Sayfalar

8 Kas 2026

Dövme (tottoo) Üzerine Bir Deneme




Dövme, vücut derisi üzerine iğne gibi sivri bir araçla çizilmek ve içine renk veren maddeler konulmak yoluyla yapılan orijinalinde silinmeyen yazı, resim, işaret ve desenlerin genel adıdır. (ing. tattoo). Dövmeler birkaç çeşittir. Kalıcı dövme: Pigmentin dermise yerleştirilmesiyle yapılır. Makineyle veya geleneksel el yöntemleriyle uygulanabilir, geleneksel dövme bu çeşittir. Zamanla solabilir, ancak kendiliğinden tamamen kaybolması beklenmez. Günümüzde laser abrasyon veya cerrahi yöntemlerle çıkarılmaktadır. Geçici kına dövmesi: Kına, derinin yüzeyini boyar ve genellikle birkaç hafta içinde solar. Transfer dövme: Yapıştırma yöntemiyle hazır desenin cilt yüzeyine aktarılmasıyla yapılır. Genellikle birkaç gün içinde silinir. Çocukların tercihi bu dövme cinsidir. Dövme yaptırma sıklığı özellikle genç ve orta yaşlı yetişkinlerde yüksektir. İtalya, İsveç, ABD, Avustralya, Arjantin, İspanya, Danimarka ve İngiltere gibi ülkelerde uygulama yaygındır 


     


Kalıcı dövmelerde pigment ya elektrikli makine ya da el ile kontrol edilen bir araçla deri içine yerleştirilir. Geleneksel kalıcı dövmede pigmentler, ince iğneler aracılığıyla derinin üst tabakası olan epidermisin altındaki dermis tabakasına yerleştirilir. Kalıcı dövme, pigmentlerin deri içine yerleştirildiği invaziv bir işlemdir. Bu nedenle estetik ve psikolojik boyutlarının yanı sıra tıbbi riskleri de vardır. Örneğin enfeksiyon, alerjik reaksiyonlar, yabancı cisim reaksiyonu, keloid ve hipertrofik yara izi oluşabilir. Dövme pigmentleri nadir de olsa MRI görüntülerini etkileyebilir. Kalıcı dövmede kullanılan bazı teknikler şunlardır. Minimalist ve fine-line denilen İnce çizgiler, küçük semboller ve sade geometrik şekiller için kullanılır. Geleneksel (old school) yöntemiyle kalın konturlar, sınırlı renk paleti kullanılarak gül, kartal, çapa gibi klasik motifler çizilir. Japon (irezumi) tekniğinde ejderha, koi balığı, dalga ve mitolojik figürler gibi motifler geleneksel kompozisyonlarla birleştirilir. Tribal ve polinezya üsluplarında geometrik şekiller ve ritmik desenler öne çıkar. Bu desenlerin bazıları belirli topluluklarda özel kültürel anlamlar taşır. Suluboya (watercolor) tekniği: Boya lekelerini ve renk geçişlerini andıran, belirgin konturların bazen geri planda kaldığı tasarımlardır. Blackwork, dotwork tekniği: Siyah alanlar, noktalama, simetri ve matematiksel biçimlerden yararlanır. Bunlara yazı ve kaligrafi dövmelerini de ekleyebiliriz.


     

Dünya genelinde en sık karşılaşılan dövme motifleri çiçekler, bitkiler, hayvanlar, simgeler, dini semboller, yazılar ve kişisel anlam taşıyan işaretlerdir. En sık tercih edilen dövme motifleri gül ve diğer çiçekler; lotus, kiraz çiçeği ve yabani çiçekler, kelebek ve diğer hayvan figürleri; kurt, aslan, yılan, kuş ve kedi gibi figürlerdir.  Ay, yıldız ve astronomik semboller, kalp ve küçük semboller, isimler, tarihler ve kısa sözler, ejderha ve mitolojik figürler ve mandalalar, kuru kafa ve ölüm temaları de sıklıkla istenilen dövme motifleridir. 

 

Bir de evrensel semboller vardır, “Ouroboros” (kendini yiyen yılan); sonsuzluk-döngü-yeniden doğuş, her son yeni bir başlangıçtır anlamındadır.  “Sonsuzluk işareti (∞) süreklilik-bağlılık-sınırsızlık. “Anka kuşu” (Phoenix); yeniden doğuş-dayanıklılık-dönüşümü simgeler. Yıkımın içinden yeniden doğmak mümkündür. “Pusula”; yön bulma-bağımsızlık-kendi yolunu seçme, “hayat ağacı”; yaşam-aile-kökler-bütünlük-varoluş, “dağ ve dalga”; dayanıklılık-değişim-doğayla uyum, “güneş ve ay”; karşıtlık-denge-zaman, “kuş”; özgürlük-yolculuk-eve dönüşü, özellikle uçan kuş özgürlükle ilişkilendirilir, “kalp”; aşk-sevgi-bağlılık-hatıra, “kuru kafa ve kum saati”; ölümlülük-zamanın kısalığı- Memento mori  yani “öleceğini hatırla” anlamına gelir.


                           


         

Dövme genel olarak üç farklı nedenle yapılır; bedensel bir süsleme, kişisel bir anlatım aracı ve kültürel bir sembol. İlk nedenle yapılan dövmeler estetik bir tercihtir; ikinci neden de kimliğin ifade aracı veya aidiyetin hatta yaşamın bir parçasıdır. Üçüncü neden adından anlaşılacağı üzere içinde bulunduğu veya benimsediği kültürü paylaşımı hedefler. Dövme, karakterin kendisini başkalarından ayırma veya bir topluluğa ait olduğunu gösterme biçimidir. İsimler, semboller ve figürler, karakterin bedeni üzerinde taşıdığı kişisel bir anlatı oluşturur. Burada beden, kimliğin yalnızca biyolojik zemini değil, ifade edildiği yüzeydir. Dövme, unutmak isteyen kişinin bile geçmişinden bütünüyle kurtulamayacağını gösterebilir. Bir isim, tarih veya işaret, kişisel bir kaybı ya da tarihsel bir travmayı sürekli hatırlatır. Dövme bu anlamda bedensel bir arşivdir. 


   


Psikolojik açıdan asıl önemli nokta, dövmenin varlığından çok kişinin onu hangi amaçla, hangi koşullarda ve nasıl bir anlam yükleyerek yaptırdığıdır. Dövme yaptıran kişiye “neden dövme yaptırıyorsun” yerine“bu dövme, senin için ne ifade ediyor” sorusu sorulmalıdır. Dövme yaptıranlardan bu soruya alınan cevaplar değerlendirilmiş ve aşağıdaki başlıklar ortaya çıkmıştır:

Kimlik ve kendini ifade etme: Kişi, bedeni aracılığıyla kim olduğunu, hangi değerlere önem verdiğini veya nasıl algılanmak istediğini gösterebilir. Dövme, kişinin kendi bedeni üzerindeki söz hakkını vurgulayan bir ifade biçimi olabilir. 

Anıları ve kayıpları ölümsüzleştirme: Bir yakının adı, doğum tarihi, portresi veya anlamlı bir sembol; sevilen bir kişiyi, bir ayrılığı ya da hayatın dönüm noktasını hatırlamak amacıyla yaptırma. 

Aidiyet ve toplumsal kimlik: Bazı dövmeler bir topluluğa, alt kültüre, mesleğe, askerî gruba veya aile geleneğine bağlılığı ifade eder. 

Estetik ve beden süsleme: Vücudu estetik açıdan dönüştürmek, belirli bir tasarımı taşımak veya bedeni kişisel bir sanat yüzeyi olarak kullanmak temel motivasyon olabilir. 

Korunma, inanç, maneviyat: Günümüzde de dinî, mitolojik ve spiritüel semboller kişisel anlamlar taşısa da genelde kötü ruhlardan korunma, uğur, güç veya kutsal bir varlıkla bağ kurma amacı taşımaktadırlar. 

Özerklik ve beden üzerindeki kontrol: Kişi, kendi bedeni hakkında karar verme özgürlüğünü göstermek isteyebilir. Değişim, isyan ve yeni bir başlangıç: Bazı kişiler için dövme, geçmişteki bir dönemi geride bırakmanın, zor bir deneyimden sonra yeni bir kimlik kurmanın veya toplumsal normlara karşı çıkmanın simgesidir. 

Tüm bu anlamlı başlıkların dışında dikkat çekmek veya toplum içinde aykırı olmak için dövmeyi aracı kılanları da belirtmekte yarar vardır. 

 


                      


Dövme, kişinin kendi bedenine anlam verme hakkını temsil edebilir bu nedenle ancak kişinin kendi iradesiyle seçildiğinde öz ifade olabilir; zorla uygulandığında ise damgalama, cezalandırma ve insanı bir kategoriye indirgeme aracına dönüşebilir. Bununla birlikte, bedenin bir topluluk tarafından işaretlenmesi veya bir kimliğe mahkûm edilmesi de mümkündür.  Aynı işaret böylece özgürlüğün de tahakkümün de simgesi olabilir.

 

Buraya kadar dövmelerin yapılma amacı ve simgeledikleri anlamları olumlu bir olgu olarak kabul ederek toparladık. Bir de hapishane veya illegalite ile iç içe olanların yaptırdıkları dövmeler vardır. Hatta eski bir gelenektir, son yarım asırdaki dövme modadından çok daha eskidirler. Bundan dolayı dövme sanatını bilenler cezaevlerinde iyi para kazanmaktadır. En yaygın yöntem sulu boya, mürekkep veya suda eritilmiş kiremitten elde edilen kırmızı renk, birbirine bağlanmış üç iğneyle beraber mahkûmun derisi altına batırılması yöntemidir. Yokluklar içinde yaratılan bir sanat olduğundan semboller de basittir ama anlamlıdır. Bilinen en basit hapishane dövmelerden biri başparmakla işaret parmağının birleştiği alana yapılan üç noktadır. Bu işaret dövme sahibinin ağzının sıkı olduğunu anlatmaktadır. Böyle biri polis nazarında “ketumdur, muhbirlik yapmaz”.  Sol yanağa yapılan tek nokta o kişinin bir “pezevenk” yani kadın satıcısı olduğuna işaret etmektedir. Göz kenarına yapılan oval dövme ise “gözyaşı” manasına gelmektedir. Bu dövme, sahibinin birtakım acılara maruz kaldığını ama buna dayandığını ifade etmektedir. Dövmelerin bazıları suçluların gözünde hem süs hem de büyü gibi anlamlar taşımaktadır. Bu dövmeleri yaptıranlar sadece kendilerini süslemekle kalmamakta bu dövmeler yoluyla hayatın zorluklarına meydan okumakta, onlardan uğur, şans ummaktadırlar. Uğur ifade eden dövme işaretleri haç ve kadın figürleridir. Yılan zekayı temsil etmektedir. Ayrıca dua eden eller veya parçalanmış zincir figürü gibi hürriyeti ifade eden semboller de büyük bir önem taşımaktadır. Cezaevlerindeki kenar kültür için en önemli dövmeler güç ve şiddet çağrıştıran sembollerdir. Bunlar, silah, kartal veya “mafya” gibi kelimelerdir. Görüldüğü gibi cezaevi kültürü tarihsel olarak dövme kültürü ile iç içe geçmiş vaziyettedir.  16-17. yüzyıllarda Havai yerlileri arasında dövmenin büyük bir itibarı vardı ve bu dövmeler kişinin sosyal itibarını ifade etmekteydi. Avrupa'da ise dövme genellikle kenar kültürlere mal olmuştur. (Terbiyesizliğin Teorisi, Dr Roland Girtler, 1983).


   



Edebiyatta dövme

Edebiyatta dövme, yalnızca bedene kazınmış bir işaret değildir. Bedenin bir metne, geçmişin görünür bir izine ve toplumsal iktidarın mücadele alanına dönüşmesini sağlayan güçlü bir motiftir. Dövme bazen kişinin kendi kimliğini ilan etmesini, bazen toplumun bireyi damgalamasını, bazen de silinmek istenen bir geçmişin bedende yaşamaya devam etmesini anlatır. Edebiyatta dövmenin öne çıktığı eserlerden bazıları şunlardır: 

Resimli Adam — Ray Bradbury (1951) Bilimkurgu öykülerinden oluşan bu eserde, vücudu hareket eden resimlerle kaplı bir adamın dövmeleri farklı hikâyelere dönüşür. Dövme burada yalnızca karakterin geçmişini göstermez; bizzat anlatının yapısını kurar. Beden, okunabilen ama bütünüyle denetlenemeyen bir metne dönüşür. 

Gece — Elie Wiesel (1956) Holokost tanıklığı niteliğindeki bu eserde, Auschwitz'de mahkûmlara numara dövmesi yapılması, insanın adından ve bireysel kimliğinden mahrum bırakılmasının simgesidir. Gönüllü bir beden işaretinin aksine, burada dövme zorla uygulanır ve sistematik şiddetin parçasıdır. 

The Tattooed Girl — Joyce Carol Oates (2003). Alma Busch karakterinin dövmeleri, bedenin başkaları tarafından okunmasını ve kişinin görünüşü üzerinden yargılanmasını gündeme getirir. Eser, dövmeyi yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, toplumsal sınıf, şiddet ve marjinalleştirme, damgalanma ve toplumsal dışlanma bağlamında da ele alır.

The Cross of Soot — Albert Wendt (1974). Samoa kültürü bağlamında dövme bir ritüel olarak yapılır, kişinin toplumsal konumunu ve yaşam evreleri arasındaki geçişini görünür kılar. Burada bedenin işaretlenmesi, yalnızca bireysel ifade değil, topluluğa ait olma ve kimliğin oluşumu meselesidir. 

Ejderha Dövmeli Kız - Stieg Larsson (2005). Bu roman, dövmenin edebiyattaki anlamını tartışmak için son derece önemli bir örnektir. Çünkü dövme, romanın kahramanı Lisbeth Salander'ın bedeninde yalnızca estetik bir tercih değildir; kimliğini kurma, kendi bedeni üzerinde söz sahibi olma ve kendisine uygulanan şiddete karşı direnme temalarıyla bağlantılıdır. Sadece kitabın İsveç’çe özgün adının (Män som hatar kvinnor) “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” anlamındayken tüm dillere İngilizcesinden (The Girl with the Dragon Tattoo) yapılmış olması bile romanın iki temel boyutunu ortaya koyar. Ejderha dövmesi, başkalarının sizi tanımlama ve denetleme girişimlerine karşı direnişi, yani bir bedende özgürlüğün ifadesi, başka bir bedende ise cezalandırmanın aracı olmaktadır. Sonuç olarak Ejderha Dövmeli Kız, dövme üzerine edebî bir incelemede mutlaka ele alınması gereken çağdaş örneklerden biridir. Dövmeyi beden süslemesinin ötesine taşıyarak kimlik, cinsiyet, hafıza, şiddet ve özgürlük arasındaki çatışmanın görünür bir simgesine dönüştürür. 2011’de film olarak da sergilenmiştir. Benzer filmler bakımından Kayıp Kız, Memento ve Ateşle Oynayan Kız sayılabilir. Memento (2000) isimli film ise hafızasının yerini bedenine yazdığı notlar ve dövmelerle dolduran bir adamın öyküsüdür, dövmenin doğrudan hafıza, kimlik ve hakikat aracı olarak kullanıldığı en çarpıcı filmlerden biridir.


 


Dövmenin edebiyattaki en ilginç yönlerinden biri temel bir paradoksu ortaya koymasıdır. Özgürlük ve tahakküm gibi birbirine zıt anlamlar taşıyabilmesidir. Holokost anlatılarında numara dövmesi insanı bürokratik bir kimliğe indirgerken, modern bireysel dövme anlatılarında kişi kendi bedeninin anlamını belirlemeye çalışır. Böylece dövme, beden üzerindeki iktidarın kimde bulunduğunu sorgulayan edebî bir simgeye dönüşür. Bu karşıtlık, dövmenin kendi başına özgürleştirici olmadığını gösterir. Belirleyici olan, işaretin kimin iradesiyle bedene kazındığıdır.

  

                                   



Türk edebiyatında dövme, Batı edebiyatındaki bazı örneklerde olduğu gibi tek başına merkezî bir edebî motif olarak öne çıkmaz. Anadolu'daki geleneksel dövmelerin aidiyet, korunma, bereket ve toplumsal kimlikle ilişkisi; edebiyat ve sözlü kültür metinleriyle birlikte incelenebilir.


                 


 


2 Kas 2026

Her Şeyin Şafağı


David Graeber ve David Wengrow’un “Her Şeyin Şafağı” kitabı insanlık tarihine ilişkin genel kabul gören anlatıları sorgulayan, arkeolojik ve antropolojik bulgu ve düşünceleri birlikte değerlendirerek insanlık gelişimini farklı bir pencereden değerlendiren, insanlık tarihine ve hiyerarşinin kökenlerine dair bildiklerimizi reddeden aykırı bir eserdir.


 

Aykırı dedim çünkü David Graeber anarşist düşünce geleneğine sahip bir antropolog olup, David Wengrow’un arkeoloji alanındaki uzmanlığı da klasik arkeologlardan farklı görülmektedir. Yazarlar,  “insanlık tarihi, ilkel toplumlardan gelişmiş toplumlara, eşitlikten hiyerarşiye ve özgürlükten devlete doğru ilerleyen kaçınılmaz, tek yönlü bir süreç değildir” şeklinde özetlenebilecek tezlerini yalnızca geçmişi anlatmakla yetinmeyerek, bir adım daha ileriye götürüp günümüz toplumlarında eşitsizliğin, devletin ve hiyerarşinin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedirler. Avcı-toplayıcı insanların yerleşik düzene geçmesi sonucu nüfus büyüdükçe ve şehirler kuruldukça devlet, bürokrasi, hiyerarşi ve sınıfsal eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu klasik bilgisine karşı çıkarak, kitapta arkeolojik kanıtlarla bunun büyük bir yalan olduğunu, tarihte binlerce yıl boyunca, kral veya saray yani hiyerarşi olmadan yönetilen devasa şehirlerin var olduğunu iddia etmektedirler. 

 


           David Graeber


       David Wengrow


İnsanlığın gelişiminde klasik şema olan “Avcı-toplayıcı toplumlar > Tarım devrimi > Yerleşik hayat ve mülkiyet > Şehirler ve toplumsal sınıflar > Devlet, bürokrasi ve hiyerarşi” şeması Graeber ve Wengrow'a göre tarihsel gerçekliği açıklamakta yetersizdir. Çünkü arkeolojik bulgular, insanların farklı dönemlerde farklı toplumsal düzenler kurabildiğini, hatta aynı toplumun zaman içinde farklı siyasal örgütlenme biçimlerine geçebildiğini göstermekte ve tarıma geçmekle eşitsizlik zorunlu olarak doğmadı demektedirler. Yazarlar asıl meselenin eşitsizliğin nasıl başladığı değil, neden kalıcılaştığının sorgulanması olduğunu, insanlığın geçmişte düşündüğümüzden çok daha yaratıcı ve girişimci olduklarını hesaba katmamız gerektiğini savunuyorlar. 

 

Kitap başlarken felsefi temellendirme ile aslında iki klasik düşünürün insan doğasına ilişkin yaklaşımlarını tartışır. “Şahin” olarak nitelendirdikleri Thomas Hobes ve “güvercin” dedikleri Jean-Jacques Rousseau. İlk filozofun insan doğasında çatışma ve güvensizlik vardır, düzeni sağlamak için güçlü bir egemen otoriteye ihtiyaç duyulduğunu savunmasına karşın Rousseau ise insan başlangıçta daha özgür ve eşit bir durumda olduğunu, mülkiyet ve toplumsal kurumların gelişmesi ile eşitsizliğin derinleştiğini iddia eder. Graeber ve Wengrow, bu iki yaklaşımın da insanlık tarihini fazla basitleştirdiğini düşünüyor.

İnsan ne Hobbes'un tarif ettiği gibi yalnızca çatışmacı ne de Rousseau'nun doğal insanı gibi başlangıçta tamamen eşitlikçi ve masumdur, insanlar tarih boyunca farklı toplumsal ve siyasal biçimler yaratabilmiştir demektedirler. 

Yazarlar insan özgürlüğünü öne çıkarırken “özgürlük kavramının”, maddi koşulların, nüfusun, çevrenin hatta üretim biçimlerinin belirleyici etkisini zaman zaman geri plana itebildiğini, geçmişteki toplumsal çeşitliliği göstererek ileri sürmektedirler. Bir adım daha ileri giderek bugünkü eşitsizlik ve iktidar biçimlerinin geçmişi göz önüne alarak değiştirilebileceğini savunuyorlar.


 


Kitabı eleştirel biçimde tanımlamak için bu alanda yazılmış okuduğum üç eserle karşılaştırmak istedim; ilki “Tüfek, Mikrop ve Çelik”. Jared Diamond coğrafya ve çevresel koşulları merkeze alan çalışmasında toplumların gelişme yollarını coğrafya, bitki ve hayvan türleri, iklim ve kıtalar arasındaki yayılma imkânlarıyla açıklamaya çalıştığı kitap. İkincisi Yuval Noah Harari’nin “Sapiens” adlı kapsamlı kitabı.  İnsanlığın gelişim tarihini ele alır ve ilk insandan toplulukların kuruluşunu nasıl ve nedenleri ile birlikte anlatır. İnsanlığın bilişsel evrimini, ortak inançlarını, tarıma geçişini, para ve imparatorlukların ortaya çıkışını bir arada ele alır. Üçüncü James C. Scott’ın “Tahıla Karşı”sında tarım, yerleşiklik, devletlerin ortaya çıkışı, vergi ve nüfus denetimi ele alınmaktadır. Üç kitabın ortaklaştığı toplumların tarımdan devlete ve hiyerarşiye doğru tek bir zorunlu çizgide ilerlediği tezini“Her Şeyin Şafağı” ise reddetmektedir.  İnsanlık bugünkü toplumsal düzenine mahkûm değildir; devlet, hiyerarşi ve eşitsizlik insan doğasının değişmez sonuçları değil, tarih boyunca oluşturulmuş toplumsal ve siyasal düzenlemelerdir tezini savunmaktadır. Sapiens ve diğer iki kitap bize insanlığın nasıl bugüne geldiğini anlatmaya çalışırken, Her Şeyin Şafağı “bugünkü dünyada başka türlü bir uygarlık mümkün müydü” sorusuna cevap arar niteliktedir. 


 


Yazarlar inandırıcı olmak için agresif bir dil kullanmışlar örneğin “… bilhassa aptalca bir argüman…”, çiftçiliğin önce zirveye çıkması, tökezlemesi ve tüm dünyayı kandırması” , … G. Child Neolitik Devrimi icat etti “, …”Aydınlanma Avrupa’da kafelerde konuşmalarıdan ortaya çıktı…”vb. Yazarlar gerek antropolojik gerek arkeolojik bulguların değerlendirilmesinde Amerika’yı öncelemişler, ki bu bile kitabı şüpheyle yaklaşmaya yeter. Arkeolojik örnekler bence yetersiz hatta taraflıdır. Yazarlar yerleşim yeri olarak kabul etmedikleri Göbeklitepe’ye kitapta çok az yer vermişler, kitabın ilk basıldığı tarih 2021 olduğuna göre buranın önemini kavrayamamışlardır. Zaten genellikle Ortadoğu-Anadolu-Avrupa’daki insanlığın gelişimi kitapta çok zayıf anlatılmış. Ellerindeki arkeolojik bulgular kanıt olarak bence yeterli değil, çünkü Anadolu, Mezopotamya, Levant coğrafyasının arkeolojisinde çok zayıflar. Arkeolojik örnek çeşitliliği Amerika açısından güçlü ama kitaptaki tezlerini savunmak için yetersiz. 





Sonuç olarak bu konuda okumak isteyenler için ilk seçeneğin bu kitap olmadığını belirtmek isterim. 

17 Eki 2026

Üç Kimlikli Bir Yazar : Louis-Ferdinand Céline

 

Louis-Ferdinand Céline (1894 - 1961), Fransız yazar. Yaklaşık 20-25 yıl kadar önce derslerimde anlatıp, 2013 yılnda da “Hekimliğin Seyir Defteri” adlı kitabımda yer verdiğim bir trajedinin şimdi önümde kitap olarak bulunduğunu görmekten çok mutlu oldum. Kişiliği tartışmalı Fransız doktor- yazar L. F. Celine’in “Semmelweis” adlı kitabını Jaguar Kitap geçen yıl yayınladı. Tıp tarihinde "edebiyat" bazı gerçekleri ortaya çıkarmış, unutulup yok olmasını önlemiştir. Fransız edebiyatında bir büyük isim, bir doktor olan Louis Ferdinand Celine, 1924 yılında tıp doktorluğu bitirme tezini yazmıştır. Bu tezin adı “Semmelweiss”dır. Evet tanıdığımız bir isim, Macar kadın-doğum uzmanı Ignaz Philiph Semmelweiss (1818-1865). Çalıştığı Viyana hastanesindeki doğum koğuşunda, doğum sonrası ölümlerin çokluğunu sorgulamış, bunların otopsilerine girmiş, 1847’de meslektaşı Kolletschka’nın böyle bir hastanın otopsisi sırasında elini bistürüyle kesmesinin hemen ardından yüksek ateş ve septisemiden ölmesi üzerine meslektaşına yapılan otopsiye girerek onda da doğum sonrası ölen kadınlardakinin aynı otopsi bulgularını görerek bistürinin enfeksiyona aracı olduğunu anlamış. Bunun üzerine doğum kliniklerinde bazı kurallar koymuş. Hasta ziyaretlerinden önce eller sıkıca yıkanıyor, koğuşlar her gün kalsiyum klorür ile temizleniyor. Sonuç mükemmel olmuş, enfeksiyon nerdeyse kalmamıştı. Bu bulgularını Viyana’da açıklamış, ama bunun sonucunda tüm meslektaşlarının hücumuna uğramış, Gözlemlerine, aldığı önlemlerine, sunduğu etkileyici sonuçlarına saldırılmış ve sonuçta işten çıkarılmış. Dr Semmellweiss Budapeşte’ye dönmüş, orada da benzer uygulamalarla mükemmel sonuçlar almış. Bulgularını sunmuş fakat tıpkı Viyana’daki gibi kıskanç ve kibirli meslektaşlarının hücumuna uğramış. Semmelweiss 47 yaşında bıkkın, yıkık, yokluk ve yoksulluk içinde akıl hastanesinde çıldırarak ölmüş. Onun çalışmaları ancak 20 yıl sonra tıp dünyasında kabul gördü. Genç hekim Céline bu haksızlığı araştırmış ve bulduğu sonuçları edebi bir dille tezine aktarmış ve çok etkili olmuştur. Bu yaptıklarıyla hekim Celin’in güçlü bir hümanizm taşıdığını söyleyebiliriz.



                                                                       Semmelweis

Enis Batur “Yazının Ucu” adlı deneme kitabında Celine’in kedisi Bebert ile ilgili bir kitabı olan Frederic Vitoux’nun Celine’in yaşamında hayvanların önemli bir yer tuttuğunu yazıyor. Kediler, papağanlar, hatta kümes hayvanlarıyla, yaşamının son yıllarında ise köpeklerle olan dostluklarını anlatıyor. Özellikle kedisi Bebert ile on yıl süren birlikteliklerinde aralarında özel bir davranış dili oluşmuş. Celine savaşın sonlarına doğru Almanların sonunu görmüşve eşi Lucette ile sürgün hazırlıklarına başlamıştır. Fransada yargılanacağını ve savaş öncesi Yahudi düşmanlığı ile ilgili söz ve davranışlarının bağışlanmayacağını görür. 17 Haziran 1944’de yanlarında Bebert ile birlikte önce Baden-Baden’e giderler, oradan Danimarkaya geçerler. Sürgün bittikten ve afedildikten sonra tekrar Fransaya dönerken Bebert de eşlik etmiştir çifte. Celine’in sürgünü 1951’e kadar sürmüştür. Fransa’ya döndükten bir yıl sonra Bebert 17 yaşında ölür, insanlarla kuramadığı ilişkiyi hayvanlarla kurmayı istemiştir.

           
                                              Celine’in Semmelweis’ı

Bu hakşinas, doğruların peşinde koşan, hayvan sevgisi ile dolu Celine, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ve Vichy Fransası’ndaki antisemitik söz ve davranışlarının bağışlanmayacağını ve yargılanacağını görüp Fransa’dan kaçan Celine ile aynı kişi mi ? “Gecenin Sonuna Yolculuk” adlı savaş karşıtı romanın yazarı aynı Celine mi ? Cevap maalesef “evet” ! O zaman bu belirgin paradoksu, kişilik farklarını nasıl açıklamalı? Bu yazıyı bunu irdelemek için yazdım. Öncelikle “Gecenin Sonuna Yolculuk” ile igili bir kaç cümle ile, girişte bahsi geçen “Semmelweiss” gibi bilgi vermek yararlı olabilir. Celine’in bu romanı büyük ölçüde kendi deneyimlerinden beslenir. I. Dünya Savaşı’nda gerçekten cephede bulundu ve ağır yaralandı, savaş sonrası Afrika’da kısa bir süre çalıştı, ardından Fransa’da tıp eğitimi aldı ve Paris’in yoksul semtlerinde hekimlik yaptı. Yani roman, kurgusal olsa da otobiyografik bir eser sayılabilir, Céline kendi acı tecrübesini duygusal olarak yoğun karamsarlık içinde evrensel bir insanlık eleştirisine dönüştürür. Gecenin Sonuna Yolculuk’ta Céline’in temel metaforlarından biri toplumsal hastalıktır. Savaşın insan bedenine yaptığı yıkımı gösterir. Savaş insanları öldürür, sömürgecilik insanları ezer, para insan ilişkilerini bozar, yoksulluk bedeni ve ruhu parçalar. Görüldüğü gibi Céline acıyı gözlemliyor (hekim kimliği), acıyı belirli bir ırksal sorumluya yüklemiyor, yahudileri hedef göstermiyor (edebi kimlik). Fakat yayınladığı broşürlerde insan toplumunun hasta olduğunu teşhis eder ve hastalığın suçlusunu Yahudiler olarak ilan eder (siyasi kimlik).

Kendisi de parasız olduğu halde Paris’in yoksul mahallelerinde doktor olarak çalışıp parasız hasta bakan Celine insanlara karşı derin bir güvensizlik duymakta onlara kuşkuyla bakmaktadır. Toplumun ve insanın ikiyüzlülüğünü teşhis etmeye çalışır. Bunda I. Dünya Savaşında yaralanması, Afrikadaki yoksulluğu görmesinin rolü var mıdır acaba ? “Gecenin Sonuna Yolculukta” roman kahramanı Ferdinand Bardamu üzerinden savaşı, sömürüyü, burjuva toplumunu, hastalıkları sorgulamakta, savaşı kahramanlık olarak değil, insanların birbirlerini öldürmek için ürettikleri bir çeşit toplu çıldırma olayı olarak görmektedir. Céline’in dünyasında insanın “ruh”undan çok bedeni vardır, bu nedenle romanlarında da beden çoğu zaman insanın bütün idealist ve ahlaki iddialarını, etik duruşunu çürüten bir gerçeklik haline gelir. İşte bu noktada “Semmelweiss”ın Celine’i ile “Gecenin Sonuna Yolculuğu”nun Celine’i çelişkiye düşmektedir. Anlatım dilindeki argo, kaba sözcükler, ünlemler ile konuşma dilinin yarattığı canlılığın tam tersini anlatılarında insanı boğan, ölüm düşüncesiyle her an beraber, hatta nihilist bir karanlık tablo olarak görmekteyiz, ki bu da başka bir çelişkidir. 




Şimdi tekrar başa dönersek 1930’ların sonlarında yayımladığı politik broşürlerinde açık ve saldırgan antisemitizmi, onun edebî eserlerinden ayrı düşünebilir miyiz? Burada önemli bir nokta Céline’in antisemitizmi yalnızca dönemsel bir polemik olarak kalmamış, sürgündeyken ve Fransa’ya döndükten sonra da hiç bir pişmanlık ifadesi göstermemiş, daha çok savunma, inkâr, kendisini mağdur gösterme ve eski antisemitik düşüncelerini yeniden yorumlama yoluna gitmiştir. Hiç 
“yanılmışım, antisemitik yazılarım yanlıştı” dememiştir. Tersine “ben ne yaptım ki ?” demekte mağdur olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Hekimlik mesleğinin temel etik zemini ile Semmelweis’ı yazan Céline’in, siyasal/edebî kişiliği arasında gerçekten ciddi bir gerilim vardır. İnsanın acısını teşhis etmek için kullandığı hekim bakışının, edebi kişiliğiğiyle paralel olarak insan hakkında hüküm veren bir ideolojik bakışa dönüşmesi, anlaşılması kolay olmayan psişik bir durumdur. Ve bu bakımdan Céline çok ilginç bir “hekim-yazar” vakasıdır: Semmelweis’i yazan doktorun hümanizmi, Gecenin Sonuna Yolculuk’ta edebî bir toplumsal eleştiriye dönüşür; aynı “teşhis edici” bakış daha sonra nihilizme ve broşürlerinde (Bagatelles pour un massacre ile L’École des cadavres) yıkıcı, ırkçı antisemitik komplo düşüncesine sapar.


           Celine’in Yahudi Düşmanlığı ile İlgili Kitabından (Bagatelles pour un massacre)

Céline’de çok belirgin bir “bipolarite” veya ikilik var bence, ancak bu kesinlikle psikolojik bir tanı olan “bipolar kişilik” demek değildir. Zaten bunu ancak pskiyatrlar ileri sürebilir ki, şimdiye kadar bu konuda bir kayıta rastlamadım. Céline, Nazi işgali altındaki Fransa’da resmî bir Nazi görevlisi değildi; ancak Nazi Almanyasıyla ideolojik yakınlık kurmuş, işbirlikçi çevreleri desteklemiş ve antisemitik propaganda üretmiş aktif bir Alman yanlısı entelektüeldi. Aynı zamanda Céline, 20. yüzyıl Fransız romanının dilini kökten değiştiren, en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir. Bu iki gerçek zor da olsa bir aradadır. Sonuçta Céline’in kişiliğini anlamak için “hekim–yazar gerilimi”ni aynı insanda iki farklı insanın düşünce yapılarının çatışması olarak kurmak daha doğru olur.
Son olarak lütfen önce “Semmelweiss”ı sonra da “Gecenin Sonuna Yolculuğu” okuyun.