Louis-Ferdinand Céline (1894 - 1961), Fransız yazar. Yaklaşık 20-25 yıl kadar önce derslerimde anlatıp, 2013 yılnda da “Hekimliğin Seyir Defteri” adlı kitabımda yer verdiğim bir trajedinin şimdi önümde kitap olarak bulunduğunu görmekten çok mutlu oldum. Kişiliği tartışmalı Fransız doktor- yazar L. F. Celine’in “Semmelweis” adlı kitabını Jaguar Kitap geçen yıl yayınladı. Tıp tarihinde "edebiyat" bazı gerçekleri ortaya çıkarmış, unutulup yok olmasını önlemiştir. Fransız edebiyatında bir büyük isim, bir doktor olan Louis Ferdinand Celine, 1924 yılında tıp doktorluğu bitirme tezini yazmıştır. Bu tezin adı “Semmelweiss”dır. Evet tanıdığımız bir isim, Macar kadın-doğum uzmanı Ignaz Philiph Semmelweiss (1818-1865). Çalıştığı Viyana hastanesindeki doğum koğuşunda, doğum sonrası ölümlerin çokluğunu sorgulamış, bunların otopsilerine girmiş, 1847’de meslektaşı Kolletschka’nın böyle bir hastanın otopsisi sırasında elini bistürüyle kesmesinin hemen ardından yüksek ateş ve septisemiden ölmesi üzerine meslektaşına yapılan otopsiye girerek onda da doğum sonrası ölen kadınlardakinin aynı otopsi bulgularını görerek bistürinin enfeksiyona aracı olduğunu anlamış. Bunun üzerine doğum kliniklerinde bazı kurallar koymuş. Hasta ziyaretlerinden önce eller sıkıca yıkanıyor, koğuşlar her gün kalsiyum klorür ile temizleniyor. Sonuç mükemmel olmuş, enfeksiyon nerdeyse kalmamıştı. Bu bulgularını Viyana’da açıklamış, ama bunun sonucunda tüm meslektaşlarının hücumuna uğramış, Gözlemlerine, aldığı önlemlerine, sunduğu etkileyici sonuçlarına saldırılmış ve sonuçta işten çıkarılmış. Dr Semmellweiss Budapeşte’ye dönmüş, orada da benzer uygulamalarla mükemmel sonuçlar almış. Bulgularını sunmuş fakat tıpkı Viyana’daki gibi kıskanç ve kibirli meslektaşlarının hücumuna uğramış. Semmelweiss 47 yaşında bıkkın, yıkık, yokluk ve yoksulluk içinde akıl hastanesinde çıldırarak ölmüş. Onun çalışmaları ancak 20 yıl sonra tıp dünyasında kabul gördü. Genç hekim Céline bu haksızlığı araştırmış ve bulduğu sonuçları edebi bir dille tezine aktarmış ve çok etkili olmuştur. Bu yaptıklarıyla hekim Celin’in güçlü bir hümanizm taşıdığını söyleyebiliriz.
TIP@TIP ve HipokrART
hekim penceresinden tıp-sanat-kültür üçgeninde yazılan inceleme ve denemeler.... * değerli okurlar, yazılarımdan alıntı yapabilirsiniz ancak sayfamı KAYNAK olarak belirtiniz, lütfen ( https://argoscelik.blogspot.com.tr/ )
17 Eki 2026
Üç Kimlikli Bir Yazar : Louis-Ferdinand Céline
5 Eki 2026
Yaşamda ve Sanatta KARGA ile KUZGUN
Kuzgun ve karga, Corvidae (kargagiller) aynı aileden gelen
zeki kuşlardır. Kuzgun, karga ailesinin en iri üyesidir Bilim adamları
arasında, Amerikan kargası mı, kuzgun mu yoksa çeşitli akrabalarından herhangi
birinin mi en zeki olduğu yolunda halen sürmekte olan bir tartışma var. Bütün
ornitologların fikir birliğine vardığı tek konu, kuş dünyasında kargagillerin
en zeki oldukları, belki de tek rakiplerinin papağanlar olduğudur. Bütün kuşlar
içinde, kargaların beyni bedenlerine oranla en büyüktür ve beyinlerindeki nöron
sayısı çok fazladır. Amerikan kargasının beyni beden kütlesinin yaklaşık %2,3'ünü
oluşturur. İnsanlarda bu oran yaklaşık %1,5, besi tavuğunda ise % o.1'dir. Adi
kuzgunun beyni 12-17 gramdır, ki bu da bütün kuşlar arasında en ağır beyindir.
Kargalar doğada 15-20 yıl yaşarlar;
Kargaların hep canlan sıkılmaktadır ve kendilerini
eğlendirmek için oyunlar icat ederler. Güvercinler, serçeler şehrin
sokaklarında, parklarında aylak aylak yiyecek kırıntıları toplarken kargalar
arasında sanki daima önemli bir şeyler olmaktadır, sanki kendi hayatlarına ait
bir oyun sahnelemekte gibidir. Oradan oraya uçuşurlar ve beklenmedik bir anda
birbirlerine seslenirler. Devamlı kendilerini lüzumsuz oyunlara kaptırırlar,
yerdeki bir dalı alır, yükselir, sonra düşürürler, sonra da yakalamak için dalışa
geçerler. Görünür bir neden olmaksızın, tek ayaklarıyla tutunup baş aşağı
sallanırlar ya da uçarken ters taklalar atarlar. Kuzgun görmenin pek hayra
alamet olmadığını düşünseler de kuzgunlar insanlardan çekinirler. Kuzgun
derin ve boğuk bir "gurk gurk" sesi çıkarırken, Karga çok
tanıdık, tiz bir “gak gak" sesi çıkarır.
Araştırmacılar dil yetisini önemli bir zekâ göstergesi
sayarlar. Bir çalışmaya göre, Amerikan kargalarının toplanma çağrıları, tehlike
uyarılan gibi durumlar için 23 ayrı ötüşü vardır. Bu, büyük maymunları bile
kıskandıracak bir dağarcıktır. Kargagillerin zekalarının diğer bir işareti de
bugün bile araştırmacılar için bir bilmece olan karmaşık toplumsal
yaşamlarıdır. Kargalar genellikle ortaklaşa avlanır ve leş bulurlar. Sevdikleri
numaralardan biri, ağzında henüz yakaladığı balık olan bir su samuru bulmaktır.
Kargalardan biri su samurunun kuyruğunu gagalayarak onun avını düşürüp başını
çevirmesini sağlar, diğeri anında balığı kapar. Leşe karşı özel bir
düşkünlükleri vardır. Ama kargalar da insanlar gibi omnivordurlar, yani hem
etobur hem otoburdurlar.
Kargalar içinde en sosyal olanlar ekin kargaları ve küçük kargalardır. Bunlar koloniler oluştururlar ve tek bir ağaçta veya terk edilmiş bir binada birçok yuva yaparlar. Oldukça meraklı hayvanlar olan kargalar mektup, çamaşır mandalı, araba anahtarı gibi nesneleri çalarlar. Kargagillerin insanlarla ortak özelliklerinden biri de parlak nesnelere duydukları ilgidir. Saksağanlar ve küçük kargalar gibi daha ufak olanları mücevher çalmakla ün salmışlardır. Alman Masalları derlemesinde Grimm Kardeşler, 17. yüzyılda yolsuzluk yapan bir memurun her seferinde bir altın olmak üzere Schweidnitz kentinin bütün hazinesini çalmak için bir küçük kargayı nasıl kullandığını anlatır.
Sümer-Babil destanı Gılgamış'ta, Nuh’un bir tekne inşa
ederek insanoğlunu yok eden tufandan nasıl kurtuldukları bilinen bir efsanedir.
Sular çekilmeye başladığında tekne bir dağa (Ağrı Dağı) oturmuştur. Destana
göre, Nuh önce bir güvercin gönderir, ancak kuş konacak bir yer bulamadığı için
güverteye geri döner. Bundan sonra bir kırlangıç gönderir, ama o da çok
geçmeden geri döner. Son olarak bir kuzgun gönderir. Kuzgun yiyecek bulup
beslenir ve geri dönmez. O zaman Nuh karanın yakın olduğunu düşünür.
Mısırlılar kargaları güçlü bir sevgiyle ve mizah duygusuyla karşılamışlardır.
Mısır sanatında kargalar genellikle ekinlerle beslenirken tasvir edilir, savaş
alanına dağılmış cesetleri didiklerken gösterilmeleri enderdir. Genellikle
sevimli, hatta neredeyse insana benzetilerek resmedilirler, ama asla Mısır
turnası veya doğanlar gibi tanrısal değildir. Yunanlılar bu geleneği
sürdürmüşler, ama bazen kargagillere korku ve asabi bir neşeyle
yaklaşmışlardır. Yunanlılar için kargagiller kentlerde bile varlığını sürdüren
doğa alemini temsil eder ve büyük ölçüde insanların veya tanrıların denetiminde
olmayan yaratıklardır. Kuzgun veya kargadan Eski Ahit'te on yerde söz ediliyor,
Yeni Ahit'te ise bir yerde. Romalılar kuzgunlara ve kargalara
Yunanistan'dakinden daha çok sevgiyle bakıyorlardı. MS 3. yüzyıldan
Yunanlı-Mısırlı bir rahip olan Horapollo'ya göre, Mısır sembolizminde, hatta inançlarında
karga önemliydi. Kargalar aşkta sadakati temsil ediyorlardı, çünkü antik
çağlarda yaşayanların doğru biçimde gözlemledikleri gibi, kargalar tekeşlidir.
Kiki Smith'in Three Crows (Üç Karga) isimli heykeli (1995)
Aristoteles, kargaların yavrularına çoğu kuştan daha uzun
süre baktıklarını ve ana-babayla yavrular arasındaki bağın yavru uçmayı
öğrendikten sonra da korunduğunu doğru biçimde gözlemlemişti. Yine Aristoteles
karganın balıkçılın dostu, baykuşun düşmanı olduğunu gözlemlemişti. Gündüz,
kargalar baykuşun iyi görememesini fırsat bilip yumurtalarını yiyordu, buna
karşın baykuş da gece gidip karganınkileri yiyordu. İlginç olan çağdaş ornitologların
kargaların ve baykuşların birbirlerini sevmediklerini, hatta bazen karşılıklı
saldırdıklarını onaylıyor olmasıdır, yani Aristoteles’i haklı çıkarmaktadırlar.
Kuzgun ya da karga özellikle Vikinglerin baş tanrısı Odin'le
ilişkilendirilir. Odin bazı yerlerde "Kuzgunların Tanrısı" olarak
bilinir. Odin'in omzunda tünemiş iki kuzgunu vardır. İsimleri "Hugin"
(düşünce) ve "Munin"dir (bellek). Vikingler için kuzgunlar, Romalılar
ve Yunanlılarca daha çok kehanet kuşları olarak kabul edilmekteydi. Bir evin
önünde gaklayan bir kuzgun, o evin sahibinin öleceği haberini veriyor
olabilirdi. Kanatlan açık bir kuzgun, savaşa giden Viking kabile reislerinin
bayrağı olurdu.
İslamiyet’te insanlar kargalara karşı çok daha olumsuz bir
bakış açısına sahiptirler. Efsaneye göre bir keresinde Hz. Muhammed'in
düşmanlarından kaçmak üzere bir mağaraya saklanır, onu ilk fark eden o zamanlar
beyaz bir kuş olan karga olur. Karga, peygamberi ele verme çabasıyla "Car!
Car!" (Mağara! Mağara!) diye bağırır. Ne var ki silahlı adamlar
kargayı anlayamaz ve mağaranın girişine bakmadan geçip giderler. Hz. Muhammed
sığındığı mağaradan çıktığında kargayı kara renge dönüştürür ve lanetler, o
günden itibaren karga o hain ötüşünü tekrarlamak zorundadır. 13. yüzyıl Arap
ansiklopedicisi Iraklı Hamdullah El-Mustafa El-Kazvini, karganın hayvanlar
arasındaki "beş hain" den birisi olduğunu yazar. Diğerleri kuduz
köpek, yılan, sıçan ve bir çeşit yırtıcı kuş olan çaylaktır.
Bruegel "Ölümün Zaferi"
Orta çağın sonlarından modern çağa dek, darağacının
çevresinde tünemiş bir karga sürüsü resmetmek görsel sanatlarda bir tür gelenek
halini almıştı, ama ilginç bir istisna vardı. Çarmıha gerili İsa'nın cesedinin
etrafında asla kargalar toplaşmıyordu, aslında onunla öldürülmüş olan iki
hırsızın cesedinin etrafında da karga yoktu. Dini kişiliklerin bedenlerini
didiklerken de hemen hiç resmedilmiyorlardı, Flaman ressam Pieter Bruegel'in
1562'de tamamladığı “The Triumph of Death” (Ölümün Zaferi) adlı resimde
bir elinde kum saati ve diğer elinde çan tutan bir iskelet, ata binmiş ve
kafatasları ile dolu bir arabayı çekiyor, atın üzerinde, etleri dağılmış
sürücünün hemen arkasında duran büyük bir karga ya da kuzgun ölülere ve can çekişenlere
bakıyor.
Avrupa'daki pek çok batıl inançta kargalar ve kuzgunlar
ölümün habercileridir. Kuzgunlar özellikle kötüye alamettir; hasta bir insanın
evinin yakınlarında bir kuzgun gaklarsa o insanın fazla ömrü kalmamış demektir.
Şimdi Oxford’daki Bodleian Kitaplığı'nda bulunan Ortaçağ sonlarından kalma bir
elyazmasında Londra'daki insanların üç yıl boyunca vebadan nasıl kırıldıkları
anlatılır. Yaklaşık 1474'lerde yazılmış bu metinde “... Londra'da Charing
Cross'da daha önce orada hiç görülmemiş bir kuzgun türedi. Bundan sonra veba
salgını geldi, üç yıl sürdü; her yerde kadın erkek çoluk çocuk bir sürü insan
öldü” diye yazar.
Shakespeare'in Macbeth'inde karga şöyle betimlenir;
Karganın da sesi
onun için kısıldı demek.
Kara haberini veriyormuş meğer,
Surlarımızdan içeri giren kralın.
(çev, Sabahattin Eyüboğlu, Macbeth)
Orta çağ ve Rönesans folklorunda kutsal ile lanetli olanın
sembolizmi arasında tuhaf bir paralellik vardır. Genellikle aynı nesne veya
yaratık her iki niteliği de simgeleyebilir, karga ya da kuzgun ortaya
çıktıkları duruma göre, iyi veya kötünün aşırı uçlarını temsil edebilir. Aziz
Vincent'ın yanında kuzgun Tanrının ete kemiğe bürünmüş halidir, oysa bir
cadıya eşlik ettiğinde şeytanın elçisidir. Batı folklorunda bilgeliğiyle ün
yapmış kuş baykuştur, oysa Hindistan'da bu onur kargaya aittir. Her iki
gelenekte de kargalar ve baykuşlar arasında daima destansı bir savaş vardır. Amerikan
yerlilerinin mitolojilerinin çoğunda büyük rol oynayan kuş kartaldır, ama kriz
zamanlarında daha çok kargayı öne çıkarmışlardır. Kartal güneşin ve evrensel
düzenin simgesidir ve barış zamanlarında semboldür. Ne var ki, büyük kriz
zamanlarında aynı anda hem güneşe hem de karanlık ölüler diyarına ait olan
karga daha fazla kurtuluş umudu. Karga daha yaklaşılabilir bir kuştur ve ayrıca
sağ kalmayı hep başarır. Kuzgunlar giderek insanlardan kaçar oldular, uzak
tepelere ve ormanlara sığındılar. Büyük kentlerde kalanlar binaların
çatılarına, yükseklere yuva kurdular, böylece gözden uzak oldular. Kargalara
gelince, kentsel bölgelerde çöplerle beslenmeyi sürdürdüler ve hızlı ürediler.
Charles Dickens tarafından yazılmış, 178o'lerde geçen tarihsel
bir roman olan Barnaby Rudge'da (1841) romana da adını vermiş olan esas
karakter, yanında daima “Chip” isimli evcil kuzgunuyla dolaşır. Barnaby
iyi niyetli, saflık derecesinde sade bir adamdır, kuzgun ise onun göremediği
iblis güçlerin sürekli anımsatıcısıdır. Kuzgun neredeyse saçma denecek sözler
söyler, ama bunlar genelde kehanet doludur, hatta bazen şeytan olduğunu bile
öne sürer. 1845'te, Barnaby Rudge basıldıktan dört yıl sonra Edgar Allan Poe
"Kuzgun"u ilk kez yayınlar. Günümüzde en bilinen şiirlerden biridir,
özellikle beyit sonlarında tekrarlanan “hiçbir zaman” (newermore) şiiri
güçlendirir. Şiirden bir bölüm :
Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
Gerçi yolunmuş sorgucun dedim, ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun,
Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm Kıyısından?
Dedi Kuzgun: Hiçbir zaman.
(çev. ülkü Tamer)
George Orwell’ın ünlü romanı Hayvan Çiftliği’nde (Animal
Farm) çiftlikteki "Moses" adlı evcil karga, din
adamlarını ve kurumsal dini temsil eder. Türk Edebiyatında İlhan Berk ve Gülten
Akın’ın karga ile ilgili birer şiiri vardır. Ezop Masallan'nda, ikisi de zekâlarıyla
ünlü karga ile tilki arasındaki irade savaşını görürüz. İrlandalı oyun yazan
Sean O'Casey (1884-1964) kargayı kendi simgesi olarak seçmesini şöyle açıklar. "Sıra dan bir kuş
karga, tıpkı benim sıradan bir insan olmam gibi”, Kraliyet şairi Ted Hughes
kargaların akıllılığını köylü kurnazlığından çok şeytani bir büyü olarak görmüştür.
Hughes'un “Crow “(1970) isimli şiir kitabında, baş kahraman karga açgözlü
ve acımasızdır, alt edilmesi çok zordur.
V. Van Gogh “Buğday Tarlası ve Kargalar"
Tıpkı Poe'nun kuzguna popüler bir imge kazandırması gibi.
Hollandalı ressam Vincent Van Gogh da karga imgesine resim sanatında
imge kazandırmıştır. İnsanlar mısır tarlasındaki kargaları düşündüklerinde,
genellikle ilk akla gelen Van Gogh'un resimleridir. Özellikle, 1890 yazında,
intihar etmeden önce yaptığı son resimlerden biri olan “Buğday Tarlası ve
Kargalar” adlı eseri çok bilinir. Ayrıca Louvre Müzesinde C. David
Friedrich’in “Kargaların Ağacı” (The Tree of Crows, 1822), Paris'teki
Musée d'Orsay’de Claude Monet’nin “Saksağan”
(The Magpie / Le Pie, 1869), Pablo Picasso’nun “”Kargalı Kadın (1904), Tretyakov Galerisi’nde bulunan Alexei Savrasov’un
“Kaleler Geri Döndü” akla gelen diğer resimler olarak sıralanabilir.
Nazilerin öldürdüğü August Schenk'in “Agony”
(Acı) isimli tablosunu kendi kaderine dair bir önsezi olarak görmek mümkündür.
Edouard Manet, Poe'nun Kuzgun’unun dan etkilenerek yakın dostu Mallarme’ı,
sanayileşmiş metropoldeki bir konakta yaşayan aristokrat olarak karakalem çizimde
yorumlamıştır.
August Schenk (Agony)
Aslında resim sanatında karganın sembolik anlamları vardır.
1. Ölüm ve Vanitas: Klasik Dönem ve Barok natürmortlarda (vanitas)
karga veya kafatası, insan hayatının fani olduğunu hatırlatmak için kullanılır.
2. Uğursuzluk ve Kehanet: Mitolojik resimlerde (özellikle Apollon ve
Coronis efsanelerini işleyen tuvallerde) karga, kötü haber taşıyan figürdür. 3.
Melankoli ve Yalnızlık: Romantik ve Ekspresyonist ressamlar için karga,
içsel yalnızlığın ve kentin ya da doğanın yabanıllığının dışa vurumudur. Heykel
sanatında Kiki Smith'in Three Crows (Üç Karga) isimli heykeli (1995) zehirli
dumanlar veya böcek öldürücü ilaçlar yüzünden kuşların ölüp, gökten
düşmelerinin ardından yapılmış olabilir. Brandon Lee'nin başrolde olduğu, Alex
Proyas'ın yönettiği, 1993 yapımı The Crow (Karga) filmi spiritüalizmine iyi bir örnektir.
C. David Friedrich’in “Kargaların Ağacı"
İngilizce ‘de korkuluk anlamındaki "scarecrown”un tam
çevirisi "karga ürkütendir”, kargaları aslında tarlalardan uzak tutamasa
da korkuluk denilince kargalar hatıra gelir.
Kargalar için tarlalardaki bitkilerden çok böcekler ve solucanlar caziptir,
birçok zararlıyı yiyerek çiftçilere yaptıkları hizmet akla getirilmez. Bilim
insanı Bernd Heinrich, tıpkı insanlar gibi kuzgunların da ileri derecede
bireysel olduklarını ve öngörülemez biçimlerde davranmaya yatkın olduklarını bulmuştu.
Kargagillerin savaşçısı “kuzgun” akademisyeni ise “saksağandır” denilebilir.
Bugün gözlerin
çevresindeki yaşlanma çizgilerini tanımlarken kullanılan "karga
ayağı" deyimini kullanırız. Keza gemi direğinin tepesine yakın kondurulan
gözlem kulesi anlamındaki "karga yuvası" terimi denizcilikte halen
kullanılmaktadır. Bazı özlü sözlerle yazımızı tamamlayalım.
- Kılavuzu
karga olanın burnu pislikten çıkmaz.
- Ölecek
karga, kırılacak dala konar.
- Karga
bülbülü taklit edeyim derken, kendi ötüşünü unutur.
- Kuzguna
yavrusu, şirin görünür.
- Kargadan
post, cahilden dost olmaz.
25 Eyl 2026
G. Perec’ten Edebiyatta Bir Meydan Okuma Romanı : “Yaşam Kullanma Kılavuzu”
Georges Perec (1936-1982) Paris’te doğup tüm
yaşamını orada geçiren roman ve deneme yazarı, çevirmen ve sosyologdur. Edebi,
mimari ve matematiksel bir yapıda olan “Yaşam Kullanma Kılavuzu” yazarın
başyapıtıdır. Bu başyapıt çok sevilerek okunabilir, muazzam keyif
alınabilir, hayran olunabilir, ya da hiç hoşlanılmaz, yarım bırakılır hatta absürt
bulunabilir. Deneysel, modern bir roman denilirse de üyesi olduğu Oulipo grubunu
düşünürsek deneyselden çok “nev-i şahsına münhasır” bir Oulipo yapıtı olarak
değerlendirmek daha doğru olur.
Nedir Oulipo akımı? Oulipo yani “Potansiyel Edebiyat İşliği” (Ouvroir:işlik, Litterature:edebiyat, Potentielle:potansiyel) kelimelerinden oluşmuştur. Buna “Gizil Edebiyat Atölyesi” de denebilir. Bu topluluk 1960 yılında edebiyat meraklısı bir matematikçi olan Le Lionnais ve matematik meraklısı olan bir edebiyatçı Queneau tarafından kurulmuştur. İçinde Perec ve Calvino gibi isimlerin de yer aldığı Oulipo’cular harf ve rakamların karşılıklı etkileşimlerini saptamak, yazı ile matematiğin işbirliğini sağlamak için uğraşıyorlardı. Bu nedenle polindromlar yani ters-düz okunuşları aynı olan kelimeler (traş-şart), lipogramlar yani bir harfin hiç kullanılmadığı metinler (Perec’in hiç ‘e’ harfi kullanmadan yazdığı “Kayboluş” romanı), akrostişler yani cümle başındaki harflerle bir kelime veya cümle oluşturma, anagramlar yani bir kelimenin harflerini değiştirerek yeni bir kelime oluşturmak (ihbar-bahri) ve daha birçok farklı teknikler kullanılmaktadır. Örneğin hiç noktalama işareti kullanılmadan yazmak, bir harfi bir başka harfle değiştirerek (s yerine t kullanmak) metni tamamlamak, sözcük sayısını sınırlandırmak, tamamıyla boşluksuz yazmak gibi.
Perec romanının bir yapboz yani puzzle romanı olduğunu belirterek kitabın başında yapboz’u yani puzzle’ı şöyle tanımlıyor. “Puzzle önce ayrıştırılıp sonra incelenecek bir parçalar toplamı değildir, bir bütündür… Bir puzzle hiçbir zaman onu oluşturan şeylerin tek tek irdelenmesiyle anlaşılamaz ve bütün hakkında bir fikir veremez.” Bu romanında matematikten de yararlanıyor Perec; 99 bölüm + son deyiş bölümü ile 100 bölümlük bir roman, yani 10x10’luk, yüz adet küçük kare oluşturan bir esas kare. Böylesi bir kitap nasıl yazılabilir sorusuna cevabı Oulipo tarzı düşünmek diye cevaplayabiliriz, ya nasıl okunabilmesi gereklidir diye düşünmek daha zor bir sorudur.
Şimdi romana biraz değinelim. “Yaşam Kullanma Kılavuzu” içinde
birçok öykü ve novella barındırıyor. Bunlar bir kuyumcu titizliğiyle birbirine
bağlanıyor. Paris’te, Simon-Crubellier Sokağı, No. 11 adresindeki on katlı bir
apartmanın içinde, 1883-1975 yılları arasında 92 yıl yaşayan bina
sakinleri ve onların hayatlarına katılan kişiler, eşyalar, anlatılar, anılar ve
apartmanın bölümleri üzerine yazılmış öyküler kurgulanarak genel olarak
insanların yaşamı anlatılıyor. Apartman dünyanın küçük bir maketi gibi.
Romanın üç ana kişisi Percival Bartlebooth, Gaspard Winckler ve Serge Valene’dir. Kitabı okursanız yardımcı olması açısından bir iki noktaya değinmekte yarar var. Bartlebooth adı iki kurmaca kişiden alınmıştır, ilki Bartleby (H. Mellville’nin Katip Bartleby’i), ikincisi ise Barnabooth (V. Larbaud’un yarattığı kendisini tanımladığı bir kitap kahramanı). Winckler ise yazarın ilk romanı olup bir türlü bastıramadığı ve arada kaybolan ancak ölümünden sonra bulunup basılan “Paralı Asker” romanının ana kahramanı olan sahte resim yapımcısıdır.
Romanda zengin bir İngiliz olan Bartlebooth, yaşamını tek bir şeye, bir yapboz (puzzle) projesine adamıştır. Bu nedenle yirmi yıl boyunca Valene’den suluboya resim dersi alır, sonraki yirmi yıl süresince dünyayı gezerek limandan limana uğrayarak 15 günde bir suluboya resim yapar. Bunları Fransa'daki yapboz ustası Winckler’e gönderir. Fransa'ya dönünce Winckler’in yaptığı 750 parçalık yapbozları her 15 günde bir tane olmak üzere çözmeyi planlar. Sonra özel bir kâğıda yapılan bu yapbozlar tekrar ilk yapıldıkları yerlere götürülüp özel bir kimyasal maddeye batırılarak tamamen silinecek ve yok edileceklerdir. Perec burada büyük bir projenin bir döngü olarak yapbozları yerleştirerek başladığı yere gelmesi ve yok olmasını kurgularken sanırım hiçliği, “hiç”i vurgulamak istemiştir. İnsan hayatında çokça yer tutan “hiç”i.
Kitabın kurgusu olağanüstü güzel, sizi içine çeken, merakınızı sürekli ayakta tutan bir anlatıma sahip. Sakin dümdüz akan bir nehirde değil, önünde setler, küçük büyük çağlayanlar, köprüler, kıvrımlar, kayalar, suya düşmüş kütükler bulunan bir nehirde suyun içinde akışa bırakıp gidiyorsunuz kendinizi. Su devamlı akıyor. Bu kurgu sizi bir bulmacanın içinde olduğunuzu hissettiriyor, ama bulmacayı çözmeye çalışmıyorsunuz aksine bu bulmacayı, burada yapbozu yerleştirmeye çalışan yazara teslim oluyorsunuz. Kurguda bir ilginç nokta da Perec bu kitabında diyaloglara hiç yer vermemiş, karakterler arasında hiçbir konuşma geçmiyor. Sadece 31. bölümde yer alan bir öyküde mektup yoluyla bir diyalog var ama yüz yüze değil. İki kişinin polisiye bir öykü nedeniyle birbirlerine yazdıkları mektuplarda hitap var ancak canlı konuşma yok.
Perec inanılmaz birikimi ile tarih, tıp, sinema, edebiyat, bisiklet, spor nerdeyse her alanda referanslar vererek raks ediyor, kah apartmanın dairelerinde, kah merdivenlerde ve mahzenlerde dolaşıp, öykülerini anlatıyor. Detaylar insanı büyülüyor, duvarlarda asılı resimler, haritalar, yemek menüleri ve tarifleri, afişler, eski kitaplar, kartpostallar, faturalar, makbuzlar, ilanlar, bisküvi ve kahve kutuları, avizeler, oyuncaklar, antika eşyalar, mobilyalar, mutfak malzemeleri, denizcilikle ilgili eşyalar ve burada saymakla bitiremeyeceğim ilginç ve şaşırtan binlerce eşyayı hiç sıkılmadan okuyorsunuz. Bir oda ya da mahzen en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Yer karosundan duvardaki lekeye, kapı kulpundan odadaki kedinin göz rengine kadar. Buna bir de 179 farklı kişinin romanda yer aldığını da eklersek kitabın zenginliğini tahmin edebilirsiniz.
Tabii başta da belirttiğim gibi çok sevseniz de sevmeseniz
de okuması zor bir kitap, çünkü öncelikle hacimli bir kitap, indeksleri, zaman
dizimi, hikâye hatırlatmalarıyla 600 küsür sayfayı buluyor üstelik küçük
puntoyla basılmış ve en önemlisi her bölümden sonra bir boşluk kalıyor,
boşlukları doldurmaya kalkarsanız Perec’in başta belirttiği gibi bütün hakkında
fikir sahibi olmanız zor, kitabın bitmesini beklemeniz gerek. Böyle bir kitap
yazabilmek için insanın kendisine inanması güvenmesi gerek. 46 yaşında oldukça
erken bir yaşta ölen G. Perec belki de Gaspard Winckler’li başka kaç eser verecekti?
İçinde binlerce nesne, yüzlerce sanat eseri, sayısız
kültürel referansın yer aldığı “Yaşam Kullanma Kılavuzu” ve G. Perec’i
sevdiyseniz, bu romanın ortaya çıkışındaki yaşananlar, gelişmeler, daha önceki
yazdıklarıyla bu romanı haber vermesinin inanılmaz hikayesi, David Bellos’un “George
Perec: Life in Words” (Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat olarak
Türkçe çevirisi var) adlı biyografisinde anlatılıyor. Çocukluğu, özel hayatı,
ölümüne kadar yaptıkları ve yapamadıkları çok yönlü yazılmış, sıkı bir
biyografi.
Ayrıca Enis Batur’un, “Yaşam Kullanım Kılavuzu”
romanına açılım getirmek amacıyla onun şeklini de taklit ederek (dizin,
kronolojik dizin, anımsatmalar vb) yazdığı bir denemesi ”Perec Kullanma
Kılavuzu” adıyla kitap olarak yayınlandı yararlanılabilir.
24 Eyl 2026
YAZI-HANE (“üstiçbükeyler”) üzerinden Enis Batur’un Tomografisi *
Türk edebiyatının belki de en üretken yazarlarından olan Enis Batur; şiir, deneme, eleştiri, roman, anlatı, gezi yazısı gibi edebiyatın birçok türünde eser vermiştir. Sadece edebiyat sahasında değil; kültür, felsefe, siyaset, sanat konularında da kalem oynatmaktadır, Doğu-Batı gibi temalar üzerine yazdıklarıyla, fikirleriyle eleştirmen, düşünür ve entelektüel olarak da dikkat çekmektedir. Üretkenliği, yapıtlarında görülen deneyciliği; edebi ve kültürel göndermelerini çoğunlukla dışarıdan, yabancı örneklerden seçmesi ile farklı, bazen aykırı, ancak entelektüel torbası hep dolu bir yazardır. E. Batur kimine göre kibirli, kimine göre de olumlu anlamda ayrıksı kişiliktedir.
Oblomov
Yayınlarından 2026’da basılan Yazı-Hane
isimli kitabında,
yazmaya başladığı ve ilk kitaplarını verdiği 1973’ten sonrasına ait olgunluk ya
da ustalık dönemleri sayılan 1984’ten sonra yazdıklarından oluşan, otuz kadar
ana başlık altında, yüz kadar deneme yer almakta.
Genel olarak yazmayı, kendisinin yazma yolculuğunu, yaratma sürecini, yapıtını
kurma biçimlerini, yayımlandıktan sonrası beklentilerini, kitabın ömrü ile ilgili
düşüncelerini, okurdan beklentilerini veya beklemediklerini, konuların
etrafında dolaşmadan doğrudan iletmiş.
1970’li
yılların başında yurtdışına gitmesi, Batı’daki edebiyat ve sanat ortamı içinde
yaşaması, Batur’un edebi kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Kendisini “edebiyat insanı”
olarak tanımlayan, edebiyata şiir ile giren ve tanınan Enis Batur aslında
denemeci olarak daha çok üretmiştir. Kendi deyimiyle -bence de- denemenin “uç beyi”dir. Denemelerinde
"kültürü” bir sorun olarak ele alan Enis Batur, ele aldığı konulara
eleştirel, şüpheci ve sorgulayıcı yaklaşımıyla sessizce eğitici konumuna geçer.
Edebiyat, sanat gibi konulara denemelerinde geniş yer veren yazar, 2000’li
yıllarda şehirler ile ilgili yazılara ve kişisel gezi notlarına yönelmiştir.
Siyasetle arasına hep bir mesafe koymuştur.
Kitapta
bir “içbükey” söyleşi bölümü var, kendisi soruyor, kendisi cevaplıyor. “Şiir
çatmak, öykü kurmak, denemeye girişmek, sıkı edebiyat metinleri kaleme almak
bir inşa çalışmasına yöneltir yazarı, sorun şurada ki insan
inşa edileni kafa yormadan kullanır, edebiyata gelince o insan yani okur bazen canına okur yazarın” diyerek okura yöneltir oklarını.
Bir kitap yazmaya başladığında okurlarla geçinmeyi aklından geçirmediğini,
öncelikli kaygısının kendisini ikna etmek olduğunu belirtiyor. Bu nedenle “okur
içtenlikten sapmayarak dilediği çıkarımlara varabilir” dedikten sonra,
“içtenlikten sapma, benim gözümde çizmeyi aşmakla birdir” diye mesaj vermekten
de çekinmez. Burada Türkiye’de okuryazarların “Enis
Batur’u sevenler ve sevmeyenler” olarak ikiye ayrıldığı yargısının, kendisine
ait olmasa da geniş çapta doğru olduğunu söylüyor. Ortalama okur sayısının 1500
olduğunu sıkça vurguluyor. Usta yazara katılmıyorum, Enis Batur sadece övülmeyi
kabul ederek eleştiriye sert tepki verdiğinden, bence okurlarla arasında şöyle
bir ayrım oluşmuştur. İki grup da Enis Batur’u sever (sevmezse kitabını alıp
okumaz), bir grup onu eleştirmeden olduğu gibi kabul eder ki bu yazara göre
sadık okurdur, diğer grup da kendi içinde ikiye ayrılır, ilk grup onu koşulsuz
sever ve övgüler sunar (ki bu Enis Batur’un sokulgan okurudur), diğeri de onu
terk etmeme koşuluyla sever ama eleştirir (bunlar Enis Batur’un çizmeyi aşan
okurlarıdır) ve okuyucusunun kendi tahminlerinin çok çok üzerinde
olduğunu düşünüyorum.
“Benimle
söyleşi yapmaya gelen herkes “kaç” kitabım olduğunu soruyor, yetmiyor,
verimliliğimin sırrı hakkında tamamlayıcı bir soru yöneltiyorlar” diyor ve bu
“şehir efsanesinden” bıktığını belirtiyor. Haklı mı? Okurların bunları merak etmesinden daha doğal ne olabilir? Ama Enis Batur böyle bakmıyor
olaylara, arkasında bıraktığı veya bekleyen binlerce sayfalık “anonim” üretimi
ve üretim çizgisini bütünlük kaygısıyla sürdürmek için neler yaptığını
görmezden gelmek olarak değerlendirip içerlediğini söylüyor.
Okurlardan
başka meslektaşlarına da sitem ediyor Enis Batur. Diyor ki; “yıllardır
yayıncılık alanında çalıştım, sayısız yerli yabancı yazarla diyalog kurdum,
bizdeki kadar ‘edebiyat’ın genel tablosundan habersiz, geçmişin
birikiminden ve şimdiki zamanın açılımlarından uzak, yaratma sorunlarına
kayıtsız ‘edip’le hiçbir ortamda karşılaşmadım, bu ise kafamda bir soru
doğurdu; yoksa edebiyatçılarımız ‘edebiyatı’ sevmiyor muydu?” Görüldüğü gibi
Enis Batur okura da kalem arkadaşlarına da eleştirel yaklaşıyor. Ancak bu
yaklaşımı onu daha çok üretmeye, farklı şeyler yazmaya yöneltiyor olmalı ki son derece olumlu sonuçlar çıkıyor ortaya. Sık sık
söylediği "okur sayım azdır, ama iyi okurdur bana yeten" söylemini Yazı-Hane’de tekrarlasa da,
"yazdıklarımın beni okunurluğumun çok üstünde tanınırlığa ulaştırdığı” ifadesi, bu çelişik duyguyu beyninin bir köşesinde egonun
arkasına sakladığını düşündürtüyor. Aslında kitaplarını okuyan okur sayısının
az olmasını dert etmiyor görünse de "görünür değil de okunur olmak"
isteğini bir şekilde dile getiriyor ve bunu yazılarında sıklıkla tekrarlıyor.
Enis Batur’un bu iç çelişkisi hep var oldu yazın hayatında, iyi ki böyle
olmuş, yoksa bu kadar üretken olamazdı kanısındayım.
Yazmak,
okumak, yazdığını yayımlamak, yayımlandıktan sonraki
süreci beklemek, yazıp da yayımlamamak ve nihayetinde yazmak istediğini
yazamamak, yazmak istediklerini yazmak istememek (durayazmak) üzerinde
kendisiyle yaptığı iç söyleşileri okuruyla paylaşıyor. Enis Batur tam "festina
lente" yani "ağır ağır acele etmek" ruh halinde. Bu dönemi
kendisi "Nigredo" döneminin kapanması ve "Post Opus
Nigredo"ya geçiş olarak nitelendiriyor. “Nigredo" bir
simya terimi aslında ancak burada bir metafor olarak insan yaşamının uzun
sürecek belki de hiç tamamlanmayacak dönemini, buradan olgunluğa geçişin
başladığını ifade ediyor. Bu ruh durumuna bağlı olarak Enis Batur belirgin bir
endişe ve telaş içinde olduğunu saklamıyor, hala tasarladıklarının
gerçekleştirdiklerinden fazla olduğunu, yazmak istediklerini yazamadan çekip
gitmek kaygısını taşıdığını hissettiriyor. Sağlığın bir anda bozulabileceğini,
başta Bilge Karasu ve Samih Rifat olmak üzere çok yakın dostlarının bir gün
içinde takvimin son yapraklarına yaklaştıklarını öğrendiklerini anımsatarak,
bitmemiş, yarıda kalacak çok sayıda tasarıya biçim biçecek vakit kalmadığından
korktuğunu aktarıyor.
İşte tam burada, şimdiye dek kendimi “sadık, sokulgan
ve çizmeyi aşmamaya çalışan bir okuru” olarak konumlandırmışken, alanımın
çağrışımlarıyla içim kımıldanarak bu yazının “yazar”lığına kanatlanmış halde
buluyorum. Sonuçta bu durumu da -Enis Batur ayarındaki- bir yazarın, okuruna
verdiği bir nevi “reçete” olarak okuyamaz mıyız?
“Günden
güne, yıldan yıla, kalan vaktim ne kadarsa, yeni kitaplarım ilerleyedursun,
arada eskilerine konmak, onlarda kısalı uzunlu konaklamak” isteğini “kişi
kendisine yetişebilir mi(ydi)? diye sorarak dile getiriyor Enis Batur.
Enis Batur’un “Gündefterleri”ni bitirmesi beklentisi
içinde sağlıklı ve verimli uzun yıllar geçirmesi dileklerimle…
* Cumhuriyet Kitap Eki, 24.09.2026 sayı:1910, s:16 yayınlandı
Faydalanılan
Kaynaklar
*Akaş, Cem (1993). belkienisbatur.
İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.
*Aynur, Hatice (1997). Enis Batur Bibliyografyası İçin Bir Deneme. 1970-1995. İstanbul:
Altıkırkbeş Yayınları.
*Erdem, Ömer (2018). "Enis Batur ile Söyleşi:
‘Vaktim Git Gide Azalmakta ve Yetişemeyeceklerimin Yetişebileceklerimden Daha
Fazla Olması, Bana Bir Çeşit Hüzün Veriyor.’" Yüz Yüze Konuşmalar/Yaşayan Edebiyat – I. Ed. *Abdürrahim Karadeniz.
İstanbul: MG Yayınevi.
20 Eyl 2026
Edebiyatta Faik’in İzini Sürmek *
İsmimin peşinden gitmeye karar verdim, çünkü “Faik” anne-babamın memleketinde (Siirt) ve doğduğum yerde (Eleşkirt) pek kullanılan bir isim değil, zaten genel olarak yaygın kullanımı yok, 1852'den itibaren TÜİK kayıtlarında Osmanlı medrese bilim çevrelerinin sevdiği klasik erkek adı olarak görünür. 20. yüzyıl boyunca dindar ve Türk ailelerinde 200-500 sıralarında yeralmış. 2025'te 432 sıradaymış. Türkiye’de yaklaşık 14.500 kişi Faik ismindedir. Anneme göre; iki kız çocuktan sonra erkek çocuk doğurması için dua etmiş, rüyasına beyaz at üstünde ak sakallı bir dede girmiş ve “eğer adını Faik koyarsan erkek çocuk doğurursun” demiş. Babama göre de bu boş inanç nedeniyle değil, kendisinin Sait Faik hayranlığı nedeniyle konulmuş adım, bu arada babamın adı da “Sait”. Ve devam ediyor babam, Tevfik Fikret’ten dolayı büyük ablama “Fikret”, ortanca ablama da Nazım Hikmet’ten dolayı “Hikmet”adını koymuş. İkisi de erkek ismi ! Agnostik/ateist olan babamın açıklamaları daha rasyonel olsa da iki kız çocuktan sonra erkek çocuk olmasının öneminin ve kıymetinin Güney Anadolu’dan gelen feodal genlerimizde bulunması gerçeğini de yok sayamıyorum, bu nedenle annemin anlattıklarını da görmezden gelemiyorum..
Gelelim adımın anlamına ; “Faik” Arapça “fā'iq” kelimesinden gelir ve üstün, önde gelen, birinci ve seçkin demektir. TDK’na göre öne çıkan, aşkın veya daha yüksek bir düzeyde olan bir şeyi veya kişiyi tanımlamak için kullanılır.
Peki anlamca bu kadar iddialı bir isim edebiyat dünyamızda kendine bir yer bulmuş mu ? İlk olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1922 tarihli Kiralık Konak romanında “Faik Bey” olarak karşımıza çıkıyor. Seniha ve Hakkı Celis ile birlikte romanın temel kakterlerinden birini oluşturur Faik Bey. Cemil’in arkadaşı ve konağın çevresindeki batılılaşmış, gösterişçi, eğlence merkezli genç erkek tipinin temsilcisidir. Faik Bey’in temsil ettiği değerler alafrangalık, tüketim, haz ve yüzeyselliktir. Romanda Faik Bey’in batılılığı bir hayat tarzı ve tüketim biçimine indirgemesi, çöken bir imparatorluğun ürettiği tüketici aristokrat/genç erkek tipi olarak tanımlanmaktadır. Özetle Kiralık Konak’ta Faik Bey adının anlamına ters olarak üstün değil, ironik olarak düşük karakterdedir. Bu aynı zamanda Osmanlı’nın son dönemindeki “bey” unvanının içinin boşalmasını da temsil eder.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir diğer romanı Yaban’da , Milli Mücadele döneminde Anadolu köyündeki aydın-köylü kopukluğunu anlatır, burada “Faik”, ana karakter Ahmet Celal’in emir kuludur. Savaşın ve yokluğun getirdiği ağır şartlar altında sadakati, çaresizliği ve Cumhuriyet öncesinde askerlerin ve insanının çilesini simgeleyen bir karakterdir.
Peyami Safa'nın Doğu-Batı sentezini işlediği Fatih Harbiye romanında “Faik Bey”, doğulu değerlerin, huzurun ve muhafazakâr yaşam tarzının temsilcisidir. Ney üfleyen, tasavvufi bir derinliğe sahip olan Faik Bey, kızı Neriman'ın Batılılaşma arzusuyla girdiği bocalama karşısında sabırlı, anlayışlı fakat geleneklerine kopmaz bağlarla bağlı bilge bir baba tipini çizer.
Halikarnas Balıkçısı, sünger avcılarını ve deniz insanlarını anlatan eseri Aganta Burina Burinata’da“Bodrumlu Faik” adını taşıyan, denize tutkuyla bağlı, doğayla iç içe yaşayan, hesapsız ve alçakgönüllü Ege insanını temsil eden bir yerel karakteri görmekteyiz.
Belki Orhan Veli Kanık’ın 1 Şubat 1950 tarihinde Yaprak dergisinde yayımlanan "Sait Faik İçin" başlıklı yazısını, ki daha sonra, yazarın Mahalle Kahvesi adlı öykü kitabının sonuna da eklenmiş çok bilinen bir eleştiri ve portre yazısını da ekleyebiliriz, ne de olsa Faik isim olarak yer almakta.
Şiirde ise ilk rastladığım ilk “Faik” ismi Mehmed Âkif Ersoy’un “Neşîde-i Târîhiyye” adlı eserinde Süleyman Fâik Bey’in ölümü üzerine 5 Ocak 1915’te yazılmış beş beyitlik bir tarih manzumesidir. İlk beyitlerde “Fâik Bey”in ölümü ve ardından gelen yas anlatılır; üçüncü beyitte doğrudan “Mîr-i Fâik” diye anılır. “Pāk-sìret, ŝuleģādan idi Mìr-i Fāʾiķ”. Burada “Faik”, seçkin/ahlaklı bir kişi olarak idealize ediliyor ki, Kiralık Konak’taki Faik Bey ile tamamen bir karşıtlık oluşturuyor.
Bu yazıyı yazma motivasyonu Nazım Hikmet’in “Faik” isimli şiirinden geliyor. 7 Ağustos 1940 tarihli ve daha sonra Yatar Bursa Kalesinde içinde yer almıştır bu şiir. Şiirde iki ayrı “Faik” bulunması özellikle dikkat çekicidir: Dümelli Faik ve Doktor Faik Bey.
FAİK- Dümelli köyünden. Çankırı. (1314).
FAİK- İstanbullu. Doktor. (1315).
Doktor Faik Beyle karşı karşıya
iskemleleri atıp
bozkıra inen taş merdivenlerinde oturuyorduk
bir memleket hastanesinin.
(7.8.940).
Akşamdı.
Ortalık alaca karanlıktı.
Karşımızda. Bozkırda. Dümelli Faik.
İçerde otoklavın uğultusu.
(Dümelli’nin karısı ameliyat olacak.)
Doktorla Dümelli konuşuyorlar:
-Barsağı düğümlenmiş
karnını yaracağız
-Ölür mü ki?
-Karnını yarmazsak ölür mutlaka
karnını yararsak belki kurtulur.
-İki bebesi var.
-Karnını yaracağız.
-Kurtulur mu ki?
-Karnını yarasak belki kurtulur.
İki bebesi var.
Komşuya koyup geldik.
Bir defa öldümüydü…
-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.
-Gece harman yerinde hani,
örtümüz neyimiz de yok.
Bebeler de yanında.
Harman yerinde hani…
“Uy anam diye bağırdı.
Göbeğini bastırıp
başladı kıvranmaya”
-Ölür mü ki?
Bir ilaç yazıversen…
- İlaç kar etmez.
Karnını yaracağız…
-Sen bilirsin.
Gece harman yerinde çıplaktık hani.
Bir sarı hap içirsen…
-Karnını yarmaktan başka çare yok.
-Kurtulur mu ki?
-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.
-Bebeleri komşuya koyup geldik.
Harman öylece durur…
-Babacığım, kardeşim.
Karnında barsağı düğümlenmiş.
-Çözülmez mi ki?
-Çözülmez kendiliğinden.
Açacağım karnını
barsağı çözeceğim.
-Ellerinle mi?
-Ellerimle.
Gürültüyü duyuyor musun?
Aletleri kaynatıyorlar.
Tertemiz pırıl pırıl.
-Kurtulur mu ki?
-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.
-Bir sarı hap.
-Olmaz!
İstersen hastanı al, geri götür.
Senin iznin olmadan
açamayız karnını.
Sen izin vereceksin
ben bıçağı çalacağım.
Kanun böyle yazıyor.
Bir kaat imzalarsın.
-Ne kaadı?
-Razıyım, diye.
-Dolaş.
Düşün biraz…
……….
………..
-Ölür mü ki?
-Kanını açmak lazım.
Lakin mal senin.
Kanun böyle yazıyor.
-Kurtulur mu ki?
-Karnını yararsak belki kurtulur.
Karnını yarmazsak ölür mutlaka.
Şu ahlatın altına otur.
Düşün.
Sonra gel, kaada bas mührünü.
-Mührüm yok.
-Parmak basarsın.
……………
-Bakın Nazım Bey,
Benim adaşa bakın.
Çömeldi oturuyor
Korkuyor sanki
Sırtını ağaca dayamaktan.
İçerlerden
Stepten geldiğine eminim.
Step damgasını vurur adama.
Beni hiç sevmiyor.
Bana düşman.
Ve ümitsiz.
Ben bu büyük yapıdaki efendiyim.
Sarı bir hap verecek yerde
ona inadına kötülük eden insan.
Tapu katibi ve ben,
ikimiz de bir…
Parmak basacak,
İnandığı için değil,
Ben öyle emrettiğim için
Beni sevmiyor.
Bana düşman.
Metindeki bu diyalog, Anadolu yoksulluğunun hastane koridorlarına yansıyan en vurucu ve gerçekçi sahnelerinden biridir. İlginç olan daha sonra “Memleketimden İnsan Manzaraları”na dönüşen büyük eserde “Dümelli Faik” ve “Doktor Faik” de yer almaktadır. Yakup Kadri’nin züppe Faik Bey’i ile Nâzım’ın köylü, emekçi, ezilen, ve cahil Dümelli Faik’i arasında yaklaşık yirmi yıllık Cumhuriyetleşme sürecini okuyabiliyoruz. Nâzım Hikmet bu karakterle hem toplumsal gerçekçi bir bürokrat/aydın eleştirisi yapar hem de insanın ölüm, yaşlılık ve yalnızlık karşısındaki içsel trajedisini şiirleştirir.
Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları eserinde "Faik" ismi doğrudan bir karakter olarak yer alan başka bir Faik de vardır. Eserde Haydarpaşa Garı’ndan kalkan üçüncü mevki katarın (trenin) 54 numaralı kompartımanındaki yolcular anlatılırken Kartallı Kâzım’ın hikâyesine geçilir. Burada geçen Halıcı Faik tiplemesi, toplumcu destansı şiirde şöyle resmedilir:
54 numaralı kompartımanda
Kartallı Kâzım’ın karşısında
Halıcı Faik oturuyordu.
Faik,
kırk yaşlarında,
tıknaz,
çiçek bozbozu bir adamdı.
İstanbul’dan tüccar gelir,
Anadolu’da halı toplar,
İstanbul’a dönüp satardı.
...
Ne zengin olabilmişti
ne de büsbütün batmıştı.
Trenlerde üçüncü mevkide seyahat eder,
sigarasının izmaritini tırnağıyla ezer,
memleketin halinden konuşurken
hem “Hamdolsun” der
hem de için için küfrederdi.
Şiirde Faik adına dolaylı olarak da karşılaşıyoruz. Örnekğin Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kitabıyla aynı adı taşıyan şiiri “İçeri Sait Faik”te arkadaşının adı da olsa “Faik” isim olarak vardır. Dağlarca’nın Sait Faik’indeki “Faik” saf insani duyarlılığı ve kaçışsız yalnızlığı simgeleyen bir dost imgesidir.
Sait Faik yanınızdayken
Onu göremezdiniz
Siz koca şişeyi içerken
(İçkiden Çıkanlar şiirinden)
Aynı kitaptan bir başka dizeler;
Buluşmuştuk kahvede
Yine yorgundu
Sözcükler gibi ortada kaldı Sait
Ne gün sayrılarevine yatsam
Sanki içerdesin Sait Faik
Odanın arınmışlığı
Senden
İçeri giren yel, esinti senin bıraktığın camdan.
(İçerdeki şiirinden)
Sait Faik'i
Kısaca anlat deseler ne derim
Kimseyi aramayan adam
Kimseye açılamayan adam...
(Sait Faik'i Tanıtmak şiirinden)
Oktay Rifat’ın “Faik Baştımar İçin” adlı şiirinin içinde değil sadece başlığında Faik adı geçer, hakkında bilgi vermediği gerçek kişidir.
Faik karakteri edebiyatımızda Kiralık Konak’taki Faik Bey dışında, genelde sakin, uyumlu ve bulunduğu çevrenin ahlaki değerlerini taşıyan, çatışmayı başlatan değil, çatışmanın ortasında denge veya sadakat unsuru olan bir kişi olarak kurgulanmıştır. Adın gerçek anlamını taşıyan bir karakter olarak da kurgulanmamıştır.
* İzEdebiyat yayınlandı 22.09.2026)


















.jpg)



