahişeye. Doktor elindeki kalbe düşünceli ve hüzünle bakmakta.  Resimde doktorun gri saçları genç kadının kızıl saçlarıyla, doktorun siyah düzgün elbisesi kadının üstündeki beyaz dağınık  örtüyle, kadının elinin masadan  sarkması, doktorun elini masaya dayaması ile tezat oluşturmaktadır. Perdenin su dolu kapta aksinin görülmesi  ve pencereden giren ışığa formalin şişelerin engel olamaması resmi çok güzelleştirmektedir. Resimde kadın yarı çıplak resmedilmiştir, halbuki otopside tamamen çıplak olması beklenir, bedende bir kesi ve kan izi görülmemesi doktor ile kadın arasında adı konulmamış bir saygıyı göstermektedir.



Ameliyat ÖncesiHenri Gervex - 1887, Musee D'Orsey, Paris)

Daha iyi bilinen ismiyle “Dr Pean’ın Damar Tutan Aleti Keşfi”. Fransız cerrah Dr Jules- Emile Pean’ın (1830-1898)  St Louis Hastanesi’nde kendi adıyla anılan damar tutucularının (klemp)  kullanılmasını öğrettiği ders. Sağ elinde aleti tutarken sol eli ile onu kullanma şeklini tarif ediyor. Dr Pean yaşına rağmen dinç görünümlü, resmin sol alt köşesinde beyaz bez üzerinde cerrahi aletler sıralanmış. Aydınlık ve yüksek tavanlı ameliyathane ve sterilizasyonun başlamamış olması dikkat çekici. Hastanın saçları çok ayrıntılı resmedilmiş. Ameliyatın ne olduğu belli değil ama hasta çıplak resmedilmiş. Dr Pean'ın duruşu tipik bir cerrah duruşudur, kendini yarı-tanrı kabul eden bir özgüven içinde. Etrafındakilerin ona bakışı bu duruşu onaylar nitelikte.





Kardiyoloji Tarihi ( Diego Rİvera - 1946, Mexico City)

Mexico City’de Kardiyoloji Enstitüsü’ndeki  duvar resimleri.” Kardiyoloji Tarihi” isimli bu duvar resmi  6.4 m boyutlarında 2 panelden oluşmakta. Panellerin altlarında  Aztek ve İnka gibi antik uygarlıklara ait doğal tedavi tanımlarını betimleyen resimler yer almakta. Birinci panelde bilimin uğradığı saldırılar engizisyon ateşi ile sembolize edilmiştir. Bu panelde fizyoloji, anatomi gibi temel bilimciler yer almaktayken 2. panelde klinisyenler resmedilmiştir. Birinci panelin sağ alt köşesinde Vesalius, onun yanında ortada Galen, sol alt köşede de İspanyol fizyolog  Servetus görülmektedir. Biraz üst ortada Harwey, ateşin sağ alt kısmında ise Laennec hastayı dinlerken yer almaktadır. 2. panelde ise W.Einthoven, Thomas Lewis, J. Mckenzie gibi bilim adamları resmedilmiştir.  Diego RIVERA (1886-1957) tarafından yapılan tablolarda  49 bilim insanı yer almaktadır. 






Agnew Kliniği ( Thomas Eakins - 1889, Philadelphia) 

Pensilvanya Ü.Tıp Fakültesinde  Dr.David Hayes Agnew’in emekli olduğu gece öğrencilerine ameliyathanede ders vermesi resmedilmiş. Bu resim için öğrenciler kendi aralarında 750  Dolar toplayıp ressam Eakins’a vermişlerdir. Meme kanseri nedeniyle genç bir kadın ameliyat edilmekte. İzleyiciler koyu tonlarda çizilmiş, kimisi karışık duygular içinde, kimisi uyumakta, kimisi sıkılmış ve boş bakışlarla yere bakmakta... Resmin sağ alt köşesinde Eakins bir doktorun kendisine söylediklerini dinlerken görülmektedir  (ressamın gizli imzası). Tabloda sadece iki kadın yer almaktadır, hasta ve hemşire. Prensip olarak sterilite ve antisepsi o devirlerde yeni başlamış bu nedenle tüm doktorlar beyaz giyinmiş ancak eldiven ve maske kullanımı henüz başlamamış.  Pensilvanya Üniversitesi Tıp Fakültesi  öğrenci diplomasında bu resim  vardır, resim aynı üniversitede John Morgan Binası'nda asılıdır.





Gross Kliniği ((Thomas Eakins - 1874, Philadelphia Museum of Art )

Profesör Samuel Gross’un Jeferson Tıp Okulu’nda  1874’de yaptığı bir ameliyat. Gross’un bu tablosunu ondan 2 dönem anatomi dersi alan ressam Thomas Eakins yapmıştır. İleriki yıllarda da benzer kompozisyonda resimler yapmıştır. Tabloda Gross’un sol arkasında ameliyat notlarını kaydeden tıbbi sekreter, önde üzerinde cerrahi aletler  bulunan bir masa, tünelde solda oğlu cerrah Samuel W.Gross, sağda ressamın kendisi yer almaktadır. Hasta osteomiyelit için sol uyluktan ameliyat olmakta, sağ yanına yatmış, kalça ve dizler o kadar bükülmüş ki hasta boyca kısacık görülmekte, ayaklarda kalın gri çoraplar vardır. Baş tarafında kloroformla ıslatılmış havlu ile anestezist görülmektedir, ekartör çeken 4 asistan tabloyu tamamlamakta. Bunlardan biri sonradan ünlenen Dr James Barton'dur. Örtülü kadın hastanın annesidir. İş kıyafetleri geleneksel olarak siyahtır. Resmin tek parlak rengi kırmızı kandır.  Dr Gross’un bistüri tutan sağ elinde kan vardır.





Ortaçağ'da Bacak Kesilmesi  (Duke Üniversitesi Kütüphanesi)

Hans von Gersdorfun 1551 yılına ait kitabındaki elle boyanan tahta baskısı bir resim. Bu kitap cerrahinin şekilli  ilk savaş cerrahisi  kitabı sayılır. Kitabın ilk bölümü anatomi, ikinci bölümü cerrahi, savaş yaralanmaları ve amputasyonları içermektedir. Hastalar bir gün önce kiliseye gider, premedike edilir, turnike yerine sıkı bandaj uygulanır, amputasyondan sonra yara yerine içinde kireç, yumurta akı, şap,  sülfirik asit ve meşeden oluşan bir karışım sürülmektedir. Daha sonra domuz veya boğa mesanesinden bir koruyucu yara üzerine geçirilmektedir. Yüzlerce amputasyon yapılmış ve çoğu yaşamıştır. Resimde bu detaylar görülmektedir. Kesilen bacağın üst kısmı turnike ile sıkılmış, ayakta duran adamın sol eli de aynı yöntemle tedavi edilmiş olarak görülmektedir.




Ameliyat Odası  (Seligman Adelbert, 1890, Galeria Belvedere, Viyana) 

XIX. yüzyılın en önemli cerrahlarından olan Thedore Billroth  ameliyathanede. Berlin Tıp Fakültesi’nden Langenbeck’in asistanı C.Theodore Billroth (1829-1876) ancak  60 yaşında üne kavuşmuştur. Viyana Üniversitesi Hastanesine binlerce öğrenci ve genç doktor onu izlemeye gelmektedir.  Resimde Billroth hastadan uzağa bakmakta ve kral gibi görülmekte, asistanı kendisine alet vermektedir. 7 asistan beyaz gömlekli, hastanın kafası  traşlıdır. Genel anestezi açık damla metoduyla verilmekte. Lister yöntemleri uygulanıyor, lastik eldiven henüz yok. Ameliyat odasının ışığı pencereden gelen gün ışığıdır. Trigeminal nevralji nedeniyle nörotomi ameliyatı yapılıyor. İlk sıranın solunda Baveria Dükü, sağda ressamın kendisi yer almaktadır. Bu resim 1963 yılında Viyana Tıp Fakültesi ziyaretinde Prof. Karel Absolon tarafından 2.Cerrahi Kliniği’nin tuvaletinde bulunmuştur.




Hasta Bakımı  (Domenico di  Bartolo -1440, Siena)

Siena’da  Maria della Scala Hastanesi Bu hastane halen kullanılmaktadır ve bu fresk oradadır. Rahip, tıp ve dinin iç içeliğini göstermekte olan bu resimde dönemin karakteristiği olarak resme girmek için gelen eşraf tabloda yer almaktadır. Geleneksel cerrahi ile uğraşanlarla uğraşmayanların çekişmesi (günümüzdeki dahiliyeci-cerrah çekişmesi)  kedi ve köpek ile resimde bilinçli bir şekilde simgelenmiştir.





Tubaj ( Dr George Chicotot - 1889, Halk Müzesi, Paris)

Kendisi de ressam olan Dr Chicotot mesai arkadaşı Dr Albert Josias ve ekibini tubaj (yutak borusuna bir tüp sokulması) yaparken resmetmiş. Yağlıboya bu tabloda asistanlar pür dikkat hocalarını izliyorlar. Henüz maske, kep ve eldivenler kullanılmıyor.  





Bilim ve Hayırseverlik (Pablo Picasso -1897, Picasso Müzesi, Barselona)

Ünlü kübist ressam Pablo Picasso (1881-1973) tarafından yapılmıştır. Picasso’nun erken dönem çalışmalarından birisidir. Resmi 17 yaşındayken yapmıştır, bu resimden on yıl sonra kendi sanatını oluşturmaya başlamıştır. Resimdeki doktor, Picasso’nun babasıdır. Kendisini resim konusunda hep cesaretlendiren babasını, işin ehli ve bilgili bir doktor olarak çizmiş minnet duygularını ifade etmiştir. Hasta kimdir bilinmemektedir. Ancak çocuk resimde model olarak kullanılmak üzere bir dilenciden ödünç olarak alınmıştır. Keza rahibenin elbisesi de ödünç alınmıştır. Rahibe hastaya su içmeyi önerirken bebeğin bakımını da üstlenmiş görünmektedir.





Doktor  (Sir Luke  Fildes - 1891, Tate Galery )

Ressam 1877’de bir yaşındaki ilk oğlu Philip’i, ateşli bir hastalıktan bir Christmas sabahı Kennsington’daki evinde kaybetmiş ve derin bir acı duymuştur.  Ressam resimde ayakta ve elini eşinin omzuna koymuş olarak durmaktadır.  Resimde ressamın gizli imzalarından bir örnek. Oğlunu kaybeden ressam hasta başında sabahlayan doktora bir minnet ifadesi olarak bu resmi yapmıştır. Resimde doktorun tetikte ve ihtimamla hastaya bakışı çok etkileyicidir. 




Hasta Çocuk (Gabriel Metsu1650, Rijksmuseum, Amsterdam )

Dutch ressamın bu resminde çocuk hasta olmaktan çok hastayı oynayan, mızmız ve kaprisli bir çocuk görünümündedir. Duvardaki resimle birlikte değerlendirildiğinde Metsu bu resimde  Meryem Ana'nın şefkati ve analık duygusunu resimdeki anne üzerinden vermektedir. 




Henry Ford Hastanesi  (Frida Kahlo - 1932, Diego Rivera & Frida Kahlo Museums, Mexico)

Meksika’lı  ressam Frida Kahlo’nun (1907-1954) “Uçan Yatak” adıyla da bilinen tablosu. Kahlo'nun 19 yaşında  geçirdiği bir trafik kazası ile  bütün hayatı değişir. Bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, bir demir çubuk Kahlo’nun sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştır. Kazadan sonra tüm hayatı hastaneler ve doktorlar arasında geçecektir. Korseler içinde veya yatağa bağlı, omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 32 kez ameliyat edilecek ve çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı 1954’te kangren yüzünden kesilecektir. Resimlerinde bu ruh halini, çektiği acıları sıklıkla yansıtır. 1932’de yaptığı bu tabloda arka planda kocası Diego Rivera’nın çalıştığı  ve nefret ettiği Detroit şehri yer almakta. Yatakta kan bulunan tek yer kadın üreme organlarının olduğu bölgedir. Resimdeki altı tane ince kırmızı kordon hiçbir zaman anne olamayacağını bildiği hayali bebeğine, rahminin anatomik görünümüne, yaralandığı leğen kemiğine, kocasından aldığı gerçek hediye bir orkideye, bebeğini kaybetme korkusunun yavaş seyrini sembolize eden  bir salyangoza ve muhtemelen yattığı hastaneye göndermede bulunmak için bir makineye bağlanmıştır. Frida makyajlıdır ancak bir gözyaşı yanağında görülmektedir.



Ek Okumalar için :

Tıp ve Sanat: 
 https://argoscelik.blogspot.com.tr/2011/10/tp-ve-sanat.html

İlaç Kokulu Kitaplar:
https://argoscelik.blogspot.com.tr/2011/10/ilac-kokulu-yazlar.html


22 Mar 2016

YİRMİNCİ YÜZYIL TIBBI ve FELSEFEDEN KOPUŞ



Sorgulayan ve düşünen insanla var olan felsefe, insanlığa bilimin ve uygarlığın kapılarını açmıştır. Felsefe,  insanın kendisini, ilişkilerini, çevresini, var oluşunu, dünyayı, doğayı, yaradılışı, estetiği, sanatı, ahlakı, toplumsal tüm değerleri, gerçekleri ve bilinmeyeni sorgulamasıdır. 

Tıpta “insan” faktörünün baş rolde olması, tıbbın kültürel ve sosyal yönleri barındıran bir doğa bilimi olması sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle tıp ve  hekimlik  dar bir biyo-medikal bakış açısıyla değil, geniş ve bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmalı, eleştirel bakış açısı kullanılmalı  ve daha da önemlisi  bunların  pratiğe yansıtılması gerektiği düşüncesindeyim. . Felsefe, hekimliğin bilimsel ve teknik yönlerine katkıda bulunmaz kuşkusuz, belki  sanat yönüne sınırlı bir katkıda bulunabilir, ancak  özellikle “insan” ve "insana dair" düşünce ve kavramlara katkısı çok büyüktür.

Yirminci yüzyılda 3A olarak ifade ettiğimiz  “Asepsi-Antisepsi-Anestezi”nin devreye girmesiyle yani  antibiyotiklerin gelişmesi ve kullanılması, kan ve kan ürünlerinin tedavide yaygınlaşması, cerrahi uygulamaların  teknoloji ile birlikte  gelişmesi tıbbın seyrini değiştirmiştir. Bu gelişmelerin yanı sıra  oftalmoskop, laringoskop, sistoskop, gastroskop  gibi doğrudan görüntüleme cihazlarının yanı sıra tomografi, manyetik rezonans ve daha ileri indirekt görüntüleme yöntemleri de kullanılmaya başlanmıştır. Sintigraf, sonograf, defibrilatör, pacemaker kullanılması, hemodiyaliz, kobalt tedavisi, radyoterapi uygulanması, suni solunum cihazları ve yoğun bakım sistemlerinin devreye girmesi, koroner bypass cerrahisi,  organ ve doku nakillerinin gerçekleşmesi yüzyılın son yarısında  ortaya çıkan tıbbi   ve teknolojik gelişmelerden ilk planda aklımıza gelenlerdir. Bu gelişmeler  hızlanarak sağlık hizmetlerini  bir endüstriye dönüştürdü.  Bu yüzyılın ikinci yarısında  ortaya çıkan “digital tıp” ve “genetik tıp” kavramları ile  hekimlik sanatının varlığı sorgulanır oldu.


XIX. yüzyılla birlikte tıp ve hekimlik felsefeden uzaklaşmaya başlamıştır. Tıbbın toplumdaki “yüksek statüsünü” sağlayan “ insancıllık ve vicdan faktörü”  yerini teknolojik gelişmeler ve laboratuarlarda yapılan daha bilimsel araştırmalara bağlanan “teknik gelişmeleri takip etme  ve bunları kullanma faktörüne”  bırakmıştır, böylece hekimlik şekil değiştirmiştir. Hastalıkların nedenlerini ortaya çıkarmak için yapılan tüm bilimsel çalışmalar, deneyler, laboratuvar araştırmaları o kadar hızlı ve göz alıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır ki, tıbbın gözü kamaşmış, felsefe başta olmak üzere sosyal ve beşeri bilimlerle olan bağlarını görmez olmuştur. Bütünü görmesi gereken hekim, çağın baskısıyla kendisindeki  bilimin idealini felsefenin idealinden ayırmak  zorunda hissetmiş, sonunda tıbbın odağındaki  insanı, "etiyle-kemiğiyle-ruhuyla " bir bütün olarak görmemeye başlamıştır. Tıp insandan uzaklaşmış, makine ve teknolojik gelişmelere yaklaşmıştır.

Çağdaş filozoflardan   Bertrand  Russel (1872-1970)  bu gelişmeyi “bilim bildiğimiz şeyler, felsefe de bilmediğimiz şeylerdir, bu nedenle de, insan bilgisi ilerledikçe, sorunlar felsefe alanından bilim alanına geçer”  sözleriyle ifade etmekte ve uyarmaktadır.  “Bilgelikle birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgiden çok bilgeliktir”.  İshak İbn Huneyn, "Tabiplerin ve Filozofların Tarihi " adlı yapıtında filozofların aynı zamanda tabip, tabip olanların da aynı zamanda filozof olduğunu ifade etmektedir.

Tıp ve Felsefe” isimli kitabında Güntöre şöyle demektedir: “Felsefe tarihine şöylesine bir bakış attığımızda bütün bilimlerin başlangıcı olan felsefenin bir süre sonra pozitif bilimlerin uzmanlaşması ve kendi içlerinde yetkinleşmelerini takiben bazılarınca değerden düşmüş gözüyle bakılarak bir kenara itilmiş,  boş konuşma ya da spekülasyon değerlendirilmelerine maruz kalmıştır, ancak hangi alana elimizi uzatırsak uzatalım felsefe ile karşılaşmamız kaçınılmaz olmaktadır.  Bilim dünyasından  sıradan bir insan, bir gün bir yerde felsefe ile karşılaşır, ister bilinçli ister bilinçsiz. Çünkü felsefe teknik anlamının dışında en insana özgü olanıdır ve insanın içindeki gizil gücüdür.  Felsefeyi bir takım güzel sözler manzumesi olarak düşünmek, bir takım ideolojilerin yatağı olarak görmek, inançsızlığın kalesi diye bağnazca yaklaşmak metafizik gerçeklerin alanı diye görmek ya da düşüncelerin ya da düşünürlerin savaş alanı diye değerlendirmek  felsefenin ne olduğunu daha da kötüsü ne olmadığını bilmemek demektir. Hele hele bilim ile iç içe yaşayıp da felsefeye hiç sokulmamak bilim yaptığını sananların da bir açmazıdır aslında”.

Macit Gökberk ise  diyor ki;  “Felsefe, insana düşünmeyi öğreten ve araştırmayı öngören, geçmişte olduğu gibi,  bulunulan anda ve gelecekte, insanların bilgi susuzluğuna çare olmayı amaçlar. Felsefeyi verilen cevaplar değil sorulan sorular değerli kılar, bu sorular insanın önünü açan sorulardır.  Tıp bilimi bir yanıyla sosyal bilim bir yanıyla da pozitif bilim olduğundan, doğa bilimi tanımı tıp için uygun düşmektedir. Hekimlik bir sanattır , “bilgi ve beceriler bütününden oluşan” bir sanat. Tıp ise çağın gerçekleri doğrultusunda uygulanan bir bilim ve sanattır. Bilim de sanat da insan beyninin ürünleridir. Doğada insan olduğu için  bilim ve sanat vardır. Felsefe ile sistematik düşünmeye başlayan insanın biraz sorgulayıp, neden ve niçinlere başvurması ile tıp ve felsefe buluşmuştur. Tıp,  insanın bedeni ıstıraplarının ve bunları iyileştirme araçlarının bilgisidir,  felsefe ise dogmatizm deliliğinden acı çekenlerin ruhlarını iyileştiren bir bilimdir,  felsefe amacına her zaman,  tıp ise çoğu zaman varır”.

Fransız Devrimi, aydınlanma hareketi, endüstri ve sanayi devrimleri, yeni bilimsel gelişmeler ve buluşlar gibi birçok yeni kavram ve anlayışlar insanlık için çok olumlu olsalar da tıbbın felsefeden kopuşunu engellememiş, tersine hızlandırmışlardır. Aslında  din ile bilim net sınırlarla birbirlerinden ayrılmış, felsefe teolojinin egemenliğinden kurtulmuştur. Buna rağmen  insan düşünme sistematiğini felsefe disiplini içinde değil, pragmatik-faydacı ve sonuç odaklı bir sistematik ile değiştirmiştir. Hekim-filozof devri doğal olarak bitmiş ancak hekimlerle filozoflar arasında soğuk rüzgarlar doğal olmayan bir şekilde esmiştir hatta güvensizlik dönemi başlamıştır. Bu gelişmelerden Hegel İdealizmi’nin “felsefeyi” temsil etmesi, buna karşın Comte Pozitivizmi’nin “bilimi” dolayısıyla “tıbbı” temsil ediyor olması sorumludur.  Karl Marx’ın  “diyalektik materyalizm felsefesi” felsefede önemli bir kavram olan "tarih" ve  “diyalektik” kavramını yanına almış,  böylece  idealizm ile materyalizm arasında uzlaşmaz bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu olağan üstü gelişmelerde “tıp ve bilim”  materyalist cephede konuşlanırken “din ve kısmen felsefe” doğal olarak idealist cephede yer almıştır. Artık tıp felsefeye ihtiyaç duymamaktadır ve insanı sadece bilimsel araştırmalar, istatistikler ve rakamlarla değerlendirmektedir. Felsefe bu kavramlardan uzak olduğu için küçümsenmeye, yardımcı rolü üstlenmeye zorlanmıştır. Bilimin sadece araştırmalarda ve  laboratuvarlarda üretilebileceği kabul edildiğinden felsefe bilimden uzaklaşmıştır. 

Gerçekte bilimle din aynı alanda hüküm süremezler. Çünkü bilim öğrenir, din ise öğretir. Bilimde kuşkulanma ve sorgulama itici güç olurken dinde sorgulamaya izin verilmez, koşulsuz inanç aranır. Bilim dünyayı anlamaya çalışır, din ve felsefe ise insan yaşamına bir anlam vermeye. Bütün bu uzlaşmaz gibi görünen karşıtlıklara rağmen bilim ve din birbirlerine özellikle tıpta ve hekimlikte kayıtsız kalamazlar. Kendi alanlarında sınırlarını zorlamadan birbirlerine destek olmalıdırlar.  Bilim kavramlarını sorgulamayan, eleştirmeyen, tıp adına yapılanları doğrudan ret eden  bir felsefe anlayışının  tıbba büyük zarar verdiği kanısındayım.  Darwin’in  “Evrim Kuramı”na inanmak, meditasyonun veya dua etmenin iyileştirici gücüne inanmayı hemen ret etmeyi gerektirmez ki !  Aynı şekilde  inanç  ile bağışıklık sisteminin pozitif etkilenerek stresin ve kanserin üstesinden gelinebileceğini kabul etmek, yaratılış teorisine sıkı sıkıya sarılıp  insanın temel yapı taşlarından olan protein DNA’sının laboratuar koşullarında yaratıldığını görmezden gelmeyi, fosillerdeki evrimsel gelişmeleri  kabul etmemeyi  haklı kılmaz.  

Tıp siyah-beyaz bir bilim değildir, onda sanatın gri tonları, hatta gök kuşağının yedi rengi vardır. Tıp bilimi boş inanç ve hurafeleri, akıl dışı dinsel dogmaları kabul etmez. Ama insanı maddeye indirgemeyi de kabul etmez. Hekimlik sanatı gök kuşağındaki renkleri en iyi kullananın ellerinde “iyi hekimlik” adını alır.

Günümüzde tıp olması gerektiğinin tam aksi yönde seyretmekte, felsefenin diline, klasik tezlerine ve bilimsel araştırma yöntemlerine uzak durmakta, adeta yabancılaşmaktadır. Halbuki tıp, başta felsefe olmak üzere sosyal disiplinleri çağdaş ve meraklı bakışlarla izlemelidir. Tıp tarihine bakacak olursak tıp ile felsefe asırlar boyunca iç içe hatta bütünleşerek temel sorulara ve sorunlara birlikte cevap aramışlardır. Geçmiş ile günümüz arasında var olan bu temel ayrılık, bilginin ve daha açık bir ifadeyle insan düşüncesinin gelişmesine, her iki disiplinin  vermiş olduğu farklı reflekslerden kaynaklanmaktadır. İnsanın içgüdüsel davranışlarının yerini yükselen bir seyirle düşünsel davranışlarının almasına  paralel olarak,  bilginin olağanüstü çoğalmasına tıp ve felsefe bilimleri farklı tepkiler vermiştir.

Genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sosyal açıdan tıpta farklı bir bakış açısının ve bağlı olarak  farklı akımların oluşmasını sağlarken, meslekî olarak da tıpta farklı etkileşimlere yol açmıştır. Savaşların tıbba katkısı maalesef olağan üstü olmuştur, İkinci Dünya Savaşı ve Vietnam savaşı sonrasında tıp biliminde büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. İnsan canı pahasına elde edilen deneyim ve kazanımlar daha sonraki yıllarda birçok hastanın kurtuluşu olmuştur. Tam bir paradoks… Araştırılması ve sorgulanması gereken insanlık suçu kavramındaki dramatik sözde katkılar “Nürnberg Mahkemeleri” dışında yargılanmamıştır. Yargılanmayan “Dr Mengele”ler dünyanın dört bir yanında mesleklerini icra etmektedirler. Maalesef bu yazdıklarım varsayım  değildir, gerçektir.

Ek Okuma:  
Tıp ve Felsefe   https://argoscelik.blogspot.com.tr/2012/01/tbbn-ve-cerrahinin-felsefesi.html 

Yararlanılan Kaynaklar

CAPLAN, A.L.:  Does the philosophy of medicine exist? Theoretical Medicine, 1992, 13:67-77.
ÇELİK Faik : Hekimliğin Seyir Defteri, Deomed Yayınları. 2013, İstanbul
ÇELİK Faik : Tıbbın Ölümcül Hastalığı: Mekanikleşme, Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi,  Sayı 14, 2010   http://www.sdplatform.com/Dergi/387/Tibbin-olumcul-hastaligi-Mekaniklesme.aspx   (görüntüleme tarihi 16.04.2015)
ÇELİK Faik : Tıbbın ve Cerrahinin Felsefesi. Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, sayı 21, s: 94-97   http://www.sdplatform.com/Dergi/577/Tibbin-ve-cerrahinin-felsefesi.aspx (görüntüleme tarihi 16.04.2015)
EREN, Nevzat.  Çağlar boyunca toplum, sağlık ve insan. Ankara: Somgür Ltd. Şti., 1996;
GÖKBERK, Macit : Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul
GÜNTÖRE, Sibel Öztürk : Tıp ve Felsefe,  http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=262 (görüntüleme tarihi 01.10.2011)
MARCUM, James A.: Philosophy of Medicine, IEP, January 2012  http://www.iep.utm.edu/medicine/ (görüntüleme tarihi, 23.03.2013)
RUSSEL, Bertrand:  Din ile Bilim, YKY, 2008, İstanbul


18 Ağu 2014

Ressamların Resimlerindeki Gizli İmzaları



Bazı ressamlar resimlerinin bir yerine kendilerini yerleştirmişlerdir. Bazen sıradan bir insan bazen de resim içinde etkili bir figür olarak  portrelerini resmetmişlerdir. Buna ressamın gizli imzası diyebiliriz. Ressamların  böyle bir çalışma yaparak yaratıcılıklarını  göstermek  veya  muzip bir anlayışla  resmi renklendirmek  istediklerini düşünüyorum. Bu resimler bana daha bir keyif veriyor,  bilmece havası ile resim daha gizemli oluyor çünkü. Böyle birkaç örnek resmi görelim.

İlk resim ünlü İtalyan ressam ve mimar   Raphael’in   “Atina Okulu” resmi. Resimde, daha doğrusu freskte,  Klasik Yunan Uygarlığı’nın  başta Sokrat, Plato ve Aristo olmak üzere, geometri, astroloji, felsefe, matematik, resim gibi farklı alanlarda   ünlü 59  filozof ve bilim adamı bir aradadır. Bu kişilerden birisi de  Antik Yunan ressamı Apelles’tir.  Raphael kendi portresini bu kişiliğe yerleştirmiştir. Resimde seyirciye doğru bakan tek figür budur. Tablonun sağ alt köşesindeki grup içinde yer almaktadır. 1509-1510 yıllarında yapılan fresk Vatikan’da Stanza della Segnatura - Papalık Odaları  duvarlarından birinde  yer almaktadır. Bu tablo ve tablodaki kişiler hakkında ayrı bir yazı hazırlamaktayım. 



İkinci resim İtalyan barok ressamı Caravaggio’nun efsanevi “David ve Goliath’ın Başı “ isimli tablosu. Ressam  Goliath’ın başı olarak kendisini çizmiştir.1610 tarihli bu eser 125 x 101 cm boyutlarında olup Roma’da Galleria Borghese’de sergilenmektedir.  Resimdeki efsaneye göre, bir çocuk olan David, korkunç bir dev olan Goliath’ın Musevilere zulüm yapmasına karşı durur. Elinde 5 taş bir de sapanla karşısında dikilir, dev Goliath  küçük David ile dalga geçer, fakat David taşı tam alnına isabet ettirip  Goliath’ı öldürür ve başını keser. Caravaggio  bu resimde  yetenekli ve cesur halini David’in yüzüne,  gaddar ve yaralı halini Goliath’ın  yüzüne yansıtmıştır. Bu resimden kısa bir süre önce yapacağı bir tablo için gerçekçi olsun diye mezardan ceset çıkarıp model yapmış, bu gaddarlığı nedeniyle Malta kralı tarafından dövdürülüp yüzü parçalanmıştı. Resimdeki gaddarlık ve yaralı yüz çiziminde bu olayın rolü olmuştur. Otoportre çizimi ile karşılaştırıldığında resimdeki kesik başın benzerliği açıkça görülmektedir.
















Sırada yağlı boya resim tekniğinin babası olarak bilinen Hollandalı ressam Jan Van Eyck’ın “The Arnolfini Portrait” isimli tablosu var. 1434 yılında yapılan bu resim  Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Boyutları, 82 x 60 cm. Bu resim  Nicolao Arnolfini ve eşine ait. Resimdeki en ilginç özellik, duvardaki aynada Van Eyck’in kendisini de yansıma içine koymasıdır ve aynanın hemen üzerinde özel bir yazı karakteriyle “Jan van Eyck buradaydı, 1434” yazmasıdır. Tablonun tam ortasında yer alan bu aynada ancak büyüteçle bakıldığında görülebilecek bu ayrıntıda  iki kişinin resminin yansımasında üç kişi görülmesi, yani  Arnolfini, karısı ve tabloyu yapan ressamın aynaya yansıyan görüntülerinin olması hayli ilginçtir.



Bir diğer muhteşem resme geçelim. İspanyol ressam  Velazquez’in  ''Las Meninas'' yani “Nedimeler” isimli tablosu da tam bir bilmece. Tablo 318x276 cm boyutlarında . 1656 yılında yapılmış, Madrit’de Prado Müzesinde yer alıyor. Resmin ortasında iki yanında nedimeleri ile  5 yaşındaki Prenses Margarita Tereza  yer alıyor . Prenses resimdeki  ışık kaynağı aynı zamanda .Hemen yanlarında ise  uyumakta olan bir köpeği ayağı ile dürtükleyen bir cüce  ve akondroplazik  bir kişi  görüyoruz, muhtemelen prensesin eğlendiricileri. Arkadaki  kapıda bir kişi odadakilere bakıyor. Bu kişi  Velazquez ‘in  sarayda rakibi olarak gördüğü  Niento adlı kişi,  onu buraya, tam eşiğe yerleştirerek küçümsemiş.  Valezquez  tuvalin başında, bizim resme  baktığımız yerde bulunan bir  aynaya bakarak kendisinin ve poz verenlerin resmini yapıyor.  Bir ayrıntı da duvardaki aynada Kraliçe Mariana ve  Kral VI.Felipe’in  yansımalarının görülmesi. İhtimal ki böylece bir onursal gönderme yapıyor ressam Velazquez.



Büyük hayranlık duyduğum Bruegel’e de uğramadan geçmeyelim. Eserin adı  “Aziz Johannes,  1566 tarihli, boyutları 95 X 160 cm, ahşap üzerine yağlıboya tekniği ile yapılmış. Budapeşte’de  Museum der Bildenden Künste’de bulunuyor. Ressam kendisini töreni izleyen halk arasında arkalarda resmetmiş. 




Ayrıca yine Velazquez'in  ''Breda'nın Teslimi'' tablosunda, Thomas Eakins’in “Gross Kliniği” ve “Agnew Kliniği” adlı tablolarında, , Seligman Adelbert’in ‘Billroth’un Ameliyat Odası”, Jerry Barret’in “Florance Nihgtingale” isimli tablolarında da ressamların gizli imzaları yer alıyor. Sanırım liste daha çok genişleyebilir, benim saptayabildiklerim bunlar…


12 Ağu 2014

Can Baba'yı Anmak





Geçen hafta oldukça sıcak bir gün atladım arabama  Eski Datça'ya gittim. Can Baba'nın mezarına gitmek isterdim aslında ama ölüsünden bile korkan, rahatsız olan dinci vandallar  tarafından parçalanan mezar taşı şimdi yıllarca oturduğu evin bahçesinde duruyor. Can Evi'nin bahçe kapısında manifesto gibi bir yazı asılmış Yücel ailesi tarafından. Tanıtımına çok büyük katkısı olduğu Datça'nın sakinlerine kırgınlar sanki. Mezara saldıranların beraat etmesi başka bir acıya neden olmuş onlarda. Aslında gördüğüm kadarıyla Eski Datça bir “Can Yücel turizmi” geliştirmiş, ekmeklerini onun sayesinde kazanıyorlar. Datça Belediyesi ilgileniyor mu eşi ve kızı ile, bilmiyorum doğrusu. 15 yıl önce bugün 72 yaşında ölen bu aykırı kişiliğin her şiirini severim, ama biri var ki.... Damardan !!!

MARE NOSTRUM
  
En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

SAYGIYLA ANIYORUM ŞİİRİN KAVGACI VE KÜFÜRBAZ USTASINI








23 Tem 2014

Can Sıkıntısı


Canım sıkılıyor, canlar!
Yetmişli yılların başında, 16'lı-17'li yaşlardaydım, ülkede ağır-kara hava hakimdi, Selimiye'de Faik Türün ve avanesi, siyasi şubede Ilgız Aykutlu ve adamları, Ankara'da "makable şamil" uygulamalarıyla "Şalcı Nihat"ın işbaşında olduğu günlerdi. Delikanlılığın verdiği kanımın sıcaklığının bile soğuduğu günlerdi. Ölüm sokaklarda kol geziyor, işkence çığlıkları göklere yükseliyor, fidanlar darağaçlarında sallandırılıyordu. İlk kez umutsuzluk, çöküntü ve yılgınlığı hissettiğim yıllardı. 

Sonra "beşibiryerde"li yıllar geldi, Kenan Evren ve cuntası bir nesli yokeden ve bugünkü Türkiye'nin temelini atan faşist ortamı gerçekleştirdi. Aile babası olduğum yıllardı. Bu kez umutsuzluğumun ve yılgınlığımın çok daha hafif olduğunu, aksine direnme ve geleceğe güvenme duygumun ağır bastığını hatırlıyorum. Halbuki 12 Eylül, 12 Mart'tan çok daha vahşiydi. Umutsuzluk ve yılgınlıkla daha önce tanışmamdan olsa gerek, olumsuz duygular bende bu kez daha az etkili olmuştu. 


Sonra Çiller'li, Ağar'lı, Koman'lı günler geldi. Hani Çatlı'ların, Kırcı'ların cirit attığı, yargısız infazların yoğun bir şekilde yapıldığı, Cumartesi Anneleri'nin hergün biraz daha  kalabalıklaştığı günler. Susurluk sürecinin başlaması sonra gelişti. Orta yaşlarımı bu kötü günlerle geçirdim, sıkıldım mı? evet, üzüldüm mü? evet, ama bitti her şey demedim, aksine daha bir sakinlikle, daha bir umutla, daha bir temkinlilikle ülkemi sahiplenmeye çalıştım. 


Geldik bugünlere... "Kanun benim", "ben yaptım oldu", "bana dokunan yanar" dönemine. Paraların sıfırlanamadığı ama hukukun sıfırlandığı günlere. Kendi Frankeştayn'ını yaratıp sonra onla başa çıkmaya çalışan, hırsızlık ve yolsuzlukların kutsandığı günlere. Yaşım artık yaşlı kategorisinde, hayat tecrübem tavan yapmış durumda, emeklilik ile duru ve güzel günleri yaşayacağım günlerdeyim. Ama "canım sıkılıyor canlar", umutsuzluk ve yılgınlık illeti beynimin kapısına dayandı. Bu kez geçmişteki havadan farklı bir hava var, kara-sarı, kurşun gibi ağır bir hava. Teslim olmayacağım umutsuzluğa, yılgınlığa elbet, ama canım yanıyor, canım sıkılıyor işte...


"Ne de olsa kışın sonu bahardır,

 Bu da gelir bu da geçer ağlama."   
diyerek Aşık Daimi'nin sözleriyle noktamızı koyalım, ne de olsa her karanlığın sonu aydınlıktır.



29 Nis 2014

İstanbul’a Uygarlıkla Gelen Terör



İstanbul, kimine göre taşı toprağı altın, kimine göre ömür törpüsü, kiminin kanına bulaşan bir alışkanlık virüsü,  kiminin uykusunu kaçıran bir illet. Bu kent uygarlaştıkça güzelleşiyor diyenler de var, eskiye hasretle selam gönderen ve derin bir ah çeken de. Bu karşıtlıkları çoğaltmak mümkün, hatta kolay, ama zor olan bir şey var ki… İstanbul gittikçe yaşanması zor bir şehir oluyor.
Çok değil,  onbeş  yıl kadar önce bir terör başladı bu kentte, motosiklet terörü. Kuryeler sağınızdan solunuzdan, hele de boğaz köprüsünden hızla ve kuralsız geçmeye başladı. Yüreğimizin ağzımıza geldiği  ve bugünü de kazasız-belasız geçirdiğimize dua etmiş olduğumuz yıllardı. Sonra fast-food alışkanlığını kolaylaştıran yiyecek-yemek taşıyıcı motosikletler, bunlara bir de su taşıyıcı mopetler eklendi.
Nereden ne zaman çıkacağını, bilemezsiniz, yiyecek dağıtımındakiler hem kendileriyle hem de rakipleriyle yarış içindedirler. Neden taktıklarını kendilerinin de bilmediği başlık (kask) üstünden hem gider hem telefonla konuşurlar. Su taşıyanların 10 tane koca su şişesini nasıl yerleştirdiğini ve düşürmeden taşıdığını düşünürken önünüze atılıverirler.  Moto-kuryeler şimdilik içlerinde en zararsızları kaldı.


İşin bir de trafik kazası yönü var, oldu birine çarptınız, aslında genelde hep onlar size çarpar ya, hemen yardımsever halkımız olay mahalline yönlenir ve acilen seyyar bir mahkeme kurulur. Tabii siz arabadasınız, o zavallı küçük bir motosiklette, acilen savcı kimliğinde sayın vatandaş iddianameyi hazırlar. Zavallı küçük bir araca koca bir araçla çarpmak ! Üstelik o ekmek parası derdinde sen ise keyfindesin. İddianamede bu düşünce de yer alır. Hele bir de kadın şoförseniz zaten hüküm verilmiş gibidir. Acemi !!!  Anlatamazsınız, ki o geldi benim önüme aniden, o geldi çarptı bana ve yere düştü, o kuraldışı sürüyor, o, o, o…  Değişmez bir şey, hüküm önceden verilmiştir. İnsaflı bir yargı heyetiyse “haydi geçmiş olsun, koy cebine birkaç kuruş” kararı çıkar. Bu arada güvenlik kuvvetlerine yardımı seven bir-iki sayın vatandaşın sizi ittirip kaktırması da mümkündür. 



Son iki yıl içinde yeni bir terör dalgası geldi güzel kentimize. Hafriyat terörü. Hafriyat kamyonları karınca sürüleri gibi, her sokak, her cadde onların, otobanda sol şerit onların, sokağı istedikleri gibi işgal etme, trafiğe kapatma hakları var. Hatta geçiş üstünlüğü olduğuna inanan şöförler  tarafından  kullanılıyor çoğu. Toz-toprak ile çevreyi  kirletmelerinden söz etmek yasak, bu nedenle üstü açık gidip gelirler. Gündelikleri yaptıkları sefer sayısına bağlı olduklarından bir sefer daha fazla yapmak için her yol mubahtır onlara. Onlara yol vermek zorundasınız, zaten bir çarpsanız feleğinizi şaşırır, arabanızı zor tanırsınız, bunu bildiklerinden öncelik ve yol konusunda taviz vermezler.  Bu inşaat furyası bittiğinde bu kadar çok hafriyat kamyonu ne iş yapacak ? Bu bir başka yazı konusu.

Uygarlık güzel, güzel de,  bir de toplumda yeni  terörize edici alanlar açmasa diyorum.