Sayfalar

22 Mar 2016

YİRMİNCİ YÜZYIL TIBBI ve FELSEFEDEN KOPUŞ



Sorgulayan ve düşünen insanla var olan felsefe, insanlığa bilimin ve uygarlığın kapılarını açmıştır. Felsefe,  insanın kendisini, ilişkilerini, çevresini, var oluşunu, dünyayı, doğayı, yaradılışı, estetiği, sanatı, ahlakı, toplumsal tüm değerleri, gerçekleri ve bilinmeyeni sorgulamasıdır. 

Tıpta “insan” faktörünün baş rolde olması, tıbbın kültürel ve sosyal yönleri barındıran bir doğa bilimi olması sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle tıp ve  hekimlik  dar bir biyo-medikal bakış açısıyla değil, geniş ve bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmalı, eleştirel bakış açısı kullanılmalı  ve daha da önemlisi  bunların  pratiğe yansıtılması gerektiği düşüncesindeyim. . Felsefe, hekimliğin bilimsel ve teknik yönlerine katkıda bulunmaz kuşkusuz, belki  sanat yönüne sınırlı bir katkıda bulunabilir, ancak  özellikle “insan” ve "insana dair" düşünce ve kavramlara katkısı çok büyüktür.

Yirminci yüzyılda 3A olarak ifade ettiğimiz  “Asepsi-Antisepsi-Anestezi”nin devreye girmesiyle yani  antibiyotiklerin gelişmesi ve kullanılması, kan ve kan ürünlerinin tedavide yaygınlaşması, cerrahi uygulamaların  teknoloji ile birlikte  gelişmesi tıbbın seyrini değiştirmiştir. Bu gelişmelerin yanı sıra  oftalmoskop, laringoskop, sistoskop, gastroskop  gibi doğrudan görüntüleme cihazlarının yanı sıra tomografi, manyetik rezonans ve daha ileri indirekt görüntüleme yöntemleri de kullanılmaya başlanmıştır. Sintigraf, sonograf, defibrilatör, pacemaker kullanılması, hemodiyaliz, kobalt tedavisi, radyoterapi uygulanması, suni solunum cihazları ve yoğun bakım sistemlerinin devreye girmesi, koroner bypass cerrahisi,  organ ve doku nakillerinin gerçekleşmesi yüzyılın son yarısında  ortaya çıkan tıbbi   ve teknolojik gelişmelerden ilk planda aklımıza gelenlerdir. Bu gelişmeler  hızlanarak sağlık hizmetlerini  bir endüstriye dönüştürdü.  Bu yüzyılın ikinci yarısında  ortaya çıkan “digital tıp” ve “genetik tıp” kavramları ile  hekimlik sanatının varlığı sorgulanır oldu.


XIX. yüzyılla birlikte tıp ve hekimlik felsefeden uzaklaşmaya başlamıştır. Tıbbın toplumdaki “yüksek statüsünü” sağlayan “ insancıllık ve vicdan faktörü”  yerini teknolojik gelişmeler ve laboratuarlarda yapılan daha bilimsel araştırmalara bağlanan “teknik gelişmeleri takip etme  ve bunları kullanma faktörüne”  bırakmıştır, böylece hekimlik şekil değiştirmiştir. Hastalıkların nedenlerini ortaya çıkarmak için yapılan tüm bilimsel çalışmalar, deneyler, laboratuvar araştırmaları o kadar hızlı ve göz alıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır ki, tıbbın gözü kamaşmış, felsefe başta olmak üzere sosyal ve beşeri bilimlerle olan bağlarını görmez olmuştur. Bütünü görmesi gereken hekim, çağın baskısıyla kendisindeki  bilimin idealini felsefenin idealinden ayırmak  zorunda hissetmiş, sonunda tıbbın odağındaki  insanı, "etiyle-kemiğiyle-ruhuyla " bir bütün olarak görmemeye başlamıştır. Tıp insandan uzaklaşmış, makine ve teknolojik gelişmelere yaklaşmıştır.

Çağdaş filozoflardan   Bertrand  Russel (1872-1970)  bu gelişmeyi “bilim bildiğimiz şeyler, felsefe de bilmediğimiz şeylerdir, bu nedenle de, insan bilgisi ilerledikçe, sorunlar felsefe alanından bilim alanına geçer”  sözleriyle ifade etmekte ve uyarmaktadır.  “Bilgelikle birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgiden çok bilgeliktir”.  İshak İbn Huneyn, "Tabiplerin ve Filozofların Tarihi " adlı yapıtında filozofların aynı zamanda tabip, tabip olanların da aynı zamanda filozof olduğunu ifade etmektedir.

Tıp ve Felsefe” isimli kitabında Güntöre şöyle demektedir: “Felsefe tarihine şöylesine bir bakış attığımızda bütün bilimlerin başlangıcı olan felsefenin bir süre sonra pozitif bilimlerin uzmanlaşması ve kendi içlerinde yetkinleşmelerini takiben bazılarınca değerden düşmüş gözüyle bakılarak bir kenara itilmiş,  boş konuşma ya da spekülasyon değerlendirilmelerine maruz kalmıştır, ancak hangi alana elimizi uzatırsak uzatalım felsefe ile karşılaşmamız kaçınılmaz olmaktadır.  Bilim dünyasından  sıradan bir insan, bir gün bir yerde felsefe ile karşılaşır, ister bilinçli ister bilinçsiz. Çünkü felsefe teknik anlamının dışında en insana özgü olanıdır ve insanın içindeki gizil gücüdür.  Felsefeyi bir takım güzel sözler manzumesi olarak düşünmek, bir takım ideolojilerin yatağı olarak görmek, inançsızlığın kalesi diye bağnazca yaklaşmak metafizik gerçeklerin alanı diye görmek ya da düşüncelerin ya da düşünürlerin savaş alanı diye değerlendirmek  felsefenin ne olduğunu daha da kötüsü ne olmadığını bilmemek demektir. Hele hele bilim ile iç içe yaşayıp da felsefeye hiç sokulmamak bilim yaptığını sananların da bir açmazıdır aslında”.

Macit Gökberk ise  diyor ki;  “Felsefe, insana düşünmeyi öğreten ve araştırmayı öngören, geçmişte olduğu gibi,  bulunulan anda ve gelecekte, insanların bilgi susuzluğuna çare olmayı amaçlar. Felsefeyi verilen cevaplar değil sorulan sorular değerli kılar, bu sorular insanın önünü açan sorulardır.  Tıp bilimi bir yanıyla sosyal bilim bir yanıyla da pozitif bilim olduğundan, doğa bilimi tanımı tıp için uygun düşmektedir. Hekimlik bir sanattır , “bilgi ve beceriler bütününden oluşan” bir sanat. Tıp ise çağın gerçekleri doğrultusunda uygulanan bir bilim ve sanattır. Bilim de sanat da insan beyninin ürünleridir. Doğada insan olduğu için  bilim ve sanat vardır. Felsefe ile sistematik düşünmeye başlayan insanın biraz sorgulayıp, neden ve niçinlere başvurması ile tıp ve felsefe buluşmuştur. Tıp,  insanın bedeni ıstıraplarının ve bunları iyileştirme araçlarının bilgisidir,  felsefe ise dogmatizm deliliğinden acı çekenlerin ruhlarını iyileştiren bir bilimdir,  felsefe amacına her zaman,  tıp ise çoğu zaman varır”.

Fransız Devrimi, aydınlanma hareketi, endüstri ve sanayi devrimleri, yeni bilimsel gelişmeler ve buluşlar gibi birçok yeni kavram ve anlayışlar insanlık için çok olumlu olsalar da tıbbın felsefeden kopuşunu engellememiş, tersine hızlandırmışlardır. Aslında  din ile bilim net sınırlarla birbirlerinden ayrılmış, felsefe teolojinin egemenliğinden kurtulmuştur. Buna rağmen  insan düşünme sistematiğini felsefe disiplini içinde değil, pragmatik-faydacı ve sonuç odaklı bir sistematik ile değiştirmiştir. Hekim-filozof devri doğal olarak bitmiş ancak hekimlerle filozoflar arasında soğuk rüzgarlar doğal olmayan bir şekilde esmiştir hatta güvensizlik dönemi başlamıştır. Bu gelişmelerden Hegel İdealizmi’nin “felsefeyi” temsil etmesi, buna karşın Comte Pozitivizmi’nin “bilimi” dolayısıyla “tıbbı” temsil ediyor olması sorumludur.  Karl Marx’ın  “diyalektik materyalizm felsefesi” felsefede önemli bir kavram olan "tarih" ve  “diyalektik” kavramını yanına almış,  böylece  idealizm ile materyalizm arasında uzlaşmaz bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu olağan üstü gelişmelerde “tıp ve bilim”  materyalist cephede konuşlanırken “din ve kısmen felsefe” doğal olarak idealist cephede yer almıştır. Artık tıp felsefeye ihtiyaç duymamaktadır ve insanı sadece bilimsel araştırmalar, istatistikler ve rakamlarla değerlendirmektedir. Felsefe bu kavramlardan uzak olduğu için küçümsenmeye, yardımcı rolü üstlenmeye zorlanmıştır. Bilimin sadece araştırmalarda ve  laboratuvarlarda üretilebileceği kabul edildiğinden felsefe bilimden uzaklaşmıştır. 

Gerçekte bilimle din aynı alanda hüküm süremezler. Çünkü bilim öğrenir, din ise öğretir. Bilimde kuşkulanma ve sorgulama itici güç olurken dinde sorgulamaya izin verilmez, koşulsuz inanç aranır. Bilim dünyayı anlamaya çalışır, din ve felsefe ise insan yaşamına bir anlam vermeye. Bütün bu uzlaşmaz gibi görünen karşıtlıklara rağmen bilim ve din birbirlerine özellikle tıpta ve hekimlikte kayıtsız kalamazlar. Kendi alanlarında sınırlarını zorlamadan birbirlerine destek olmalıdırlar.  Bilim kavramlarını sorgulamayan, eleştirmeyen, tıp adına yapılanları doğrudan ret eden  bir felsefe anlayışının  tıbba büyük zarar verdiği kanısındayım.  Darwin’in  “Evrim Kuramı”na inanmak, meditasyonun veya dua etmenin iyileştirici gücüne inanmayı hemen ret etmeyi gerektirmez ki !  Aynı şekilde  inanç  ile bağışıklık sisteminin pozitif etkilenerek stresin ve kanserin üstesinden gelinebileceğini kabul etmek, yaratılış teorisine sıkı sıkıya sarılıp  insanın temel yapı taşlarından olan protein DNA’sının laboratuar koşullarında yaratıldığını görmezden gelmeyi, fosillerdeki evrimsel gelişmeleri  kabul etmemeyi  haklı kılmaz.  

Tıp siyah-beyaz bir bilim değildir, onda sanatın gri tonları, hatta gök kuşağının yedi rengi vardır. Tıp bilimi boş inanç ve hurafeleri, akıl dışı dinsel dogmaları kabul etmez. Ama insanı maddeye indirgemeyi de kabul etmez. Hekimlik sanatı gök kuşağındaki renkleri en iyi kullananın ellerinde “iyi hekimlik” adını alır.

Günümüzde tıp olması gerektiğinin tam aksi yönde seyretmekte, felsefenin diline, klasik tezlerine ve bilimsel araştırma yöntemlerine uzak durmakta, adeta yabancılaşmaktadır. Halbuki tıp, başta felsefe olmak üzere sosyal disiplinleri çağdaş ve meraklı bakışlarla izlemelidir. Tıp tarihine bakacak olursak tıp ile felsefe asırlar boyunca iç içe hatta bütünleşerek temel sorulara ve sorunlara birlikte cevap aramışlardır. Geçmiş ile günümüz arasında var olan bu temel ayrılık, bilginin ve daha açık bir ifadeyle insan düşüncesinin gelişmesine, her iki disiplinin  vermiş olduğu farklı reflekslerden kaynaklanmaktadır. İnsanın içgüdüsel davranışlarının yerini yükselen bir seyirle düşünsel davranışlarının almasına  paralel olarak,  bilginin olağanüstü çoğalmasına tıp ve felsefe bilimleri farklı tepkiler vermiştir.

Genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sosyal açıdan tıpta farklı bir bakış açısının ve bağlı olarak  farklı akımların oluşmasını sağlarken, meslekî olarak da tıpta farklı etkileşimlere yol açmıştır. Savaşların tıbba katkısı maalesef olağan üstü olmuştur, İkinci Dünya Savaşı ve Vietnam savaşı sonrasında tıp biliminde büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. İnsan canı pahasına elde edilen deneyim ve kazanımlar daha sonraki yıllarda birçok hastanın kurtuluşu olmuştur. Tam bir paradoks… Araştırılması ve sorgulanması gereken insanlık suçu kavramındaki dramatik sözde katkılar “Nürnberg Mahkemeleri” dışında yargılanmamıştır. Yargılanmayan “Dr Mengele”ler dünyanın dört bir yanında mesleklerini icra etmektedirler. Maalesef bu yazdıklarım varsayım  değildir, gerçektir.



Yararlanılan Kaynaklar

CAPLAN, A.L.:  Does the philosophy of medicine exist? Theoretical Medicine, 1992, 13:67-77.
ÇELİK Faik : Hekimliğin Seyir Defteri, Deomed Yayınları. 2013, İstanbul
ÇELİK Faik : Tıbbın Ölümcül Hastalığı: Mekanikleşme, Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi,  Sayı 14, 2010   http://www.sdplatform.com/Dergi/387/Tibbin-olumcul-hastaligi-Mekaniklesme.aspx   (görüntüleme tarihi 16.04.2015)
ÇELİK Faik : Tıbbın ve Cerrahinin Felsefesi. Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, sayı 21, s: 94-97   http://www.sdplatform.com/Dergi/577/Tibbin-ve-cerrahinin-felsefesi.aspx (görüntüleme tarihi 16.04.2015)
EREN, Nevzat.  Çağlar boyunca toplum, sağlık ve insan. Ankara: Somgür Ltd. Şti., 1996;
GÖKBERK, Macit : Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul
GÜNTÖRE, Sibel Öztürk : Tıp ve Felsefe,  http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=262 (görüntüleme tarihi 01.10.2011)
MARCUM, James A.: Philosophy of Medicine, IEP, January 2012  http://www.iep.utm.edu/medicine/ (görüntüleme tarihi, 23.03.2013)
RUSSEL, Bertrand:  Din ile Bilim, YKY, 2008, İstanbul


18 Ağu 2014

Ressamların Resimlerindeki Gizli İmzaları



Bazı ressamlar resimlerinin bir yerine kendilerini yerleştirmişlerdir. Bazen sıradan bir insan bazen de resim içinde etkili bir figür olarak  portrelerini resmetmişlerdir. Buna ressamın gizli imzası diyebiliriz. Ressamların  böyle bir çalışma yaparak yaratıcılıklarını  göstermek  veya  muzip bir anlayışla  resmi renklendirmek  istediklerini düşünüyorum. Bu resimler bana daha bir keyif veriyor,  bilmece havası ile resim daha gizemli oluyor çünkü. Böyle birkaç örnek resmi görelim.

İlk resim ünlü İtalyan ressam ve mimar   Raphael’in   “Atina Okulu” resmi. Resimde, daha doğrusu freskte,  Klasik Yunan Uygarlığı’nın  başta Sokrat, Plato ve Aristo olmak üzere, geometri, astroloji, felsefe, matematik, resim gibi farklı alanlarda   ünlü 59  filozof ve bilim adamı bir aradadır. Bu kişilerden birisi de  Antik Yunan ressamı Apelles’tir.  Raphael kendi portresini bu kişiliğe yerleştirmiştir. Resimde seyirciye doğru bakan tek figür budur. Tablonun sağ alt köşesindeki grup içinde yer almaktadır. 1509-1510 yıllarında yapılan fresk Vatikan’da Stanza della Segnatura - Papalık Odaları  duvarlarından birinde  yer almaktadır. Bu tablo ve tablodaki kişiler hakkında ayrı bir yazı hazırlamaktayım. 



İkinci resim İtalyan barok ressamı Caravaggio’nun efsanevi “David ve Goliath’ın Başı “ isimli tablosu. Ressam  Goliath’ın başı olarak kendisini çizmiştir.1610 tarihli bu eser 125 x 101 cm boyutlarında olup Roma’da Galleria Borghese’de sergilenmektedir.  Resimdeki efsaneye göre, bir çocuk olan David, korkunç bir dev olan Goliath’ın Musevilere zulüm yapmasına karşı durur. Elinde 5 taş bir de sapanla karşısında dikilir, dev Goliath  küçük David ile dalga geçer, fakat David taşı tam alnına isabet ettirip  Goliath’ı öldürür ve başını keser. Caravaggio  bu resimde  yetenekli ve cesur halini David’in yüzüne,  gaddar ve yaralı halini Goliath’ın  yüzüne yansıtmıştır. Bu resimden kısa bir süre önce yapacağı bir tablo için gerçekçi olsun diye mezardan ceset çıkarıp model yapmış, bu gaddarlığı nedeniyle Malta kralı tarafından dövdürülüp yüzü parçalanmıştı. Resimdeki gaddarlık ve yaralı yüz çiziminde bu olayın rolü olmuştur. Otoportre çizimi ile karşılaştırıldığında resimdeki kesik başın benzerliği açıkça görülmektedir.
















Sırada yağlı boya resim tekniğinin babası olarak bilinen Hollandalı ressam Jan Van Eyck’ın “The Arnolfini Portrait” isimli tablosu var. 1434 yılında yapılan bu resim  Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Boyutları, 82 x 60 cm. Bu resim  Nicolao Arnolfini ve eşine ait. Resimdeki en ilginç özellik, duvardaki aynada Van Eyck’in kendisini de yansıma içine koymasıdır ve aynanın hemen üzerinde özel bir yazı karakteriyle “Jan van Eyck buradaydı, 1434” yazmasıdır. Tablonun tam ortasında yer alan bu aynada ancak büyüteçle bakıldığında görülebilecek bu ayrıntıda  iki kişinin resminin yansımasında üç kişi görülmesi, yani  Arnolfini, karısı ve tabloyu yapan ressamın aynaya yansıyan görüntülerinin olması hayli ilginçtir.



Bir diğer muhteşem resme geçelim. İspanyol ressam  Velazquez’in  ''Las Meninas'' yani “Nedimeler” isimli tablosu da tam bir bilmece. Tablo 318x276 cm boyutlarında . 1656 yılında yapılmış, Madrit’de Prado Müzesinde yer alıyor. Resmin ortasında iki yanında nedimeleri ile  5 yaşındaki Prenses Margarita Tereza  yer alıyor . Prenses resimdeki  ışık kaynağı aynı zamanda .Hemen yanlarında ise  uyumakta olan bir köpeği ayağı ile dürtükleyen bir cüce  ve akondroplazik  bir kişi  görüyoruz, muhtemelen prensesin eğlendiricileri. Arkadaki  kapıda bir kişi odadakilere bakıyor. Bu kişi  Velazquez ‘in  sarayda rakibi olarak gördüğü  Niento adlı kişi,  onu buraya, tam eşiğe yerleştirerek küçümsemiş.  Valezquez  tuvalin başında, bizim resme  baktığımız yerde bulunan bir  aynaya bakarak kendisinin ve poz verenlerin resmini yapıyor.  Bir ayrıntı da duvardaki aynada Kraliçe Mariana ve  Kral VI.Felipe’in  yansımalarının görülmesi. İhtimal ki böylece bir onursal gönderme yapıyor ressam Velazquez.



Büyük hayranlık duyduğum Bruegel’e de uğramadan geçmeyelim. Eserin adı  “Aziz Johannes,  1566 tarihli, boyutları 95 X 160 cm, ahşap üzerine yağlıboya tekniği ile yapılmış. Budapeşte’de  Museum der Bildenden Künste’de bulunuyor. Ressam kendisini töreni izleyen halk arasında arkalarda resmetmiş. 




Ayrıca yine Velazquez'in  ''Breda'nın Teslimi'' tablosunda, Thomas Eakins’in “Gross Kliniği” ve “Agnew Kliniği” adlı tablolarında, , Seligman Adelbert’in ‘Billroth’un Ameliyat Odası”, Jerry Barret’in “Florance Nihgtingale” isimli tablolarında da ressamların gizli imzaları yer alıyor. Sanırım liste daha çok genişleyebilir, benim saptayabildiklerim bunlar…


12 Ağu 2014

Can Baba'yı Anmak





Geçen hafta oldukça sıcak bir gün atladım arabama  Eski Datça'ya gittim. Can Baba'nın mezarına gitmek isterdim aslında ama ölüsünden bile korkan, rahatsız olan dinci vandallar  tarafından parçalanan mezar taşı şimdi yıllarca oturduğu evin bahçesinde duruyor. Can Evi'nin bahçe kapısında manifesto gibi bir yazı asılmış Yücel ailesi tarafından. Tanıtımına çok büyük katkısı olduğu Datça'nın sakinlerine kırgınlar sanki. Mezara saldıranların beraat etmesi başka bir acıya neden olmuş onlarda. Aslında gördüğüm kadarıyla Eski Datça bir “Can Yücel turizmi” geliştirmiş, ekmeklerini onun sayesinde kazanıyorlar. Datça Belediyesi ilgileniyor mu eşi ve kızı ile, bilmiyorum doğrusu. 15 yıl önce bugün 72 yaşında ölen bu aykırı kişiliğin her şiirini severim, ama biri var ki.... Damardan !!!

MARE NOSTRUM
  
En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

SAYGIYLA ANIYORUM ŞİİRİN KAVGACI VE KÜFÜRBAZ USTASINI








23 Tem 2014

Can Sıkıntısı


Canım sıkılıyor, canlar!
Yetmişli yılların başında, 16'lı-17'li yaşlardaydım, ülkede ağır-kara hava hakimdi, Selimiye'de Faik Türün ve avanesi, siyasi şubede Ilgız Aykutlu ve adamları, Ankara'da "makable şamil" uygulamalarıyla "Şalcı Nihat"ın işbaşında olduğu günlerdi. Delikanlılığın verdiği kanımın sıcaklığının bile soğuduğu günlerdi. Ölüm sokaklarda kol geziyor, işkence çığlıkları göklere yükseliyor, fidanlar darağaçlarında sallandırılıyordu. İlk kez umutsuzluk, çöküntü ve yılgınlığı hissettiğim yıllardı. 

Sonra "beşibiryerde"li yıllar geldi, Kenan Evren ve cuntası bir nesli yokeden ve bugünkü Türkiye'nin temelini atan faşist ortamı gerçekleştirdi. Aile babası olduğum yıllardı. Bu kez umutsuzluğumun ve yılgınlığımın çok daha hafif olduğunu, aksine direnme ve geleceğe güvenme duygumun ağır bastığını hatırlıyorum. Halbuki 12 Eylül, 12 Mart'tan çok daha vahşiydi. Umutsuzluk ve yılgınlıkla daha önce tanışmamdan olsa gerek, olumsuz duygular bende bu kez daha az etkili olmuştu. 


Sonra Çiller'li, Ağar'lı, Koman'lı günler geldi. Hani Çatlı'ların, Kırcı'ların cirit attığı, yargısız infazların yoğun bir şekilde yapıldığı, Cumartesi Anneleri'nin hergün biraz daha  kalabalıklaştığı günler. Susurluk sürecinin başlaması sonra gelişti. Orta yaşlarımı bu kötü günlerle geçirdim, sıkıldım mı? evet, üzüldüm mü? evet, ama bitti her şey demedim, aksine daha bir sakinlikle, daha bir umutla, daha bir temkinlilikle ülkemi sahiplenmeye çalıştım. 


Geldik bugünlere... "Kanun benim", "ben yaptım oldu", "bana dokunan yanar" dönemine. Paraların sıfırlanamadığı ama hukukun sıfırlandığı günlere. Kendi Frankeştayn'ını yaratıp sonra onla başa çıkmaya çalışan, hırsızlık ve yolsuzlukların kutsandığı günlere. Yaşım artık yaşlı kategorisinde, hayat tecrübem tavan yapmış durumda, emeklilik ile duru ve güzel günleri yaşayacağım günlerdeyim. Ama "canım sıkılıyor canlar", umutsuzluk ve yılgınlık illeti beynimin kapısına dayandı. Bu kez geçmişteki havadan farklı bir hava var, kara-sarı, kurşun gibi ağır bir hava. Teslim olmayacağım umutsuzluğa, yılgınlığa elbet, ama canım yanıyor, canım sıkılıyor işte...


"Ne de olsa kışın sonu bahardır,

 Bu da gelir bu da geçer ağlama."   
diyerek Aşık Daimi'nin sözleriyle noktamızı koyalım, ne de olsa her karanlığın sonu aydınlıktır.



29 Nis 2014

İstanbul’a Uygarlıkla Gelen Terör



İstanbul, kimine göre taşı toprağı altın, kimine göre ömür törpüsü, kiminin kanına bulaşan bir alışkanlık virüsü,  kiminin uykusunu kaçıran bir illet. Bu kent uygarlaştıkça güzelleşiyor diyenler de var, eskiye hasretle selam gönderen ve derin bir ah çeken de. Bu karşıtlıkları çoğaltmak mümkün, hatta kolay, ama zor olan bir şey var ki… İstanbul gittikçe yaşanması zor bir şehir oluyor.
Çok değil,  onbeş  yıl kadar önce bir terör başladı bu kentte, motosiklet terörü. Kuryeler sağınızdan solunuzdan, hele de boğaz köprüsünden hızla ve kuralsız geçmeye başladı. Yüreğimizin ağzımıza geldiği  ve bugünü de kazasız-belasız geçirdiğimize dua etmiş olduğumuz yıllardı. Sonra fast-food alışkanlığını kolaylaştıran yiyecek-yemek taşıyıcı motosikletler, bunlara bir de su taşıyıcı mopetler eklendi.
Nereden ne zaman çıkacağını, bilemezsiniz, yiyecek dağıtımındakiler hem kendileriyle hem de rakipleriyle yarış içindedirler. Neden taktıklarını kendilerinin de bilmediği başlık (kask) üstünden hem gider hem telefonla konuşurlar. Su taşıyanların 10 tane koca su şişesini nasıl yerleştirdiğini ve düşürmeden taşıdığını düşünürken önünüze atılıverirler.  Moto-kuryeler şimdilik içlerinde en zararsızları kaldı.


İşin bir de trafik kazası yönü var, oldu birine çarptınız, aslında genelde hep onlar size çarpar ya, hemen yardımsever halkımız olay mahalline yönlenir ve acilen seyyar bir mahkeme kurulur. Tabii siz arabadasınız, o zavallı küçük bir motosiklette, acilen savcı kimliğinde sayın vatandaş iddianameyi hazırlar. Zavallı küçük bir araca koca bir araçla çarpmak ! Üstelik o ekmek parası derdinde sen ise keyfindesin. İddianamede bu düşünce de yer alır. Hele bir de kadın şoförseniz zaten hüküm verilmiş gibidir. Acemi !!!  Anlatamazsınız, ki o geldi benim önüme aniden, o geldi çarptı bana ve yere düştü, o kuraldışı sürüyor, o, o, o…  Değişmez bir şey, hüküm önceden verilmiştir. İnsaflı bir yargı heyetiyse “haydi geçmiş olsun, koy cebine birkaç kuruş” kararı çıkar. Bu arada güvenlik kuvvetlerine yardımı seven bir-iki sayın vatandaşın sizi ittirip kaktırması da mümkündür. 



Son iki yıl içinde yeni bir terör dalgası geldi güzel kentimize. Hafriyat terörü. Hafriyat kamyonları karınca sürüleri gibi, her sokak, her cadde onların, otobanda sol şerit onların, sokağı istedikleri gibi işgal etme, trafiğe kapatma hakları var. Hatta geçiş üstünlüğü olduğuna inanan şöförler  tarafından  kullanılıyor çoğu. Toz-toprak ile çevreyi  kirletmelerinden söz etmek yasak, bu nedenle üstü açık gidip gelirler. Gündelikleri yaptıkları sefer sayısına bağlı olduklarından bir sefer daha fazla yapmak için her yol mubahtır onlara. Onlara yol vermek zorundasınız, zaten bir çarpsanız feleğinizi şaşırır, arabanızı zor tanırsınız, bunu bildiklerinden öncelik ve yol konusunda taviz vermezler.  Bu inşaat furyası bittiğinde bu kadar çok hafriyat kamyonu ne iş yapacak ? Bu bir başka yazı konusu.

Uygarlık güzel, güzel de,  bir de toplumda yeni  terörize edici alanlar açmasa diyorum.



21 Kas 2013

Dans Eden Ayı Yavruları


 


Kartick Satyanarayan, Hindistan’da “Wildlife SOS kurucularından. Kendi ifadesine göre orta halli bir aileden gelmiş, karşılık beklemeden çalışarak dişiyle tırnağıyla hayata sıkı sıkıya sarılmış. İlk kez bir ayı yavrusunun toz toprak içinde acı sesler çıkararak sahibi tarafından nasıl acımasızca hırpalandığını gördüğünde “tamam işte bu sorun benim sorunum” demiş.

Hindistan’da 1972’de  yürürlüğe giren Yaban Hayatı Koruma Yasası ile  ayı yavrularının “kalandar” denilen ayı oynatıcıları tarafından ticaretinin yapılması ve dans ettirilmeleri yasadışı olmasına rağmen illegal  yavru satışı devam etmiş. Yavrular anneleri öldürülerek kaçırılmakta ve altı aydan önce hiçbir anestezi uygulamadan burunları delinerek kalıcı kalın bir urgan geçirilmekte ve dişleri ısırmamaları için kırılmaktaymış. Kalandar,  ipi çekerek müthiş bir acı vermek suretiyle hayvanı istediği gibi yönlendirmekteymiş.  Öksüz kalan ve doğal hayattan kopan birçok ayı için hayat ipin ucunda sonlanmaktaymış.




 

Satyanarayan cebindeki son kuruşu bu işe yatırıp duyarlı insanların desteğini alarak bir projeye başlamış, 2002 yılında Hindistan’da dans eden ayı sayısının 1200 civarında olduğunu saptayarak başlamış işe. Bulunduğu yöre Agra’da bir “ayı barınağı ve tedavi merkezi” kurmuş ve aynı yıl Noel’de ilk ayı yavrusunu polisle yaptığı baskınla kalandarların elinden kurtarmış. Barınağa getirilen ayılara ilk yapılan iş,  anestezi altında burunlarındaki ipin çıkarılması ve yaranın kapatılması oluyormuş. Son 7 yılda, 600'den fazla ayı yavrusu kalandarlar tarafından gönüllü olarak merkeze teslim edilmiş. Şu anda Hindistan’da ayı oynatıcısı ve esir ayı yavrusu kalmamış.
70’li yıllara kadar İstanbul’da da ayı oynatıcılarını görüyorduk. Kalın sopalarla ayıların canını yakarak “hadi oyna, hamamda nasıl bayıldığını göster” gibi maskaralıkları halka seyrettirip iki kuruş alıp giderlerdi, kendileri önde ekmek tekneleri arkada.  Anadolu’da daha uzun süre devam etti bu vahşet ama sanırım artık ülkemizde de kalmadı ayı oynatıcıları. Darısı köpek, horoz ve diğer hayvan döğüştürenlerin başına !
Doğanın ayrılmaz bir parçası, insanın dostu, dünyanın doğal dengesinin önemli bir unsuru olan hayvanları hayatının içine dahil eden Satyanarayan gibi nice güzel insanlarla bu dünya daha güzel, yaşam daha anlamlı...
 
 








 



 

1 Eki 2013

Hekimliğin Seyir Defteri


 
 

İnsancıl Bir Tıp ve İyi Hekimlik için…
HEKİMLİĞİN SEYİR DEFTERİ
 

“Tıp doktoru” olmak için 6 veya 7 yıllık bir tıp fakültesinde tıp eğitimi almak yeterli. Ama “hekim” olmak için yeterli mi? Yıllarını cerrahiye veren bir hekim neden böyle bir kitap yazma gereği duyar? Hekimliğin geleceği için endişelenmek mi, hekimlikle ilgili yanlış kanılara isyan etmek mi?

Faik Çelik, bu seyir defterini bir yandan tıp eğitimi alanlara, geleceğin hekimlerine meslek haritasında yollarını kolayca bulabilmeleri için bir pusula olması, öte yandan toplumun hekimleri daha iyi tanımasına aracılık etmesi arzusu ile “bilim-felsefe-sanat” üçgeni içinde kalarak, hekimlik ve tıp tarihindeki gelişmeleri ve yaşananları sorgulama ve düşündürme, bu noktaya gelene kadar verilen emekleri, çekilen sıkıntıları, ödenen bedelleri hatırlatma amacıyla kaleme aldı.

“İyi bir hekim olmak için, hekimlik sanatının iyi uygulanması gerektiğini ısrarla vurgulamaktayız, çünkü bir hekim ne kadar bilgili ve deneyimli olursa olsun, insanların, hastalarının, hasta yakınlarının duygu ve düşüncelerini anlamak, hissetmek, empati yapmak zorundadır” diyen yazarın kaleminden seyir defterinin sayfalarına düşen notlardan bazıları şunlar:

 
· Dünyaya gelen bir insan ilk çığlığınıbir hekimin elleri arasında atar, nüfus kütüğüne bir hekimin imzasıyla kaydolur, son yolculuğuna da yine bir hekimin verdiği “defin ruhsatı” ile çıkar.Felsefe bu “insanlık hallerini” sorgular.

· Tıpta bilginin yarılanma ömrü ortalama üç yıla inmişken, sorgulamayan ve kendini gidişata bırakan hekimler çok tehlikeli, robotlaşmış, sevgisiz teknisyen-hekim tipi oluştururlar.

Günümüzde doğu mistisizmini ve felsefesini öğretmeye soyunan sahte gurular veya kendilerine “yaşam koçu” unvanını bahşeden tıp doktorları tıbba en büyük zararı vermekteler.

 


 

https://www.facebook.com/pages/Deomed/147794525268670?ref=hl





30 Tem 2013

KNIDOS ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 



Knidos MÖ 360 yıllarında eski yeri olan bugünkü Datça kentinden, şimdi bulunan yerleşim yerine yani  Tekir Burnu denilen yere taşınmış. Kos’tan sonra zamanının ikinci büyük tıp okulu Euryphon ve öğrencileri tarafından Knidos’ta kurulmuş. Havası ve doğal güzelliğinden dolayı “tanrılar çok yaşamasını istedikleri kullarını Knidos'a gönderirmiş” diyor yöre halkı.
 

 

Ancak kentin efsaneleşmesinin nedeni, bugün dünyada çoğu Roma devrine ait 53 kopyası olmasına rağmen orijinali bulunamamış olan çıplak Knidos Afroditi heykelidir. Heykeltıraş Praksiteles’in MÖ IV. yüzyılda yaptığı bu eserin şöhreti estetik güzelliğinin yanısıra, dünyada çıplak olarak tasarlanmış ilk tanrıça heykeli olmasından kaynaklanıyor. O tarihe kadar yalnız erkek heykelleri çıplak yapılıyormuş,  tanrıça heykellerinin ise sadece gerdan ve bir göğsü açık olurmuş. Knidos Aphrodite'nin bir eli cinsel organını kaparken diğer eli havlu tutmakta,  yani çırılçıplak, sudan yeni çıkmış olarak yapılmış.
Hikayesi şöyle: IV. yüzyılda kutsal gün Elausis Yortu’sunda çevreden gelen 20 bin kişi sahile toplanmış.  Aphrodite tapınağının rahibesi Phryne ağır ağır dalgalara doğru ilerlemiş ve elbisesinin kuşağını çözmüş. İç çamaşırları dahil tüm giysilerini teker teker çıkarıp kumsala atmış. Saçlarını açıp omuzlarına dağıtmış ve ağır adımlarla denize girmiş.  Farkındayım striptiz anlatır gibi biraz erotik oldu, ama aynen böyle olmuş. Seyredenler arasında bulunan ünlü heykeltıraş Praksiteles, bu olağanüstü güzellik karşısında büyülenmiş. İçinden “bu rahibe değil Afrodite’in ta kendisi” demiş. Bu doyumsuz güzelliği ölümsüz kılmak için heykelini yapmaya karar vermiş. Paros mermerinden yaptığı Aphrodite heykelini Knidos’lular satın almışlar, hatta daha çok paraları olmasına rağmen Kos’lular çıplaklıktan çekinmiş ve heykeli almamışlar. Knidos’ta  şimdi  kalıntıları görülebilen yuvarlak tapınağa yerleştirmişler. Heykelin hem ön hem arkadan görülebilmesi için tapınağa  iki yönde kapı açmışlar. Heykelin akibeti meçhul.



Knidos Afrodit'i Roma Dönemi kopyası, Vatikan Müzesi
 
1857 yılında İngiliz Sir Charles Newton, kraliyetin emrine verdiği bir harp gemisi, 250 tayfa, 2000 £ para ile Knidos'a gelmiş ve talan başlamış. Newton’un  kazıları, eserlerin çıkarılması ve çalınanların 212 sandıkla gemiye yüklenmesi 384 gün sürmüş. Meşhur Aslanlı mezarın aslanı da gidenler arasında, bu eserle birlikte Demeter Heykeli ve kente ait çalınan  çoğu önemli diğer eserler şimdi  British Museum'da sergileniyor.
1967-1977 yılları arasında, Amerikan Long Island Üniversitesi’nden Prof  Iris Cornelia Love  isimli bir sözde bilim insanı gelmiş, her yıl 200 işçi çalıştırarak Knidos'u kazmış,  hem de köstebekler gibi. Neyseki kazı ruhsatı açıklanmayan bir sebepten iptal edilmiş ve gitmiş. Ama bugün içimizi acıtan mezar gibi çukurlar, tarlaya köstebek girmiş gibi manzaralar bu hanımın eseridir. Aphrodite Heykelini bulabilmek için, bilim değil hırs ve şöhret için  bu rezil görüntüyü ortaya koymuş ve  çekip gitmiştir.

Newton "Aslan Heykelini gemiye yüklüyor
 
Datça İlçesi'nde yer alan 2 bin 600 yıllık Knidos Antik Kenti'nde 1988’den beri devam eden kazı çalışmalarının 2008’de durdurulmuş olduğunu öğrendik. Selçuk Üniversite’sinden olan  Türk kazı ekibine Kültür Bakanlığı tarafından ciddi suçlamaların olduğu bir dava açılmış ve adli süreç devam ediyormuş.  Böyle muhteşem bir kültürel ve tarihi mirasa sahip olup da onu fütursuzca harcamak  çok üzücü gerçekten. Bu konudaki düşüncelerimi daha önce de yazmıştım (Anadolu Sahipsiz Yurdum. http://argoscelik.blogspot.com/2012/08/anadolu-sahipsiz-yurdum.html )
Kalıntılarda hemen göze çarpan talan, dağınıklık ve umursamazlık insanı derinden yaralıyor. Buralarda bir zamanlar çarşıların, kiliselerin, tapınakların olduğunu, düşünürlerin, sanatçıların hekimlerin dolaştığını düşününce   bu kadar büyük boyutta bir tahribatı yapanları da yaptıranları da lanetlemekten başka birşey gelmiyor elimden.  Antik kenti ortaya çıkarma adına yapılan soygun bence halen de devam ediyor. Çünkü sayısız çanak çömlek parçası etrafa saçılmış durumda, istediğini al git, kimsenin umurunda değil, zaten  Knidos’u görmeye gelenlerin ellerine ne geçerse hatıra olarak  alıp götürdüklerini bilmeyen yok.

Solda Akdeniz, sağda Ege, manzara şahane, kalıntıların segilendiği alan bahane
 
Büyük limanın hemen yanı başındaki 5 bin kişilik tiyatrosu günümüze kadar gelen Knidos'un, 20 bin kişilik büyük tiyatrosunun mermerlerinin bir bölümü İstanbul Dolmabahçe sarayında, bir bölümü ise 1830 yılında gemilerle Mısır'a götürülerek Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Kahire'de yaptırdığı sarayda kullanıldığını öğrenince kan tepeme sıçradı. Zaten gezi alanında soluklanacak, nefes alacak, gölgeli hiçbir yer yok.
İki yamaç üzerine kurulan antik kent, biri ege, diğeri akdeniz'de yer alan iki koy ile muhteşem bir panoramaya sahip. Gezi yeri özensiz ve bakımsız, yollar keçi yolu gibi, zaten yolda sizi keçiler karşılıyor  hatta rehberlik ediyor. Resimde görüldüğü gibi keçiler bize yol gösterdi. Eserlerin sergilendiği alan açık hava hapishanesi gibi. Küçük bir dükkancıkta Türkçe Knidos tanıtım kitabı bulunmuyor, sadece Almanca var. Kapıdan girerken 8’erden 16 lira verirken katkım olduğu için sevinmiştim, çıkarken bu parayı helal etmedim. Her şeye rağmen Knidos bizim, Knidos Anadolu’nun, Knidos geçmiş kültür ve tarihimizin bir parçası. Gidin ve görün, belki siz de iki satır yazarsınız, bu konuda bilinç oluşturulmasına katkıda bulunursunuz.

Konuksever çağdaş KNİDOS Keçisi

Knidos'un rehber keçileri bize yol gösteriyor

29 Tem 2013

DATÇA VE SOKAK KÖPEKLERİ



Datça denilince akla sakin yaşantısı ve  rüzgarı ile şirin bir deniz kasabası, bir tatil beldesi akla geliyor, bir de burada son 15 yılını geçirip Datça’yı kendisine cennet mekan eyleyen Can Yücel tabii ki. Biraz ilgi duyarsanız bu yöreye bademini, kekiğini, bakir koylarını ve  Knidos antik kenti harabelerini de hemen  hafızanıza kaydedersiniz. Gerçekten belki ulaşım sorunundan, belki  de  gürültüden uzak ve gece hayatı olmayan bir dinlenme yeri  olmasından dolayı henüz yapısal görüntüsüyle, yaşantısıyla özgün yapısını kaybetmemiş bir yer Datça. Yapılaşmamış kıyıları, halka açık upuzun sahilleri, tertemiz bir denizi  ile insanı sarıveren bir ilçe. Halkı konuksever ve güleryüzlü, gelenleri  kandırmak yerine memnun etmek ilkesine özen gösteren bir halk, para kazanma hırsları yüksek değil,  bir de konuşmalarını anlayabilsem… Antik Karya lisanının sert ve kaba etkisinin  yöre insanının konuşmasına yansıdığını iddia eden bilim insanları var.  Malum buralar önce Karya’lılar, sonra Dor’lar, Pers’ler ve diğer Anadolu Devletlerinin egemenliğinde kalmış. Karya lisanının henüz çözümlenememiş az sayıdaki Anadolu dillerinden birisi olduğunu bir dip not olarak belirtelim. Havası muhteşem, nem yok denecek kadar az, rüzgarı bazen İzmir meltem rüzgarını andırıyor, her daim insanı rahatlatıyor. Datça hakkında turizme ilişkin ayrıntılı tanıtımlara, yukarıda yazdıklarıma benzer bilgilere kolayca ulaşılabilir. Ben Datça’nın pek yazılmayan bir özelliğine vurgu yapmak istiyorum, sokak köpeklerine.



Datça sokak köpekleri için bir cennet, özgürce dolaşıyorlar, halk onlara karşı çok sevecen, adeta içlerinden biri gibi davranıyorlar. Ne taş atan var, ne hoşt  çeken.  Renk renk , boy boy köpekler sokaklarda, sahilde  bir baştan bir başa dolaşıyorlar. Aralarında “cins köpek” denilen pet shoplarda satılan veya  evde bakılan köpekler de azımsanmayacak sayıda yer alıyor. Yaz için gelen vicdansız ve düşüncesiz insanların beraberinde getirdikleri ancak giderken bıraktıkları köpekler bu grubu oluşturuyor. İlk dikkati çeken hepsinin sosyal yaşama uyumları, çok beyefendiler, çok hanımefendiler, arsızlıkları yok, havlamaları yok, sahilde uyuyorlar, sokakta piyasa yapıyorlar, istenmediklerini anladıklarında başka yöne gidiyorlar, insanlarla birlikte yürüyorlar, hatta denize giriyorlar. Gerçi bazı titiz vatandaşlar “mavi bayraklı plajlarda” bu durumu protesto ediyor gibi olsalar da sayıları çok azınlıkta kalıyor. Hem plajlarda mavi bayrak bulunmasının kriterleri arasında köpeklerin denize girmemesi diye bir durum da yok zaten. Köpeklerin adları kulak numaraları, örneğin  biz köpek 156 ile çok dost olduk, bazılarının özel adı da var, “Kont, Badem” gibi. Belediye’nin sokak köpeklerini kısırlaştırma ve onları doğanın bir parçası olarak kabul etme konusunda başarılı olduğu açık.


Datça’da köpeklere karşı bir “pozitif ayrımcılık” seziliyor, en azından kedilere karşı. Kışın yiyecek bulamayanların telef olduklarını duymak üzücü, daha çok bırakılan köpekler bu üzücü sona uğruyorlarmış. Ancak yaz dönemi sayılan Mayıs-Kasım arasında sekiz ay çok keyifli oldukları anlatılıyor.   Bütün bu gördüklerim ve duyduklarımdan  sonra İstanbul’daki sokak köpeklerini düşündüm. Hani , Mark Twain’in 1867’de İstanbul’u ziyareti sırasında yazdığı “ hayatımda hiç bu kadar kalbi kırık ve mahzun bakışlı sokak köpekleri görmedim” dediği köpekleri. Hani,  II. Meşrutiyet’ten sonra insanlara verilen  birazcık özgürlüğün  kendilerinden çalınmış olduğu sokak köpekleri.  Ne mi demek istiyorum ? 1910 yılında 80 bin sokak köpeğinin ölüme gönderilmek üzere Hayırsızada’ya sürgün edilmelerinden bahsediyorum.  Açlıktan ve susuzluktan ölen, bilinçlerini kaybederek birbirlerini yedikleri, inlemelerinin İstanbul sahillerinden bile duyulduğu katledilen o güzelim köpeklerden bahsediyorum. Zehirli etlerle öldürülen, pompalı tüfekle vurulan,  hatta üzerlerine benzin dökülerek yakılan Hayırsızada katliamından farksız  bir sonla karşılaşan günümüz sokak köpeklerinden bahsediyorum.  Halen çok kötü koşullarda bile olsa barınaklarda yaşayan, bir sahip bekleyen, en azından zehirlenerek öldürülme riskinden uzak olan köpekler için neredeyse şükür duasına çıktığım sokak köpeklerinden bahsediyorum.


İnanın biraz vakit ayırıp biraz sevgi verin size direnecek hiçbir sokak köpeği bulamazsınız. Başlarını okşamanız yeter, sevgiyle bakın, yumuşak bir sesle çağırın, onlar sizin artık ilelebet dostunuz olur. Köpek sevgisinin anlayışa ve hoşgörüye karıştığı Datça hem doğası  hem de doğa dostlarıyla ayrıcalıklı bir yer. Sahilde köpek 156’yı görürseniz benim için de kafasını okşayın…