Sayfalar

2 Kas 2026

Her Şeyin Şafağı


 

Aykırı dedim çünkü David Graeber anarşist düşünce geleneğine sahip bir antropolog olup, David Wengrow’un arkeoloji alanındaki uzmanlığı da klasik arkeologlardan farklı görülmektedir. Yazarlar,  “insanlık tarihi, ilkel toplumlardan gelişmiş toplumlara, eşitlikten hiyerarşiye ve özgürlükten devlete doğru ilerleyen kaçınılmaz, tek yönlü bir süreç değildir” şeklinde özetlenebilecek tezlerini yalnızca geçmişi anlatmakla yetinmeyerek, bir adım daha ileriye götürüp günümüz toplumlarında eşitsizliğin, devletin ve hiyerarşinin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedirler. Avcı-toplayıcı insanların yerleşik düzene geçmesi sonucu nüfus büyüdükçe ve şehirler kuruldukça devlet, bürokrasi, hiyerarşi ve sınıfsal eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu klasik bilgisine karşı çıkarak, kitapta arkeolojik kanıtlarla bunun büyük bir yalan olduğunu, tarihte binlerce yıl boyunca, kral veya saray yani hiyerarşi olmadan yönetilen devasa şehirlerin var olduğunu iddia etmektedirler. 

 


           David Graeber


       David Wengrow


İnsanlığın gelişiminde klasik şema olan “Avcı-toplayıcı toplumlar > Tarım devrimi > Yerleşik hayat ve mülkiyet > Şehirler ve toplumsal sınıflar > Devlet, bürokrasi ve hiyerarşi” şeması Graeber ve Wengrow'a göre tarihsel gerçekliği açıklamakta yetersizdir. Çünkü arkeolojik bulgular, insanların farklı dönemlerde farklı toplumsal düzenler kurabildiğini, hatta aynı toplumun zaman içinde farklı siyasal örgütlenme biçimlerine geçebildiğini göstermekte ve tarıma geçmekle eşitsizlik zorunlu olarak doğmadı demektedirler. Yazarlar asıl meselenin eşitsizliğin nasıl başladığı değil, neden kalıcılaştığının sorgulanması olduğunu, insanlığın geçmişte düşündüğümüzden çok daha yaratıcı ve girişimci olduklarını hesaba katmamız gerektiğini savunuyorlar. 

 

Kitap başlarken felsefi temellendirme ile aslında iki klasik düşünürün insan doğasına ilişkin yaklaşımlarını tartışır. “Şahin” olarak nitelendirdikleri Thomas Hobes ve “güvercin” dedikleri Jean-Jacques Rousseau. İlk filozofun insan doğasında çatışma ve güvensizlik vardır, düzeni sağlamak için güçlü bir egemen otoriteye ihtiyaç duyulduğunu savunmasına karşın Rousseau ise insan başlangıçta daha özgür ve eşit bir durumda olduğunu, mülkiyet ve toplumsal kurumların gelişmesi ile eşitsizliğin derinleştiğini iddia eder. Graeber ve Wengrow, bu iki yaklaşımın da insanlık tarihini fazla basitleştirdiğini düşünüyor.

İnsan ne Hobbes'un tarif ettiği gibi yalnızca çatışmacı ne de Rousseau'nun doğal insanı gibi başlangıçta tamamen eşitlikçi ve masumdur, insanlar tarih boyunca farklı toplumsal ve siyasal biçimler yaratabilmiştir demektedirler. 

Yazarlar insan özgürlüğünü öne çıkarırken “özgürlük kavramının”, maddi koşulların, nüfusun, çevrenin hatta üretim biçimlerinin belirleyici etkisini zaman zaman geri plana itebildiğini, geçmişteki toplumsal çeşitliliği göstererek ileri sürmektedirler. Bir adım daha ileri giderek bugünkü eşitsizlik ve iktidar biçimlerinin geçmişi göz önüne alarak değiştirilebileceğini savunuyorlar.


 


Kitabı eleştirel biçimde tanımlamak için bu alanda yazılmış okuduğum üç eserle karşılaştırmak istedim; ilki “Tüfek, Mikrop ve Çelik”. Jared Diamond coğrafya ve çevresel koşulları merkeze alan çalışmasında toplumların gelişme yollarını coğrafya, bitki ve hayvan türleri, iklim ve kıtalar arasındaki yayılma imkânlarıyla açıklamaya çalıştığı kitap. İkincisi Yuval Noah Harari’nin “Sapiens” adlı kapsamlı kitabı.  İnsanlığın gelişim tarihini ele alır ve ilk insandan toplulukların kuruluşunu nasıl ve nedenleri ile birlikte anlatır. İnsanlığın bilişsel evrimini, ortak inançlarını, tarıma geçişini, para ve imparatorlukların ortaya çıkışını bir arada ele alır. Üçüncü James C. Scott’ın “Tahıla Karşı”sında tarım, yerleşiklik, devletlerin ortaya çıkışı, vergi ve nüfus denetimi ele alınmaktadır. Üç kitabın ortaklaştığı toplumların tarımdan devlete ve hiyerarşiye doğru tek bir zorunlu çizgide ilerlediği tezini“Her Şeyin Şafağı” ise reddetmektedir.  İnsanlık bugünkü toplumsal düzenine mahkûm değildir; devlet, hiyerarşi ve eşitsizlik insan doğasının değişmez sonuçları değil, tarih boyunca oluşturulmuş toplumsal ve siyasal düzenlemelerdir tezini savunmaktadır. Sapiens ve diğer iki kitap bize insanlığın nasıl bugüne geldiğini anlatmaya çalışırken, Her Şeyin Şafağı “bugünkü dünyada başka türlü bir uygarlık mümkün müydü” sorusuna cevap arar niteliktedir. 


 


Yazarlar inandırıcı olmak için agresif bir dil kullanmışlar örneğin “… bilhassa aptalca bir argüman…”, çiftçiliğin önce zirveye çıkması, tökezlemesi ve tüm dünyayı kandırması” , … G. Child Neolitik Devrimi icat etti “, …”Aydınlanma Avrupa’da kafelerde konuşmalarıdan ortaya çıktı…”vb. Yazarlar gerek antropolojik gerek arkeolojik bulguların değerlendirilmesinde Amerika’yı öncelemişler, ki bu bile kitabı şüpheyle yaklaşmaya yeter. Arkeolojik örnekler bence yetersiz hatta taraflıdır. Yazarlar yerleşim yeri olarak kabul etmedikleri Göbeklitepe’ye kitapta çok az yer vermişler, kitabın ilk basıldığı tarih 2021 olduğuna göre buranın önemini kavrayamamışlardır. Zaten genellikle Ortadoğu-Anadolu-Avrupa’daki insanlığın gelişimi kitapta çok zayıf anlatılmış. Ellerindeki arkeolojik bulgular kanıt olarak bence yeterli değil, çünkü Anadolu, Mezopotamya, Levant coğrafyasının arkeolojisinde çok zayıflar. Arkeolojik örnek çeşitliliği Amerika açısından güçlü ama kitaptaki tezlerini savunmak için yetersiz. 





Sonuç olarak bu konuda okumak isteyenler için ilk seçeneğin bu kitap olmadığını belirtmek isterim. 

17 Eki 2026

Üç Kimlikli Bir Yazar : Louis-Ferdinand Céline

 

Louis-Ferdinand Céline (1894 - 1961), Fransız yazar. Yaklaşık 20-25 yıl kadar önce derslerimde anlatıp, 2013 yılnda da “Hekimliğin Seyir Defteri” adlı kitabımda yer verdiğim bir trajedinin şimdi önümde kitap olarak bulunduğunu görmekten çok mutlu oldum. Kişiliği tartışmalı Fransız doktor- yazar L. F. Celine’in “Semmelweis” adlı kitabını Jaguar Kitap geçen yıl yayınladı. Tıp tarihinde "edebiyat" bazı gerçekleri ortaya çıkarmış, unutulup yok olmasını önlemiştir. Fransız edebiyatında bir büyük isim, bir doktor olan Louis Ferdinand Celine, 1924 yılında tıp doktorluğu bitirme tezini yazmıştır. Bu tezin adı “Semmelweiss”dır. Evet tanıdığımız bir isim, Macar kadın-doğum uzmanı Ignaz Philiph Semmelweiss (1818-1865). Çalıştığı Viyana hastanesindeki doğum koğuşunda, doğum sonrası ölümlerin çokluğunu sorgulamış, bunların otopsilerine girmiş, 1847’de meslektaşı Kolletschka’nın böyle bir hastanın otopsisi sırasında elini bistürüyle kesmesinin hemen ardından yüksek ateş ve septisemiden ölmesi üzerine meslektaşına yapılan otopsiye girerek onda da doğum sonrası ölen kadınlardakinin aynı otopsi bulgularını görerek bistürinin enfeksiyona aracı olduğunu anlamış. Bunun üzerine doğum kliniklerinde bazı kurallar koymuş. Hasta ziyaretlerinden önce eller sıkıca yıkanıyor, koğuşlar her gün kalsiyum klorür ile temizleniyor. Sonuç mükemmel olmuş, enfeksiyon nerdeyse kalmamıştı. Bu bulgularını Viyana’da açıklamış, ama bunun sonucunda tüm meslektaşlarının hücumuna uğramış, Gözlemlerine, aldığı önlemlerine, sunduğu etkileyici sonuçlarına saldırılmış ve sonuçta işten çıkarılmış. Dr Semmellweiss Budapeşte’ye dönmüş, orada da benzer uygulamalarla mükemmel sonuçlar almış. Bulgularını sunmuş fakat tıpkı Viyana’daki gibi kıskanç ve kibirli meslektaşlarının hücumuna uğramış. Semmelweiss 47 yaşında bıkkın, yıkık, yokluk ve yoksulluk içinde akıl hastanesinde çıldırarak ölmüş. Onun çalışmaları ancak 20 yıl sonra tıp dünyasında kabul gördü. Genç hekim Céline bu haksızlığı araştırmış ve bulduğu sonuçları edebi bir dille tezine aktarmış ve çok etkili olmuştur. Bu yaptıklarıyla hekim Celin’in güçlü bir hümanizm taşıdığını söyleyebiliriz.



                                                                       Semmelweis

Enis Batur “Yazının Ucu” adlı deneme kitabında Celine’in kedisi Bebert ile ilgili bir kitabı olan Frederic Vitoux’nun Celine’in yaşamında hayvanların önemli bir yer tuttuğunu yazıyor. Kediler, papağanlar, hatta kümes hayvanlarıyla, yaşamının son yıllarında ise köpeklerle olan dostluklarını anlatıyor. Özellikle kedisi Bebert ile on yıl süren birlikteliklerinde aralarında özel bir davranış dili oluşmuş. Celine savaşın sonlarına doğru Almanların sonunu görmüşve eşi Lucette ile sürgün hazırlıklarına başlamıştır. Fransada yargılanacağını ve savaş öncesi Yahudi düşmanlığı ile ilgili söz ve davranışlarının bağışlanmayacağını görür. 17 Haziran 1944’de yanlarında Bebert ile birlikte önce Baden-Baden’e giderler, oradan Danimarkaya geçerler. Sürgün bittikten ve afedildikten sonra tekrar Fransaya dönerken Bebert de eşlik etmiştir çifte. Celine’in sürgünü 1951’e kadar sürmüştür. Fransa’ya döndükten bir yıl sonra Bebert 17 yaşında ölür, insanlarla kuramadığı ilişkiyi hayvanlarla kurmayı istemiştir.

           
                                              Celine’in Semmelweis’ı

Bu hakşinas, doğruların peşinde koşan, hayvan sevgisi ile dolu Celine, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ve Vichy Fransası’ndaki antisemitik söz ve davranışlarının bağışlanmayacağını ve yargılanacağını görüp Fransa’dan kaçan Celine ile aynı kişi mi ? “Gecenin Sonuna Yolculuk” adlı savaş karşıtı romanın yazarı aynı Celine mi ? Cevap maalesef “evet” ! O zaman bu belirgin paradoksu, kişilik farklarını nasıl açıklamalı? Bu yazıyı bunu irdelemek için yazdım. Öncelikle “Gecenin Sonuna Yolculuk” ile igili bir kaç cümle ile, girişte bahsi geçen “Semmelweiss” gibi bilgi vermek yararlı olabilir. Celine’in bu romanı büyük ölçüde kendi deneyimlerinden beslenir. I. Dünya Savaşı’nda gerçekten cephede bulundu ve ağır yaralandı, savaş sonrası Afrika’da kısa bir süre çalıştı, ardından Fransa’da tıp eğitimi aldı ve Paris’in yoksul semtlerinde hekimlik yaptı. Yani roman, kurgusal olsa da otobiyografik bir eser sayılabilir, Céline kendi acı tecrübesini duygusal olarak yoğun karamsarlık içinde evrensel bir insanlık eleştirisine dönüştürür. Gecenin Sonuna Yolculuk’ta Céline’in temel metaforlarından biri toplumsal hastalıktır. Savaşın insan bedenine yaptığı yıkımı gösterir. Savaş insanları öldürür, sömürgecilik insanları ezer, para insan ilişkilerini bozar, yoksulluk bedeni ve ruhu parçalar. Görüldüğü gibi Céline acıyı gözlemliyor (hekim kimliği), acıyı belirli bir ırksal sorumluya yüklemiyor, yahudileri hedef göstermiyor (edebi kimlik). Fakat yayınladığı broşürlerde insan toplumunun hasta olduğunu teşhis eder ve hastalığın suçlusunu Yahudiler olarak ilan eder (siyasi kimlik).

Kendisi de parasız olduğu halde Paris’in yoksul mahallelerinde doktor olarak çalışıp parasız hasta bakan Celine insanlara karşı derin bir güvensizlik duymakta onlara kuşkuyla bakmaktadır. Toplumun ve insanın ikiyüzlülüğünü teşhis etmeye çalışır. Bunda I. Dünya Savaşında yaralanması, Afrikadaki yoksulluğu görmesinin rolü var mıdır acaba ? “Gecenin Sonuna Yolculukta” roman kahramanı Ferdinand Bardamu üzerinden savaşı, sömürüyü, burjuva toplumunu, hastalıkları sorgulamakta, savaşı kahramanlık olarak değil, insanların birbirlerini öldürmek için ürettikleri bir çeşit toplu çıldırma olayı olarak görmektedir. Céline’in dünyasında insanın “ruh”undan çok bedeni vardır, bu nedenle romanlarında da beden çoğu zaman insanın bütün idealist ve ahlaki iddialarını, etik duruşunu çürüten bir gerçeklik haline gelir. İşte bu noktada “Semmelweiss”ın Celine’i ile “Gecenin Sonuna Yolculuğu”nun Celine’i çelişkiye düşmektedir. Anlatım dilindeki argo, kaba sözcükler, ünlemler ile konuşma dilinin yarattığı canlılığın tam tersini anlatılarında insanı boğan, ölüm düşüncesiyle her an beraber, hatta nihilist bir karanlık tablo olarak görmekteyiz, ki bu da başka bir çelişkidir. 




Şimdi tekrar başa dönersek 1930’ların sonlarında yayımladığı politik broşürlerinde açık ve saldırgan antisemitizmi, onun edebî eserlerinden ayrı düşünebilir miyiz? Burada önemli bir nokta Céline’in antisemitizmi yalnızca dönemsel bir polemik olarak kalmamış, sürgündeyken ve Fransa’ya döndükten sonra da hiç bir pişmanlık ifadesi göstermemiş, daha çok savunma, inkâr, kendisini mağdur gösterme ve eski antisemitik düşüncelerini yeniden yorumlama yoluna gitmiştir. Hiç 
“yanılmışım, antisemitik yazılarım yanlıştı” dememiştir. Tersine “ben ne yaptım ki ?” demekte mağdur olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Hekimlik mesleğinin temel etik zemini ile Semmelweis’ı yazan Céline’in, siyasal/edebî kişiliği arasında gerçekten ciddi bir gerilim vardır. İnsanın acısını teşhis etmek için kullandığı hekim bakışının, edebi kişiliğiğiyle paralel olarak insan hakkında hüküm veren bir ideolojik bakışa dönüşmesi, anlaşılması kolay olmayan psişik bir durumdur. Ve bu bakımdan Céline çok ilginç bir “hekim-yazar” vakasıdır: Semmelweis’i yazan doktorun hümanizmi, Gecenin Sonuna Yolculuk’ta edebî bir toplumsal eleştiriye dönüşür; aynı “teşhis edici” bakış daha sonra nihilizme ve broşürlerinde (Bagatelles pour un massacre ile L’École des cadavres) yıkıcı, ırkçı antisemitik komplo düşüncesine sapar.


           Celine’in Yahudi Düşmanlığı ile İlgili Kitabından (Bagatelles pour un massacre)

Céline’de çok belirgin bir “bipolarite” veya ikilik var bence, ancak bu kesinlikle psikolojik bir tanı olan “bipolar kişilik” demek değildir. Zaten bunu ancak pskiyatrlar ileri sürebilir ki, şimdiye kadar bu konuda bir kayıta rastlamadım. Céline, Nazi işgali altındaki Fransa’da resmî bir Nazi görevlisi değildi; ancak Nazi Almanyasıyla ideolojik yakınlık kurmuş, işbirlikçi çevreleri desteklemiş ve antisemitik propaganda üretmiş aktif bir Alman yanlısı entelektüeldi. Aynı zamanda Céline, 20. yüzyıl Fransız romanının dilini kökten değiştiren, en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir. Bu iki gerçek zor da olsa bir aradadır. Sonuçta Céline’in kişiliğini anlamak için “hekim–yazar gerilimi”ni aynı insanda iki farklı insanın düşünce yapılarının çatışması olarak kurmak daha doğru olur.
Son olarak lütfen önce “Semmelweiss”ı sonra da “Gecenin Sonuna Yolculuğu” okuyun. 

 

5 Eki 2026

Yaşamda ve Sanatta KARGA ile KUZGUN

 


Kuzgun ve karga, Corvidae (kargagiller) aynı aileden gelen zeki kuşlardır. Kuzgun, karga ailesinin en iri üyesidir Bilim adamları arasında, Amerikan kargası mı, kuzgun mu yoksa çeşitli akrabalarından herhangi birinin mi en zeki olduğu yolunda halen sürmekte olan bir tartışma var. Bütün ornitologların fikir birliğine vardığı tek konu, kuş dünyasında kargagillerin en zeki oldukları, belki de tek rakiplerinin papağanlar olduğudur. Bütün kuşlar içinde, kargaların beyni bedenlerine oranla en büyüktür ve beyinlerindeki nöron sayısı çok fazladır. Amerikan kargasının beyni beden kütlesinin yaklaşık %2,3'ünü oluşturur. İnsanlarda bu oran yaklaşık %1,5, besi tavuğunda ise % o.1'dir. Adi kuzgunun beyni 12-17 gramdır, ki bu da bütün kuşlar arasında en ağır beyindir. Kargalar doğada 15-20 yıl yaşarlar;




Kargaların hep canlan sıkılmaktadır ve kendilerini eğlendirmek için oyunlar icat ederler. Güvercinler, serçeler şehrin sokaklarında, parklarında aylak aylak yiyecek kırıntıları toplarken kargalar arasında sanki daima önemli bir şeyler olmaktadır, sanki kendi hayatlarına ait bir oyun sahnelemekte gibidir. Oradan oraya uçuşurlar ve beklenmedik bir anda birbirlerine seslenirler. Devamlı kendilerini lüzumsuz oyunlara kaptırırlar, yerdeki bir dalı alır, yükselir, sonra düşürürler, sonra da yakalamak için dalışa geçerler. Görünür bir neden olmaksızın, tek ayaklarıyla tutunup baş aşağı sallanırlar ya da uçarken ters taklalar atarlar. Kuzgun görmenin pek hayra alamet olmadığını düşünseler de kuzgunlar insanlardan çekinirler. Kuzgun derin ve boğuk bir "gurk gurk" sesi çıkarırken, Karga çok tanıdık, tiz bir “gak gak" sesi çıkarır.

Araştırmacılar dil yetisini önemli bir zekâ göstergesi sayarlar. Bir çalışmaya göre, Amerikan kargalarının toplanma çağrıları, tehlike uyarılan gibi durumlar için 23 ayrı ötüşü vardır. Bu, büyük maymunları bile kıskandıracak bir dağarcıktır. Kargagillerin zekalarının diğer bir işareti de bugün bile araştırmacılar için bir bilmece olan karmaşık toplumsal yaşamlarıdır. Kargalar genellikle ortaklaşa avlanır ve leş bulurlar. Sevdikleri numaralardan biri, ağzında henüz yakaladığı balık olan bir su samuru bulmaktır. Kargalardan biri su samurunun kuyruğunu gagalayarak onun avını düşürüp başını çevirmesini sağlar, diğeri anında balığı kapar. Leşe karşı özel bir düşkünlükleri vardır. Ama kargalar da insanlar gibi omnivordurlar, yani hem etobur hem otoburdurlar.




Kargalar içinde en sosyal olanlar ekin kargaları ve küçük kargalardır. Bunlar koloniler oluştururlar ve tek bir ağaçta veya terk edilmiş bir binada birçok yuva yaparlar. Oldukça meraklı hayvanlar olan kargalar mektup, çamaşır mandalı, araba anahtarı gibi nesneleri çalarlar. Kargagillerin insanlarla ortak özelliklerinden biri de parlak nesnelere duydukları ilgidir. Saksağanlar ve küçük kargalar gibi daha ufak olanları mücevher çalmakla ün salmışlardır. Alman Masalları derlemesinde Grimm Kardeşler, 17. yüzyılda yolsuzluk yapan bir memurun her seferinde bir altın olmak üzere Schweidnitz kentinin bütün hazinesini çalmak için bir küçük kargayı nasıl kullandığını anlatır.

Sümer-Babil destanı Gılgamış'ta, Nuh’un bir tekne inşa ederek insanoğlunu yok eden tufandan nasıl kurtuldukları bilinen bir efsanedir. Sular çekilmeye başladığında tekne bir dağa (Ağrı Dağı) oturmuştur. Destana göre, Nuh önce bir güvercin gönderir, ancak kuş konacak bir yer bulamadığı için güverteye geri döner. Bundan sonra bir kırlangıç gönderir, ama o da çok geçmeden geri döner. Son olarak bir kuzgun gönderir. Kuzgun yiyecek bulup beslenir ve geri dönmez. O zaman Nuh karanın yakın olduğunu düşünür.

Mısırlılar kargaları güçlü bir sevgiyle ve mizah duygusuyla karşılamışlardır. Mısır sanatında kargalar genellikle ekinlerle beslenirken tasvir edilir, savaş alanına dağılmış cesetleri didiklerken gösterilmeleri enderdir. Genellikle sevimli, hatta neredeyse insana benzetilerek resmedilirler, ama asla Mısır turnası veya doğanlar gibi tanrısal değildir. Yunanlılar bu geleneği sürdürmüşler, ama bazen kargagillere korku ve asabi bir neşeyle yaklaşmışlardır. Yunanlılar için kargagiller kentlerde bile varlığını sürdüren doğa alemini temsil eder ve büyük ölçüde insanların veya tanrıların denetiminde olmayan yaratıklardır. Kuzgun veya kargadan Eski Ahit'te on yerde söz ediliyor, Yeni Ahit'te ise bir yerde. Romalılar kuzgunlara ve kargalara Yunanistan'dakinden daha çok sevgiyle bakıyorlardı. MS 3. yüzyıldan Yunanlı-Mısırlı bir rahip olan Horapollo'ya göre, Mısır sembolizminde, hatta inançlarında karga önemliydi. Kargalar aşkta sadakati temsil ediyorlardı, çünkü antik çağlarda yaşayanların doğru biçimde gözlemledikleri gibi, kargalar tekeşlidir.


                   
                              Kiki Smith'in Three Crows (Üç Karga) isimli heykeli (1995)

Aristoteles, kargaların yavrularına çoğu kuştan daha uzun süre baktıklarını ve ana-babayla yavrular arasındaki bağın yavru uçmayı öğrendikten sonra da korunduğunu doğru biçimde gözlemlemişti. Yine Aristoteles karganın balıkçılın dostu, baykuşun düşmanı olduğunu gözlemlemişti. Gündüz, kargalar baykuşun iyi görememesini fırsat bilip yumurtalarını yiyordu, buna karşın baykuş da gece gidip karganınkileri yiyordu. İlginç olan çağdaş ornitologların kargaların ve baykuşların birbirlerini sevmediklerini, hatta bazen karşılıklı saldırdıklarını onaylıyor olmasıdır, yani Aristoteles’i haklı çıkarmaktadırlar.

Kuzgun ya da karga özellikle Vikinglerin baş tanrısı Odin'le ilişkilendirilir. Odin bazı yerlerde "Kuzgunların Tanrısı" olarak bilinir. Odin'in omzunda tünemiş iki kuzgunu vardır. İsimleri "Hugin" (düşünce) ve "Munin"dir (bellek). Vikingler için kuzgunlar, Romalılar ve Yunanlılarca daha çok kehanet kuşları olarak kabul edilmekteydi. Bir evin önünde gaklayan bir kuzgun, o evin sahibinin öleceği haberini veriyor olabilirdi. Kanatlan açık bir kuzgun, savaşa giden Viking kabile reislerinin bayrağı olurdu.

İslamiyet’te insanlar kargalara karşı çok daha olumsuz bir bakış açısına sahiptirler. Efsaneye göre bir keresinde Hz. Muhammed'in düşmanlarından kaçmak üzere bir mağaraya saklanır, onu ilk fark eden o zamanlar beyaz bir kuş olan karga olur. Karga, peygamberi ele verme çabasıyla "Car! Car!" (Mağara! Mağara!) diye bağırır. Ne var ki silahlı adamlar kargayı anlayamaz ve mağaranın girişine bakmadan geçip giderler. Hz. Muhammed sığındığı mağaradan çıktığında kargayı kara renge dönüştürür ve lanetler, o günden itibaren karga o hain ötüşünü tekrarlamak zorundadır. 13. yüzyıl Arap ansiklopedicisi Iraklı Hamdullah El-Mustafa El-Kazvini, karganın hayvanlar arasındaki "beş hain" den birisi olduğunu yazar. Diğerleri kuduz köpek, yılan, sıçan ve bir çeşit yırtıcı kuş olan çaylaktır.



                                                 Bruegel "Ölümün Zaferi"

Orta çağın sonlarından modern çağa dek, darağacının çevresinde tünemiş bir karga sürüsü resmetmek görsel sanatlarda bir tür gelenek halini almıştı, ama ilginç bir istisna vardı. Çarmıha gerili İsa'nın cesedinin etrafında asla kargalar toplaşmıyordu, aslında onunla öldürülmüş olan iki hırsızın cesedinin etrafında da karga yoktu. Dini kişiliklerin bedenlerini didiklerken de hemen hiç resmedilmiyorlardı, Flaman ressam Pieter Bruegel'in 1562'de tamamladığı “The Triumph of Death” (Ölümün Zaferi) adlı resimde bir elinde kum saati ve diğer elinde çan tutan bir iskelet, ata binmiş ve kafatasları ile dolu bir arabayı çekiyor, atın üzerinde, etleri dağılmış sürücünün hemen arkasında duran büyük bir karga ya da kuzgun ölülere ve can çekişenlere bakıyor.


Avrupa'daki pek çok batıl inançta kargalar ve kuzgunlar ölümün habercileridir. Kuzgunlar özellikle kötüye alamettir; hasta bir insanın evinin yakınlarında bir kuzgun gaklarsa o insanın fazla ömrü kalmamış demektir. Şimdi Oxford’daki Bodleian Kitaplığı'nda bulunan Ortaçağ sonlarından kalma bir elyazmasında Londra'daki insanların üç yıl boyunca vebadan nasıl kırıldıkları anlatılır. Yaklaşık 1474'lerde yazılmış bu metinde “... Londra'da Charing Cross'da daha önce orada hiç görülmemiş bir kuzgun türedi. Bundan sonra veba salgını geldi, üç yıl sürdü; her yerde kadın erkek çoluk çocuk bir sürü insan öldü” diye yazar.



Shakespeare'in Macbeth'inde karga şöyle betimlenir;

Karganın da sesi onun için kısıldı demek.

Kara haberini veriyormuş meğer,

Surlarımızdan içeri giren kralın.

(çev, Sabahattin Eyüboğlu, Macbeth)


Orta çağ ve Rönesans folklorunda kutsal ile lanetli olanın sembolizmi arasında tuhaf bir paralellik vardır. Genellikle aynı nesne veya yaratık her iki niteliği de simgeleyebilir, karga ya da kuzgun ortaya çıktıkları duruma göre, iyi veya kötünün aşırı uçlarını temsil edebilir. Aziz Vincent'ın yanında kuzgun Tanrının ete kemiğe bürünmüş halidir, oysa bir cadıya eşlik ettiğinde şeytanın elçisidir. Batı folklorunda bilgeliğiyle ün yapmış kuş baykuştur, oysa Hindistan'da bu onur kargaya aittir. Her iki gelenekte de kargalar ve baykuşlar arasında daima destansı bir savaş vardır. Amerikan yerlilerinin mitolojilerinin çoğunda büyük rol oynayan kuş kartaldır, ama kriz zamanlarında daha çok kargayı öne çıkarmışlardır. Kartal güneşin ve evrensel düzenin simgesidir ve barış zamanlarında semboldür. Ne var ki, büyük kriz zamanlarında aynı anda hem güneşe hem de karanlık ölüler diyarına ait olan karga daha fazla kurtuluş umudu. Karga daha yaklaşılabilir bir kuştur ve ayrıca sağ kalmayı hep başarır. Kuzgunlar giderek insanlardan kaçar oldular, uzak tepelere ve ormanlara sığındılar. Büyük kentlerde kalanlar binaların çatılarına, yükseklere yuva kurdular, böylece gözden uzak oldular. Kargalara gelince, kentsel bölgelerde çöplerle beslenmeyi sürdürdüler ve hızlı ürediler.

 

                                                   Edgar Allan POE

Charles Dickens tarafından yazılmış, 178o'lerde geçen tarihsel bir roman olan Barnaby Rudge'da (1841) romana da adını vermiş olan esas karakter, yanında daima “Chip” isimli evcil kuzgunuyla dolaşır. Barnaby iyi niyetli, saflık derecesinde sade bir adamdır, kuzgun ise onun göremediği iblis güçlerin sürekli anımsatıcısıdır. Kuzgun neredeyse saçma denecek sözler söyler, ama bunlar genelde kehanet doludur, hatta bazen şeytan olduğunu bile öne sürer. 1845'te, Barnaby Rudge basıldıktan dört yıl sonra Edgar Allan Poe "Kuzgun"u ilk kez yayınlar. Günümüzde en bilinen şiirlerden biridir, özellikle beyit sonlarında tekrarlanan “hiçbir zaman” (newermore) şiiri güçlendirir. Şiirden bir bölüm :

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca

Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;

Gerçi yolunmuş sorgucun dedim, ama korkmuyorsun

Gelmekten, kocamış Kuzgun,

Gecelerin kıyısından;

Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm Kıyısından?

Dedi Kuzgun: Hiçbir zaman.

(çev. ülkü Tamer)

 

George Orwell’ın ünlü romanı Hayvan Çiftliği’nde (Animal Farm) çiftlikteki "Moses" adlı evcil karga, din adamlarını ve kurumsal dini temsil eder. Türk Edebiyatında İlhan Berk ve Gülten Akın’ın karga ile ilgili birer şiiri vardır. Ezop Masallan'nda, ikisi de zekâlarıyla ünlü karga ile tilki arasındaki irade savaşını görürüz. İrlandalı oyun yazan Sean O'Casey (1884-1964) kargayı kendi simgesi olarak seçmesini  şöyle açıklar. "Sıra dan bir kuş karga, tıpkı benim sıradan bir insan olmam gibi”, Kraliyet şairi Ted Hughes kargaların akıllılığını köylü kurnazlığından çok şeytani bir büyü olarak görmüştür. Hughes'un “Crow “(1970) isimli şiir kitabında, baş kahraman karga açgözlü ve acımasızdır, alt edilmesi çok zordur.



                                     V. Van Gogh “Buğday Tarlası ve Kargalar"

Tıpkı Poe'nun kuzguna popüler bir imge kazandırması gibi. Hollandalı ressam Vincent Van Gogh da karga imgesine resim sanatında imge kazandırmıştır. İnsanlar mısır tarlasındaki kargaları düşündüklerinde, genellikle ilk akla gelen Van Gogh'un resimleridir. Özellikle, 1890 yazında, intihar etmeden önce yaptığı son resimlerden biri olan “Buğday Tarlası ve Kargalar” adlı eseri çok bilinir. Ayrıca Louvre Müzesinde C. David Friedrich’in “Kargaların Ağacı” (The Tree of Crows, 1822), Paris'teki Musée d'Orsay’de Claude Monet’nin  “Saksağan” (The Magpie / Le Pie, 1869),  Pablo Picasso’nun “”Kargalı Kadın (1904),  Tretyakov Galerisi’nde bulunan Alexei Savrasov’un “Kaleler Geri Döndü” akla gelen diğer resimler olarak sıralanabilir. Nazilerin öldürdüğü August Schenk'in “Agony”  (Acı) isimli tablosunu kendi kaderine dair bir önsezi olarak görmek mümkündür. Edouard Manet, Poe'nun Kuzgun’unun dan etkilenerek yakın dostu Mallarme’ı, sanayileşmiş metropoldeki bir konakta yaşayan aristokrat olarak karakalem çizimde yorumlamıştır.



                                                 August Schenk (Agony)

Aslında resim sanatında karganın sembolik anlamları vardır. 1. Ölüm ve Vanitas: Klasik Dönem ve Barok natürmortlarda (vanitas) karga veya kafatası, insan hayatının fani olduğunu hatırlatmak için kullanılır. 2. Uğursuzluk ve Kehanet: Mitolojik resimlerde (özellikle Apollon ve Coronis efsanelerini işleyen tuvallerde) karga, kötü haber taşıyan figürdür. 3. Melankoli ve Yalnızlık: Romantik ve Ekspresyonist ressamlar için karga, içsel yalnızlığın ve kentin ya da doğanın yabanıllığının dışa vurumudur. Heykel sanatında Kiki Smith'in Three Crows (Üç Karga) isimli heykeli (1995) zehirli dumanlar veya böcek öldürücü ilaçlar yüzünden kuşların ölüp, gökten düşmelerinin ardından yapılmış olabilir. Brandon Lee'nin başrolde olduğu, Alex Proyas'ın yönettiği, 1993 yapımı The Crow  (Karga) filmi spiritüalizmine iyi bir örnektir.


                                         C. David Friedrich’in “Kargaların Ağacı"

İngilizce ‘de korkuluk anlamındaki "scarecrown”un tam çevirisi "karga ürkütendir”, kargaları aslında tarlalardan uzak tutamasa da korkuluk denilince  kargalar hatıra gelir. Kargalar için tarlalardaki bitkilerden çok böcekler ve solucanlar caziptir, birçok zararlıyı yiyerek çiftçilere yaptıkları hizmet akla getirilmez. Bilim insanı Bernd Heinrich, tıpkı insanlar gibi kuzgunların da ileri derecede bireysel olduklarını ve öngörülemez biçimlerde davranmaya yatkın olduklarını bulmuştu. Kargagillerin savaşçısı “kuzgun” akademisyeni ise “saksağandır” denilebilir.

Bugün  gözlerin çevresindeki yaşlanma çizgilerini tanımlarken kullanılan "karga ayağı" deyimini kullanırız. Keza gemi direğinin tepesine yakın kondurulan gözlem kulesi anlamındaki "karga yuvası" terimi denizcilikte halen kullanılmaktadır. Bazı özlü sözlerle yazımızı tamamlayalım.

  • Kılavuzu karga olanın burnu pislikten çıkmaz.
  • Ölecek karga, kırılacak dala konar.
  • Karga bülbülü taklit edeyim derken, kendi ötüşünü unutur.
  • Kuzguna yavrusu, şirin görünür.
  • Kargadan post, cahilden dost olmaz.

 


            Picasso ( Kargalı Kadın)
                                                                            Claude Monet’nin  “Saksağan


                                                  


 


25 Eyl 2026

G. Perec’ten Edebiyatta Bir Meydan Okuma Romanı : “Yaşam Kullanma Kılavuzu”



                                                                                 


Georges Perec (1936-1982) Paris’te doğup tüm yaşamını orada geçiren roman ve deneme yazarı, çevirmen ve sosyologdur. Edebi, mimari ve matematiksel bir yapıda olan “Yaşam Kullanma Kılavuzu” yazarın başyapıtıdır.  Bu başyapıt çok sevilerek okunabilir, muazzam keyif alınabilir, hayran olunabilir, ya da hiç hoşlanılmaz, yarım bırakılır hatta absürt bulunabilir. Deneysel, modern bir roman denilirse de üyesi olduğu Oulipo grubunu düşünürsek deneyselden çok “nev-i şahsına münhasır” bir Oulipo yapıtı olarak değerlendirmek daha doğru olur.

Nedir Oulipo akımı?  Oulipo yani “Potansiyel Edebiyat İşliği” (Ouvroir:işlik, Litterature:edebiyat, Potentielle:potansiyel) kelimelerinden oluşmuştur. Buna “Gizil Edebiyat Atölyesi” de denebilir. Bu topluluk 1960 yılında edebiyat meraklısı bir matematikçi olan Le Lionnais ve matematik meraklısı olan bir edebiyatçı Queneau tarafından kurulmuştur. İçinde Perec ve Calvino gibi isimlerin de yer aldığı Oulipo’cular harf ve rakamların karşılıklı etkileşimlerini saptamak, yazı ile matematiğin işbirliğini sağlamak için uğraşıyorlardı. Bu nedenle polindromlar yani ters-düz okunuşları aynı olan kelimeler (traş-şart), lipogramlar yani bir harfin hiç kullanılmadığı metinler (Perec’in hiç ‘e’ harfi kullanmadan yazdığı “Kayboluş” romanı), akrostişler yani cümle başındaki harflerle bir kelime veya cümle oluşturma, anagramlar yani  bir kelimenin harflerini değiştirerek yeni bir kelime oluşturmak (ihbar-bahri) ve daha birçok farklı teknikler kullanılmaktadır. Örneğin hiç noktalama işareti kullanılmadan yazmak, bir harfi bir başka harfle değiştirerek (s yerine t kullanmak) metni tamamlamak, sözcük sayısını sınırlandırmak, tamamıyla boşluksuz yazmak gibi.

Perec romanının bir yapboz yani puzzle romanı olduğunu belirterek kitabın başında yapboz’u yani puzzle’ı şöyle tanımlıyor. “Puzzle önce ayrıştırılıp sonra incelenecek bir parçalar toplamı değildir, bir bütündür… Bir puzzle hiçbir zaman onu oluşturan şeylerin tek tek irdelenmesiyle anlaşılamaz ve bütün hakkında bir fikir veremez.” Bu romanında matematikten de yararlanıyor Perec; 99 bölüm + son deyiş bölümü ile 100 bölümlük bir roman, yani 10x10’luk, yüz adet küçük kare oluşturan bir esas kare. Böylesi bir kitap nasıl yazılabilir sorusuna cevabı Oulipo tarzı düşünmek diye cevaplayabiliriz, ya nasıl okunabilmesi gereklidir diye düşünmek daha zor bir sorudur. 

Şimdi romana biraz değinelim. “Yaşam Kullanma Kılavuzu” içinde birçok öykü ve novella barındırıyor. Bunlar bir kuyumcu titizliğiyle birbirine bağlanıyor. Paris’te, Simon-Crubellier Sokağı, No. 11 adresindeki on katlı bir apartmanın içinde,  1883-1975 yılları arasında 92 yıl yaşayan bina sakinleri ve onların hayatlarına katılan kişiler, eşyalar, anlatılar, anılar ve apartmanın bölümleri üzerine yazılmış öyküler kurgulanarak genel olarak insanların yaşamı anlatılıyor. Apartman dünyanın küçük bir maketi gibi. 

                                

                                 


Romanın üç ana kişisi Percival Bartlebooth, Gaspard Winckler ve Serge Valene’dir. Kitabı okursanız yardımcı olması açısından bir iki noktaya değinmekte yarar var. Bartlebooth adı iki kurmaca kişiden alınmıştır, ilki Bartleby (H. Mellville’nin Katip Bartleby’i), ikincisi ise Barnabooth (V. Larbaud’un yarattığı kendisini tanımladığı bir kitap kahramanı).  Winckler ise yazarın ilk romanı olup bir türlü bastıramadığı ve arada kaybolan ancak ölümünden sonra bulunup basılan “Paralı Asker” romanının ana kahramanı olan sahte resim yapımcısıdır. 

Romanda zengin bir İngiliz olan Bartlebooth, yaşamını tek bir şeye, bir yapboz (puzzle) projesine adamıştır.  Bu nedenle yirmi yıl boyunca Valene’den suluboya resim dersi alır, sonraki yirmi yıl süresince dünyayı gezerek limandan limana uğrayarak 15 günde bir suluboya resim yapar. Bunları Fransa'daki yapboz ustası Winckler’e gönderir. Fransa'ya dönünce Winckler’in yaptığı 750 parçalık yapbozları her 15 günde bir tane olmak üzere çözmeyi planlar. Sonra özel bir kâğıda yapılan bu yapbozlar tekrar ilk yapıldıkları yerlere götürülüp özel bir kimyasal maddeye batırılarak tamamen silinecek ve yok edileceklerdir. Perec burada büyük bir projenin bir döngü olarak yapbozları yerleştirerek başladığı yere gelmesi ve yok olmasını kurgularken sanırım hiçliği, “hiç”i vurgulamak istemiştir. İnsan hayatında çokça yer tutan “hiç”i. 

Kitabın kurgusu olağanüstü güzel, sizi içine çeken, merakınızı sürekli ayakta tutan bir anlatıma sahip. Sakin dümdüz akan bir nehirde değil, önünde setler, küçük büyük çağlayanlar, köprüler, kıvrımlar, kayalar, suya düşmüş kütükler bulunan bir nehirde suyun içinde akışa bırakıp gidiyorsunuz kendinizi. Su devamlı akıyor. Bu kurgu sizi bir bulmacanın içinde olduğunuzu hissettiriyor, ama bulmacayı çözmeye çalışmıyorsunuz aksine bu bulmacayı, burada yapbozu yerleştirmeye çalışan yazara teslim oluyorsunuz. Kurguda bir ilginç nokta da Perec bu kitabında diyaloglara hiç yer vermemiş, karakterler arasında hiçbir konuşma geçmiyor. Sadece 31. bölümde yer alan bir öyküde mektup yoluyla bir diyalog var ama yüz yüze değil. İki kişinin polisiye bir öykü nedeniyle birbirlerine yazdıkları mektuplarda hitap var ancak canlı konuşma yok. 

                   

                                                    

Perec inanılmaz birikimi ile tarih, tıp, sinema, edebiyat, bisiklet, spor nerdeyse her alanda referanslar vererek raks ediyor, kah apartmanın dairelerinde, kah merdivenlerde ve mahzenlerde dolaşıp, öykülerini anlatıyor. Detaylar insanı büyülüyor, duvarlarda asılı resimler, haritalar, yemek menüleri ve tarifleri, afişler, eski kitaplar, kartpostallar, faturalar, makbuzlar, ilanlar, bisküvi ve kahve kutuları, avizeler, oyuncaklar, antika eşyalar, mobilyalar, mutfak malzemeleri, denizcilikle ilgili eşyalar ve burada saymakla bitiremeyeceğim ilginç ve şaşırtan binlerce eşyayı hiç sıkılmadan okuyorsunuz. Bir oda ya da mahzen en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Yer karosundan duvardaki lekeye, kapı kulpundan odadaki kedinin göz rengine kadar. Buna bir de 179 farklı kişinin romanda yer aldığını da eklersek kitabın zenginliğini tahmin edebilirsiniz.

Tabii başta da belirttiğim gibi çok sevseniz de sevmeseniz de okuması zor bir kitap, çünkü öncelikle hacimli bir kitap, indeksleri, zaman dizimi, hikâye hatırlatmalarıyla 600 küsür sayfayı buluyor üstelik küçük puntoyla basılmış ve en önemlisi her bölümden sonra bir boşluk kalıyor, boşlukları doldurmaya kalkarsanız Perec’in başta belirttiği gibi bütün hakkında fikir sahibi olmanız zor, kitabın bitmesini beklemeniz gerek. Böyle bir kitap yazabilmek için insanın kendisine inanması güvenmesi gerek. 46 yaşında oldukça erken bir yaşta ölen G. Perec belki de Gaspard Winckler’li başka kaç eser verecekti?


                                                                         

İçinde binlerce nesne, yüzlerce sanat eseri, sayısız kültürel referansın yer aldığı “Yaşam Kullanma Kılavuzu” ve G. Perec’i sevdiyseniz, bu romanın ortaya çıkışındaki yaşananlar, gelişmeler, daha önceki yazdıklarıyla bu romanı haber vermesinin inanılmaz hikayesi, David Bellos’un “George Perec: Life in Words” (Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat olarak Türkçe çevirisi var) adlı biyografisinde anlatılıyor. Çocukluğu, özel hayatı, ölümüne kadar yaptıkları ve yapamadıkları çok yönlü yazılmış, sıkı bir biyografi.

Ayrıca Enis Batur’un,  “Yaşam Kullanım Kılavuzu” romanına açılım getirmek amacıyla onun şeklini de taklit ederek (dizin, kronolojik dizin, anımsatmalar vb) yazdığı bir denemesi ”Perec Kullanma Kılavuzu” adıyla kitap olarak yayınlandı yararlanılabilir.

 

                                          

24 Eyl 2026

YAZI-HANE (“üstiçbükeyler”) üzerinden Enis Batur’un Tomografisi *






Türk edebiyatının belki de en üretken yazarlarından olan Enis Batur; şiir, deneme, eleştiri, roman, anlatı, gezi yazısı gibi edebiyatın birçok türünde eser vermiştir. Sadece edebiyat sahasında değil; kültür, felsefe, siyaset, sanat konularında da kalem oynatmaktadır, Doğu-Batı gibi temalar üzerine yazdıklarıyla, fikirleriyle eleştirmen, düşünür ve entelektüel olarak da dikkat çekmektedir. Üretkenliği, yapıtlarında görülen deneyciliği; edebi ve kültürel göndermelerini çoğunlukla dışarıdan, yabancı örneklerden seçmesi ile farklı, bazen aykırı, ancak entelektüel torbası hep dolu bir yazardır. E. Batur kimine göre kibirli,  kimine göre de olumlu anlamda ayrıksı kişiliktedir.

Oblomov Yayınlarından 2026’da basılan Yazı-Hane isimli kitabında, yazmaya başladığı ve ilk kitaplarını verdiği 1973’ten sonrasına ait olgunluk ya da ustalık dönemleri sayılan 1984’ten sonra yazdıklarından oluşan, otuz kadar ana başlık altında, yüz kadar deneme yer almakta. Genel olarak yazmayı, kendisinin yazma yolculuğunu, yaratma sürecini, yapıtını kurma biçimlerini, yayımlandıktan sonrası beklentilerini, kitabın ömrü ile ilgili düşüncelerini, okurdan beklentilerini veya beklemediklerini, konuların etrafında dolaşmadan doğrudan iletmiş.



                                               


1970’li yılların başında yurtdışına gitmesi, Batı’daki edebiyat ve sanat ortamı içinde yaşaması, Batur’un edebi kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisini “edebiyat insanı” olarak tanımlayan, edebiyata şiir ile giren ve tanınan Enis Batur aslında  denemeci olarak daha çok üretmiştir. Kendi deyimiyle -bence de- denemenin “uç beyi”dir. Denemelerinde "kültürü” bir sorun olarak ele alan Enis Batur, ele aldığı konulara eleştirel, şüpheci ve sorgulayıcı yaklaşımıyla sessizce eğitici konumuna geçer. Edebiyat, sanat gibi konulara denemelerinde geniş yer veren yazar, 2000’li yıllarda şehirler ile ilgili yazılara ve kişisel gezi notlarına yönelmiştir. Siyasetle arasına hep bir mesafe koymuştur.


Kitapta bir “içbükey” söyleşi bölümü var, kendisi soruyor, kendisi cevaplıyor. “Şiir çatmak, öykü kurmak, denemeye girişmek, sıkı edebiyat metinleri kaleme almak bir inşa çalışmasına yöneltir yazarı, sorun şurada ki insan inşa edileni kafa yormadan kullanır, edebiyata gelince o insan yani okur bazen canına okur yazarın” diyerek okura yöneltir oklarını. Bir kitap yazmaya başladığında okurlarla geçinmeyi aklından geçirmediğini, öncelikli kaygısının kendisini ikna etmek olduğunu belirtiyor. Bu nedenle “okur içtenlikten sapmayarak dilediği çıkarımlara varabilir” dedikten sonra, “içtenlikten sapma, benim gözümde çizmeyi aşmakla birdir” diye mesaj vermekten de çekinmez. Burada Türkiye’de okuryazarların “Enis Batur’u sevenler ve sevmeyenler” olarak ikiye ayrıldığı yargısının, kendisine ait olmasa da geniş çapta doğru olduğunu söylüyor. Ortalama okur sayısının 1500 olduğunu sıkça vurguluyor. Usta yazara katılmıyorum, Enis Batur sadece övülmeyi kabul ederek eleştiriye sert tepki verdiğinden, bence okurlarla arasında şöyle bir ayrım oluşmuştur. İki grup da Enis Batur’u sever (sevmezse kitabını alıp okumaz), bir grup onu eleştirmeden olduğu gibi kabul eder ki bu yazara göre sadık okurdur, diğer grup da kendi içinde ikiye ayrılır, ilk grup onu koşulsuz sever ve övgüler sunar (ki bu Enis Batur’un sokulgan okurudur), diğeri de onu terk etmeme koşuluyla sever ama eleştirir (bunlar Enis Batur’un çizmeyi aşan okurlarıdır) ve  okuyucusunun kendi tahminlerinin çok çok üzerinde olduğunu düşünüyorum.


                                                              



“Benimle söyleşi yapmaya gelen herkes “kaç” kitabım olduğunu soruyor, yetmiyor, verimliliğimin sırrı hakkında tamamlayıcı bir soru yöneltiyorlar” diyor ve bu “şehir efsanesinden” bıktığını belirtiyor. Haklı mı? Okurların bunları merak etmesinden daha doğal ne olabilir? Ama Enis Batur böyle bakmıyor olaylara, arkasında bıraktığı veya bekleyen binlerce sayfalık “anonim” üretimi ve üretim çizgisini bütünlük kaygısıyla sürdürmek için neler yaptığını görmezden gelmek olarak değerlendirip içerlediğini söylüyor.


Okurlardan başka meslektaşlarına da sitem ediyor Enis Batur. Diyor ki; “yıllardır yayıncılık alanında çalıştım, sayısız yerli yabancı yazarla diyalog kurdum, bizdeki kadar ‘edebiyat’ın genel tablosundan habersiz, geçmişin birikiminden ve şimdiki zamanın açılımlarından uzak, yaratma sorunlarına kayıtsız ‘edip’le hiçbir ortamda karşılaşmadım, bu ise kafamda bir soru doğurdu; yoksa edebiyatçılarımız ‘edebiyatı’ sevmiyor muydu?” Görüldüğü gibi Enis Batur okura da kalem arkadaşlarına da eleştirel yaklaşıyor.  Ancak bu yaklaşımı onu daha çok üretmeye,  farklı şeyler yazmaya yöneltiyor olmalı ki son derece olumlu sonuçlar çıkıyor ortaya. Sık sık söylediği "okur sayım azdır, ama iyi okurdur bana yeten" söylemini Yazı-Hane’de tekrarlasa da, "yazdıklarımın beni okunurluğumun çok üstünde tanınırlığa ulaştırdığı” ifadesi, bu çelişik duyguyu beyninin bir köşesinde  egonun arkasına sakladığını düşündürtüyor. Aslında kitaplarını okuyan okur sayısının az olmasını dert etmiyor görünse de "görünür değil de okunur olmak" isteğini bir şekilde dile getiriyor ve bunu yazılarında sıklıkla tekrarlıyor. Enis Batur’un bu iç çelişkisi  hep var oldu yazın hayatında, iyi ki  böyle olmuş, yoksa bu kadar üretken olamazdı kanısındayım.


Yazmak, okumak, yazdığını yayımlamak, yayımlandıktan sonraki süreci beklemek, yazıp da yayımlamamak ve nihayetinde yazmak istediğini yazamamak, yazmak istediklerini yazmak istememek (durayazmak) üzerinde kendisiyle yaptığı iç söyleşileri okuruyla paylaşıyor. Enis Batur tam "festina lente" yani "ağır ağır acele etmek" ruh halinde. Bu dönemi kendisi "Nigredo" döneminin kapanması ve "Post Opus Nigredo"ya geçiş olarak nitelendiriyor. “Nigredo" bir simya terimi aslında ancak burada bir metafor olarak insan yaşamının uzun sürecek belki de hiç tamamlanmayacak dönemini, buradan olgunluğa geçişin başladığını ifade ediyor. Bu ruh durumuna bağlı olarak Enis Batur belirgin bir endişe ve telaş içinde olduğunu saklamıyor, hala tasarladıklarının gerçekleştirdiklerinden fazla olduğunu, yazmak istediklerini yazamadan çekip gitmek kaygısını taşıdığını hissettiriyor. Sağlığın bir anda bozulabileceğini, başta Bilge Karasu ve Samih Rifat olmak üzere çok yakın dostlarının bir gün içinde takvimin son yapraklarına yaklaştıklarını öğrendiklerini anımsatarak, bitmemiş, yarıda kalacak çok sayıda tasarıya biçim biçecek vakit kalmadığından korktuğunu aktarıyor.  


                                                         


İşte tam burada, şimdiye dek kendimi “sadık, sokulgan ve çizmeyi aşmamaya çalışan bir okuru” olarak konumlandırmışken, alanımın çağrışımlarıyla içim kımıldanarak bu yazının “yazar”lığına kanatlanmış halde buluyorum. Sonuçta bu durumu da -Enis Batur ayarındaki- bir yazarın, okuruna verdiği bir nevi “reçete” olarak okuyamaz mıyız?


“Günden güne, yıldan yıla, kalan vaktim ne kadarsa, yeni kitaplarım ilerleyedursun, arada eskilerine konmak, onlarda kısalı uzunlu konaklamak” isteğini “kişi kendisine yetişebilir mi(ydi)? diye sorarak dile getiriyor Enis Batur.

Enis Batur’un “Gündefterleri”ni bitirmesi beklentisi içinde sağlıklı ve verimli uzun yıllar geçirmesi dileklerimle…


 * Cumhuriyet Kitap Eki, 24.09.2026 sayı:1910, s:16 yayınlandı

                                                                          

Faydalanılan Kaynaklar

*Akaş, Cem (1993). belkienisbatur. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.

*Aynur, Hatice (1997). Enis Batur Bibliyografyası İçin Bir Deneme. 1970-1995. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.

*Erdem, Ömer (2018). "Enis Batur ile Söyleşi: ‘Vaktim Git Gide Azalmakta ve Yetişemeyeceklerimin Yetişebileceklerimden Daha Fazla Olması, Bana Bir Çeşit Hüzün Veriyor.’" Yüz Yüze Konuşmalar/Yaşayan Edebiyat – I. Ed. *Abdürrahim Karadeniz. İstanbul: MG Yayınevi.