Sayfalar

22 Şub 2018

Bir Cerrahın Filozof Halleri: Tanrı Hekimden Standart Hekime*










 “Talihli Bir Adam (bir köy doktorunun hikayesi)”  kitabında bahsedildiği  gibi insanlar arasında özelleşen ilk insandır hekim. Doğum ve ölümün  tanığıdır, her doğum ve ölümde  yaşamın kıymetini en gerçek bilen olmakla özdeştir . Dünyaya gelen bir insan ilk çığlığını bir hekimin elleri arasında atar, nüfus kütüğüne bir hekimin imzasıyla kaydolur, son yolculuğuna da yine bir hekimin verdiği  “defin ruhsatı” ile çıkar. Felsefe bu “insanlık hallerini” sorgular. Hekim özel bir insan olarak kabul edilmiştir tarih boyunca,  cerrahlar ise kendilerini daha bir özel kabul ederler, neredeyse ilk çağların “tanrı hekim” kavramının kendi  içlerinde var olduğunu  görürler,  zaten  hekimleri  “cerrahlar” ve “diğerleri” diye iki sınıfa ayırmaları  tam da bu nedenledir.
Genel bir değerlendirmeyle cerrahların büyük bir çoğunluğu  narsisistik kişiliktedir kanımca. Yani kişinin kendisini aşırı beğenmesi, kendisine hayranlık duyması,  hatta uç bir yaklaşımla kişinin kendisine âşık olması olarak kısaca tanımlanan kişilik hali.  Cerrah olmayı hedefleyen  kişiler hep önde  ve hep  gözde olmak isteyen, başkalarının düşünce ya da isteklerine yeterince ilgi göstermeyen,  her zaman saygı görmeyi bekleyen, başarı ve yeteneklerini abartan, övgü ile beslenen ve  kendilerinin çok önemli, çok özel  ve  vazgeçilemez olduklarına inanan kişilerdir, yani bir çeşit tanrı hekimdirler. İstisnalar kaideyi bozmaz tabii ki. Bu saptamayı daha geniş boyutlarıyla inceleyelim.




Tarih öncesi çağlarda insanların yaşam ve talihlerini etkilediği düşünüldüğünden, yıldızlara, güneş, ay ve doğa olaylarına “tanrılık”  yakıştırılıyordu. Bu bağlamda hastalıkların iyileştirilmesinde de tanrılara yakın olan  kişilerin yetkin oldukları düşünülmekte ve onlar da tanrı olarak kabul edilmekteydi. Örneğin Mısır mitolojisinde her ne kadar bir çok tanrının, sağlığı koruyucu ve iyileştirici özelliklerinden bahsedilmiş olsa da, MÖ 2800 yıllarında yaşamış olan  İmhotep’in  ilk tanrı hekim olduğu kabul edilir.  Eski Yunanistan’da da hekimlerin tanrı soyundan geldiğine inanılmış ve bu hekimler sağlık ve şifa tanrıları adına yapılan tapınaklarda mesleklerini icra etmişlerdi. Bunların en bilineni Aesculapius’dur.  MÖ 1200’lerde yaşadığı sanılan Aesculapius  “tanrı hekim” olarak kabul edilmiştir. Din kurumsallaşmaya başlayınca tıp da tapınaklara taşınmıştır. Zaten tıp ve din tarihi, kişinin kötü güçlere karşı korunmasını hedeflediklerinden  her zaman iç içe olmuşlardır.




Hekimliğin ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat da (Hippocrates) tanrı soyundan gelmektedir. Ancak çağdaşı Sokrat’tan (Socrates) etkilenen Hipokrat, tanrıların etkisi altında kalmayarak bilimsel bir yol izlemiş, tıbbı tapınaklardan yeryüzüne indirmiştir.  Hekimlik ayrışmaya ve özelleşmeye başladıkça, cerrahi  ile ilgilenen hekimler de  farklılaşmış ve  genel  “tanrı hekim” kavramı yavaş yavaş cerrahi ile uğraşan hekimlere yani cerrahlara doğru kaymıştır.
MS I. yüzyılda, Roma’da   Cornelius Celsus,  “De re medica (de medicina)”  adlı latince yazılmış ilk bilimsel tıp çalışması olan eserinde hastalıkları diyetle, ilaçla ve cerrahi müdahale ile iyileşenler olarak sistematize etmiştir. Celsus  bu çalışmasında VII. bölümde ideal bir cerrahı şöyle tanımlar “bir cerrah genç olmalı ya da yaşlılıktan çok gençliğe yakın olmalıdır, elleri güçlü ve sağlam olup asla titrememelidir. Sol elini de en az sağ eli kadar iyi kullanmalı, gözleri keskin, ruhu cesur olmalı, hastasını iyileştirmeyi isteyecek kadar merhametli olmalı ama onun haykırışlarına bakıp çok hızlı ya da gereğinden az kesmemelidir, bütün çığlıklar onun duygularını hiç etkilemiyormuş gibi işi neyi gerektiriyorsa onu yapmalıdır” . Buradan çıkan sonucun,  cerrah hekimin, standart hekimden daha özel niteliklere sahip  olduğu açıktır.
MS 3. ile 5. yüzyıllar arasında Roma İmparatorluğu’nun zayıflaması buna karşın Roma kiliselerinin güçlenmesi döneminde “ inancın”  tıbbı esir aldığını görmekteyiz. Bu dönemde kiliseler şifa ve tıp merkezleri, keşişler ise şifalı ilaç listelerine sahip kişilerdi.  MS  5. ve 9. yüzyıllar arası “karanlık çağ” olarak adlandırılır, bu dönemde de mistisizm tıbba hakimdi.  Avrupa’da tıp, kilisenin etkisinde kaldığından, rahiplerin cerrahi ve jinekolojik vakaları tedavi etmeleri uygun görülmemekteydi, bu tip vakaları rahip-hekimler yerine “berber-cerrahlar”  veya ebeler sahipleniyordu.  Cerrahinin uğraş  alanı  kan, balgam, irin gibi pis ve kötü maddelerle uğraşılan bir alan, dolayısıyla cerrahi ile uğraşanlar da ikinci sınıf hekim olarak değerlendiriliyordu. Bu dönemde dahi cerrah,  tanrı olmasa da “yarı tanrı hekim” olarak görülüyorlardı. Bu hekimlere en iyi iki örnek, Ambroise Pare ve  Fransa Kralı 14. Louis’nin hekimi berber-cerrah Felix’dir.  XI.  yüzyılın  sonunda cerrahlar kendi loncalarını kurmaya başladılar. Ancak bunlarla birlikte daha da az eğitim görmüş cerrahlar yani berberler de faaliyetteydiler.  İngiltere’de berberler ve cerrahlar loncası XIV. yüzyılda birleşti ve 1540’da yapılan bir anlaşma ile cerrahlar berberlik yapmama ve berberler de yaptıkları cerrahinin diş hekimliği konusunda sınırlı kalması  konusunda  anlaştılar. Berber-cerrahlar XVIII. yüzyılın sonlarına kadar tıpta önemli bir gerçek olarak kaldılar. Ortaçağ tıp metinlerinde iki kavram net olarak ayrılmıştı; hekim  için “tıpçı”, cerrah için “yetkin, işin ehli” tanımları yapılmıştı.



İnsanın yapısal özelliğini de dikkate alan Aristoteles, bilgiyi, nesnesine ve amacına göre üçe ayırır: Praktike (pratik bilim), tümüyle eylemlerle ilgilidir, bu bağlamda, insanın iyiyi isteyen bir varlık oluşu temele alınmıştır ve bu bilgi, eylemin bilgisidir. Poietike (poetik bilim) sanatın bilgisidir, burada yaratıcılık ve amacı dışarda olan bir eylem  biçimi vardır. Teoretike (teorik bilim), burada ise her türlü var olanın kuramsal biçimde ele alınışı söz konusudur. Bir özne olarak hekim ya da doktorun, ürettiği ve/veya kullandığı bilgiler, Aristoteles’in yukarıda gösterilen bilgi türlerinden sadece birine değil, hepsine girmektedir. Bu bilgiler, bilgiyi üretme ve kullanma sürecinde, pratik, poetik ve teorik niteliğiyle ortaya çıkmaktadır. Hekim aynı zamanda bir sanatçı gibidir; techne’nin, sanatın uygulayıcısıdır ve kendinden istenilen ve beklenilen, bilgilerini yaratıcı, dönüştürücü, üretici bir anlayışla kullanmasıdır. Bu düşünceler cerrahları daha da çok bağlamaktadır. Latincede “cerrah”, chirurgus olarak bilinir. Köken  chir , Eski Yunanca’daki  kheir ( el ) ve urgus ise ergon (iş) ‘dan geliyor.  Böylece “chirurgus”, el-işi-gören, yaptığını elleriyle gerçekleştiren kişi anlamına geliyor. Kuram ile eylemin ortaklaşa yapıp yaratmasıdır diyor  “ameliyat”  için Nermi  Uygur. Gerçekten de cerrah bir sanatçı titizliğiyle amacına ulaşmaya çalışır, kuşkusuz cerrahi yalnızca el becerisine dayanmaz .


Tıbbın  “bilgi ve beceriler bütününden oluşan” bir sanat olduğunu belirttik. Ancak tıp içinde cerrahiyi  etkileyici  ve gizemli kılan ise bilimin yanı sıra sanat yönünün çok yüksek seviyede olmasıdır. Cerrahinin kendine özgü bir felsefesi vardır, bu felsefe cerrahi anlayışının da özüdür. Çünkü insan vücudunu kesmek-dikmek gibi vücut bütünlüğüne yönelik bir eylemi yapma hakkının sadece kendilerine tanınmış olduğunu bilen cerrahlar her ne kadar mesleki  eylemlerinin  yasalarla sınırlanmış olduğunu  bilseler de, bu ayrıcalıklarının kendilerine verdiği  özgüveni ve yaratıcı yani sanatçı yönünü daima hissettirmektedirler.  Antik Hindistan’da ünlü hekim  Susruta  MÖ 400’de kitabında şöyle demiştir “hekimlik  iyileştirme sanatının  ilk ve en yüksekte duran bölümüdür, iç bütünlüğü olan, cennetin işleyen bir parçası ve yer yüzündeki şöhretin ta kendisidir”.  Susruta  devam etmekte  "cerrahi, bir kanadı bilim, bir kanadı sanat olan bir kuşa benzer, kanatlarından biri olmazsa uçamaz" demektedir. Büyük cerrah, entelektüel lider, örnek hoca  Prof Dr Hüsnü Göksel’in  bir konferansta söylediği  şu sözler çağımızda da cerrahinin farklı bir yerde değerlendirildiğini göstermektedir.  “Bilim ve sanattır cerrahi dedik. Bilimin itici gücü akıl, sanatın itici gücü duygudur. Cerrahi bu iki gücün dengede olmasını gerektirir. Bu denge bir kişilik oluşturur. Cerrahın kişiliğidir bu. Bitmeyen bir öğrenciliğin, güzel sanatla güzelleştiği, sabırlı, merhametli, yeniliklere açık, yenilikler araştıran, hümanist bir kişilik” .  Görüldüğü gibi cerrahlar  tanrı hekimden standart hekime  evrilmede yüzyılımızda da ayak diremektedir.
Kabul etmeliyiz ki cerrahlarda diğer hekimlere göre bir farklılık vardır. Hekimler arasında “dogmaya” en çok eğilim gösteren grup cerrahlardır, çünkü tıpta kesinliğe ve dolayısıyla eylemlerinde kesinliğin gerekliliğine inanırlar. Cerrahide kararsızlığa yer yoktur, bu nedenle karar doğru da olsa yanlış da olsa verilir, işte bu kesinlik ve keskinlik zaman zaman cerrahi felsefeyi sorgulatmaktadır.  Ancak  cerrahi bilgi ve beceriler, binlerce yıldan beri nice hekim ve cerrahın gözlemlerinden  ve deneyimlerinden süzülüp gelmiştir  ve bu böylece sürüp gidecektir de. Bu süreç  tıp kitapları ve öğretim araçlarıyla veya  doğrudan doğruya pratik olarak  usta-çırak ilişkileri içinde nesilden nesile  aktarılmıştır. Cerrahi felsefede iyi bir cerrah olmak için çalışkan ve dayanıklı, esnek ve uyum sağlama yetenekli, merhametli ve tevazu sahibi ve kararlı  olmak ön koşullardır.
Cerrah İbrahim tarafından on beşinci yüzyıl sonu ve on altıncı yüzyıl başlarında yazılmış olan Ala’im-i Cerrahin’de  cerrahlar ve cerrahlık hakkında yazılan düşüncelerin günümüzde de fazlaca değişmediği görülmektedir. Şöyle demektedir Cerrah İbrahim: “Cerrah öncelikle ilminde dürüst olmalıdır. İlminde dürüst olanın işi de rast gider. Cerrah şefkatli, güler yüzlü ve alçak gönüllü olmalıdır. Bu meslekte üstat olanların izinden gitmeli, onları yermemelidir. Cerrahın “eli uz, gönlü düz” olmalı, hiçbir şey ondan incinmemelidir. Cerrah ilaçların bütün özelliklerini bilmelidir.


 Bir cerrah olmakta belli derecede cüret vardır, başkasına “bıçak çekmek” cüreti denebilir buna. Başka bir insanın vücuduna bıçağı vurmak için sağlıklı bir egonun olması gerekir, bir insanın ameliyathanede doğru karar alacağı ve buna uygun hızla çalışacağı kabiliyetine olan inancı ile, elindeki  bistürinin (bıçağın) hastalıkları tedavide sihirli değnek olduğuna inanan ego arasında ne yazık ki kaçınılmaz bir çelişki vardır. Cerrahide  karar vermek elinizin, bistürinizin altındaki insanın varlığını korumayı hedeflemenin  yanı sıra kararınızdan sonraki dönemde yaşam kalitesini sağlamayı da içerir. Cerrahın beyni ellerinden daha önemlidir. Cerrahların “harika ellerinin” olması gerektiği kanısı yaygındır ancak başarılı ameliyat için el ustalığı gerekir ancak daha önemlisi gerçekçi  karar vermektir.
 “Bir girişimde bulunacaksanız, kararsızlık kapılarını kapatın “ der  Nietzsche. İşte  iyi bir cerrah bu sözleri kanun kabul eder  ve ona göre davranır. Ancak cerrahların  en büyük sıkıntısı da burada başlar, çünkü  karşılaştıkları anormal durumların olağanüstü çeşitliliği karar vermenin zorluklarını kat kat arttırır. Bunun için cerrah  ameliyatta hatta yoğun bakım veya serviste çözümler yaratmak zorundadır. Bu çözüm belki de tıp tarihinde bir kerelik bir çözüm olacaktır. Bu durum ise şöyle bir sorunu beraberinde getirir : bulduğumuz çözümler bizim uydurduklarımızdır  ve insanlar bu bir kere bir şey uydurulduğunda sonuç iyiyse onu gerçek zanneder, özellikle uyduran kişi. Bu özelliğin doğrudan tanrı vergisi olduğunu düşünür. Cerrahi megalomani uçlara kayar. Cerrahların kendilerini tanrı hekim kabul etmenin önündeki engeller kalkar.  


Tarih yukarıdaki düşünceleri  cesaretlendiren sayısız söz ve eylemlerle  doludur. Örneğin Hipokrat   “kim cerrah olmak isterse savaşa gitmek zorundadır”  derken,  22 tıp kitabı yazmış olan  cerrahi hocası Prof  Mark Ravitch  (1910 – 1989) “cerrahi işlem kararı halk oylaması sonucu yapılmaz”  diyerek cerrahın egosunu şişirmekten sakınmamışlardır.  Keza  Rönesans’ın en önemli cerrahı Fransız Ambroise Pare (1517-1590) bir başka şekilde kanıtlamaktadır bu düşünceleri.  Beş kralın cerrahlığını yapan ve bir berber-cerrah olan Ambroise Pare'nin  eğitimi çok azdır, Latince ve Yunanca bilmediğinden üniversiteye gidememiş, babası ve amcası gibi berber-cerrah olmaya karar vermiştir. Pare, kendisini eleştiren tıp eğitimi almış Dekan  Etienne Gourmelen’e  “kitaplara bakmaktan başka, hayatında hiçbir şey yapmamış olan siz, bana nasıl cerrahiyi öğretmeye kalkarsınız ! Cerrahi elle ve gözle öğrenilebilir. Sizin tüm bildiğiniz koltuğunuzda rahatça otururken kafa ütülemektir“ demiştir.


Değerli hocamız Prof Dr Fikri Alican ise cerrahları tanrı, yarı tanrı veya standart hekim olarak değil, çok daha sağlıklı bir sınıflamaya tabi tutmuştur. Bir otobiyografi olan kitabında şöyle der:Cerrahın iyisi-kötüsü ameliyathanede belli oluyor. Yüksekten konuşmalar, huysuzluk nöbetleri, ameliyathane personeline kaba ve saygısız davranışlar, gergin bir hava yaratmak artık hoş görülmüyor. Bunlar kişinin kendine güveni olmadığını belli eder. Böyle psödo-cerrahlar, yani yalancı pehlivanlar her devirde olmuştur, bugün de vardır. Bunları anestezistler ve ameliyathane personeli bir görüşte tanıyor” .
Sözlerimi başımdan geçen bir olayla bitiriyorum ki, cerrahın felsefik  hatta psikolojik halleri hakkında bir ipucu verebilsin.  Asistanlığımın ilk yıllarındaydı, savaş cerrahisinin yoğun yapıldığı 1980 öncesi yıllardı. Yoğun geçen bir acil nöbet sonunda nöbetçi başasistanımız beni çağırdı ve hiç unutmayacağım ve cerrahinin ne olduğunu  veya ne olamayacağını anlatan şu sözleri söyledi : “ oğlum  bak şimdi, çalışkansın tamam ama bırak sen cerrahiyi, senden cerrah olmaz”. Neden diye sorma  fırsatı bile vermeden devam etti  “ulan ne küfretmeyi biliyorsun ne bağırmayı, küfür bilmeyen adamdan cerrah olmaz, senden iyi dahiliyeci olur”.  Bu sözler söylendikten sonra tam 30 yıl aktif cerrahlık yaptım.
Evet nokta…
 *  Bu yazının, bir zamanlar “tanrı hekim” iksirinden tatmış bir cerrah tarafından  yazıldığı  göz önünde bulundurularak okunması önerilir.



YARARLANILAN  KAYNAKLAR
Berger J,  Mohr J : Talihli Bir Adam (Bir Köy Doktorunun Hikayesi), Çev. Osman Akınhay,  Agora Kitaplığı, Ağustos 2008, İstanbul, s. 56
Çelik F : Hekimliğin Seyir Defteri,  Deomed Yayınları, 2013, İstanbul, (arka kapaktan)
Çelik F :  NARSİSİZM (Hayatın İçinde Değerlendirme) http://www.psikomitoloji.com/attachments/article/79/narsisizm.pdf  (erişim tarihi  15.12.2017)
Çotuksöken B : “Etik Nedir?”, Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ile İstanbul Marmara Eğitim Vakfının birlikte düzenledikleri “Etik” konulu Felsefe Söyleşileri: 3, Maltepe Ü. Yayınları, 2004
Uygur N : Bunalımdan Yaşama Kültürü, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1989, s. 427-428
Çelik  F : Tıbbın ve Cerrahinin Felsefesi. Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, sayı 21, s: 94-97
Çelik F  : “ Tıp ve Sanat” , İlaç Kokulu Kitap, Cinius Yayınları,2007, s.11-18
Acıduman  İ ve ark. :  Cerrah İbrahim ve Alâ’im-i Cerrâhîn’in Nöroşirürji ile İlgili Bölümleri Türk Nöroşirürji Dergisi, 2007, Cilt: 17, Sayı: 3, s. 170-182
Baskan S : Cerrahide Özdeyişler,  Ulusal Cerrahi Kongresi, 2006,  sunum, 24-28 Mayıs, Antalya
Kelly N, Rees B, Shuter : Medicine Through Time,  Oxford  Press,  Heinemann, 2002. s.66
Alican F : Koca Meşe'nin Gölgesi, Doğan Kitap, 2000, s.27





18 Eyl 2017

Ötanazi ve Hekim, İçimdeki Deniz








Hekim  ötanazi  savunucusu olabilir mi ?  Son sözü ilk söyleyenlerdenim, bu nedenle de başım sıkça ağrır, en son söyleyeceğimi hemen söyleyeyim. EVET, hekim ötanazi yandaşı,  savunucusu olabilir, benim gibi.

Ötanazi, iyileşme olasılığı olmayan hastaların  ya da yaşamını kendi başına sürdüremeyecek ölçüde sakat olan bireylerin hayatlarını acı vermeyen bir yöntem kullanarak sona erdirme eylemi olarak tanımlanır. Latice “eu” yani hoş, mutlu ve “thatanotis” yani ölüm sözcüklerinden gelmektedir, kısaca “mutlu ölüm” demektir.Grekçede ise  ευθανασία   (ευ "good", θανατος “death”)  olarak yazılır. Literatürde çok farklı kullanımları vardır , bazıları şunlardır:
  •          euthanasia ,euthanasie
  •         active-passive-voluntary-involuntary euthanasia
  •      assisted suicide – PAS
  •          sterbehilfe
  •          mercy killing
  •          dying well
  •          death with dignity
  •          respected death


Ölümün mutlusu olur mu diyeceksiniz.   Olur ! Kızmayın hemen, siz de benim gibi 30 yıl boyunca ağrısından çılgına dönen, çaresizlikten yaşamı onur kırıcı bulan, yiyip içemeyen ve etrafındakilerin yardımlarıyla yaşayabilen,  gözlerindeki umutsuzluğu  saklayamayan, hatta bakışlarıyla sizi içinde bulunduğu durumdan kurtarmadığınız için sorumlu tutan, kanserli, felçli  veya dönüşümsüz hastalığı olan çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek yüzlerce, binlerce hastayla karşılaşmış ve de onlarla empatiye girmişseniz başka türlü düşünemezdiniz.

Ülkemizde ötanazi yasalarla yasaklanmıştır ve ağır suç kapsamındadır. Bazı ülkelerde ise  yasaldır. Aslında yıllardır süren ve sürecek bir tartışmadır, ötanazi. Olayın sadece tıbbi değil felsefik, teolojik, etik, yasal bir çok yönleri vardır. Ötanaziye karşı olmanın en beylik söylemi “hekimin asli görevinin insan yaşamını sürdürmek” olmasıdır. Bunun yanında  benim de kısmen katıldığım ötanaziyi kötüye kullanma kaygısı da söz konusudur. İnsan doğasında bulunan kötülük iç güdüsü yeni Mengele’ler, Kevorkyan’lar yaratabilir.
Temel soru şudur: yaşamak, her şeye karşın  yaşama şansı hiç olmayan ve belirli bir süre sonra ölecek olan insanın sadece bedenen değil ruhen de çok acı çekerek yaşaması mıdır ?  Bir kaza veya hastalık sonucu el ve ayakları başta olmak üzere tüm fonksiyonel organlarını kullanması dönüşümsüz olarak  kaybolan, sadece gözleri ile yaşayan, bilinci açık ama düşüncesini ifade edemeyen bir kişi sizce yaşıyor mudur ? Yoksa o sadece bir canlı mıdır? Eğer canlı ise,  istediği şekilde yaşama hakkı olduğu gibi,  acı çeken, mutsuz ve çaresiz bir  yaşamı istememe hakkı da yok mudur?

Hekim ya aktif olarak ötanaziye katılır (ölümü gerçekleştirecek maddenin verilmesi gibi) ya da pasif olarak (yaşamı devam ettiren tıbbi destek ve cihazların devre dışı bırakılması). Hasta açısından da ya hastanın isteğiyle, bireyin özgür iradesini kullanması ile ötanazi uygulanır ya da karar verme yeteneğinden yoksun (bilinci kapalı) hastanın yakınları veya yasal merciler tarafından alınan karar doğrultusunda ötanazi uygulanır.
Ötonazi bir intihar değildir. Bu konuyu uzun uzun tartışmak yerine aşağıdaki tabloyu vermekle yetineceğim.



    Pasif
    Aktif
    (yardımsız)
     Aktif
     (yardımlı)
 Volonter    (istemli)
 Vasiyet
 (DNR)
 Eve gitme

  İNTİHAR

  ÖTANAZİ
  PAS
Nonvoluntary
(hasta devre  dışında)
(withdrawing) Fiş çekme
Eve götürme
      
       X
(holddrawing)
  Yüksek doz      sedatif verme
Involuntary
(istemdışı)

   CİNAYET
      
            X

   CİNAYET


Tarihsel gelişme içinde  ötanazi yoğun olarak tartışılmıştır. Tıp tarihinin ve tıp etiğinin babası kabul edilen  Hipokrat (MÖ 460-377)  bugün de geçerliliğini koruyan ünlü “Hekimlik Andı”nda ötanaziye karşı çıkmıştır. Hastaların tedavisini, bütün güç ve düşüncemle onların yararına ayarlayacağım, benden istense bile, hiç kimseye zehir vermeyeceğim” demiştir.  Platon, ünlü Devlet adlı eserinde bedensel bozukluğu olanların ölüme bırakılmalarının hem devlet hem de birey için en sağlıklı çözüm olduğunu yazmıştır. Thomas More, 1516’da yazdığı Ütopya’sında çaresiz ve acı çeken bir hastanın yaşayan bir ölü olduğunu, böyle bir durumda hastanın ölümü seçmesinin onurlu bir davranış olduğunu ve saygı göreceğini yazar, hatta kişi bu kararı veremeyecek durumdaysa başkalarının ona yardım etmesini önermektedir. Ötanazi terimini ilk kez kullanan Francis Bacon ise henüz 17. yüzyılda “New Atlantis” adlı eserinde  hekimlerin görevinin sadece hastasını iyileştirmekle kalamayacağını, hastayı iyileştiremediği durumda daha fazla acı ve ızdırap çekmesini önlemek amacıyla ona kolay ve rahat bir ölüm hazırlamaları gerektiğini de yazmıştır. Filozof  John Stuart Mill (1806-1873) “iyi ölüm mutlu ölümdür” (a good death is a happy death) demiştir, bir diğer İngiliz felsefecisi  Jeremy Bentham (1748-1832) ise “ iyi ölüm ağrısız ölümdür” (a good death is a painless death) demektedir.  J.Rachels, bilinçli bir yaşam sürdürme olanağı olmayan bir kişi için yaşıyor veya ölüyor olmanın bir anlam ifade etmediğini ileri sürmüştür. Ivan Illich ve Kübler-Ross, içinde bulunduğumuz bilim ve teknoloji çağında insanın, kendi evinde huzurlu ve onurlu bir şekilde ölmesine izin verilmediğini düşünmektedirler. Özellikle çok ağır hastaların genellikle fikirlerini söylemeye hakları yokmuş gibi davranılmaktadır demektedirler. Günümüzde en yalın biçimiyle düşüncesini aktarlardan birisi de Prof. Jean-Louis Vincent dir  (Brüksel Erasme Üniversite Hastanesi Yoğun Bakım Direktörü) doktorların hastaların acısını hafifletmek ve bu acılara son vermek hak ve sorumlulukları olduğu kadar bazı koşullarda ölümü kolaylaştırıcı insani girişimlerde bulunma görevleri de vardır” demektedir.

Son sözü John Harris’e bırakalım: ”insan yaşamına değer vermek, bireyin yaşamı kendisi için değerli olduğu sürece, ölümün geciktirilmesi ve yaşam şansının olabildiğince yüksek tutulması gerekmektedir.  Ancak eğer kişi artık kendi yaşamına değer vermiyorsa ve ölüm kişi için daha yararlı olabilecekse bu koşulda ötanazi seçimi kişilere sunulabilmelidir.


Ötanazi AİHM’de
 
44 yaşında İngiliz bayan (Diane Pretty) sinir sistemini tutan, kendisini tekerlekli sandalyeye ve tüple verilen gıda ve ilaçlarla beslenmeye mahkum eden, acı çekerek öleceği bir hastalığa yakalanmış, ancak akli durumu ve melekeleri yerinde olduğundan, acılar içinde kıvranarak, kendini kaybederek, konuşması bozularak ölmek istemediğinden yaşamına son verme zamanını kendisi belirlemek istiyor, bu ötanazi isteğini yerine getirmeyi kabul eden eşinin suçlanmamasını sağlamak için tüm yargı organlarına, en son olarak da Lordlar Kamarası’na başvurmuş ancak isteği reddedilmiş. Bunun üzerine Strazburg’daki AİHM’ye başvurmuş, iki yasal dayanak ileri sürerek. Birincisi AİHS’nin 3. maddesi yani “insanlıkla bağdaşmayan ve küçük düşürücü işlemleri yasaklayan” madde, ikincisi ise aynı sözleşmenin 9. maddesi yani “insanların vicdan özgürlüklerin olduğunu” hükme bağlayan madde. Yüksek mahkeme bu dava için “öncelikle görüşme” kararı vererek 7 yargıçtan oluşan bir komisyona gönderdi. İngiltere’den acil görüş istendi. İngiliz Tıp Birliği “doktorlara iyileşme umudunu tamamen yitirmiş hastalarının tedavilerini sonlandırma hakkı tanınması gerektiğini bildirmiştir. Ancak AİHM bayan Pretty’e hak vermemiştir. Bu arada benzer başvurular çığ gibi artmaktadır. Eğer bir gün AİHM aktif ötanaziye evet derse Türkiye de dahil Avrupa Konseyi üye ülkelerinin çok büyük bir kısmının ötanazi ile ilgili yasalarını değiştirmeleri gerekecek, aynı idam cezasının kaldırılması gibi.

Tarihte bilinen ilk  ötanazi  Sokrates’in eylemidir. Kendisini ölüme mahkum edenlerin gözünde zayıf, onursuz bir şekilde ölmemek için baldıran zehirli kaseyi alır ve içer. “Haksız yere seni cezalandırıyorlar” diye üzülen karısına, ölüm kararını verenlerin gözünün içine bakarak “ya haklı olsalardı, o zaman üzülmen gerekirdi” diye cevap verir.



 
Bir başka ötanazi öyküsü: Bn. Hilda Hunt, 1913 Viyana doğumlu yani 91 yaşında, parkinson hastalığına yakalanıyor, kulakları duymamaya, yardımsız yaşayamamaya başlıyor, halbuki bağımsız yaşamayı seven enerjik, 2.Dünya Savaşı’nda direnişçi, 70’inde Himalaya’lara tırmanmış bir insan, şimdi böyle yaşamayı işkence olarak görüyor ve geçen sene ötanazi ile mutlu bir şekilde huzur içinde yaşamına son veriyor.
 
 
   Ötanazi Kuralları
 
   • Ötanazi isteyen hastanın 18 yaşını doldurmuş olması
   • Bilinçli olarak ve birkaç kez talep etmesi
   • Sadece fizik değil psikolojik açıdan da çaresiz bir aşamada olması
   • Terminal dönemde, dönüşümsüz hasar veya iyileşme ihtimali olmaması
   • Ötanazi talebinden sonra en az bir ay geçmesi
   • Tıbbın elindeki en uygun imkanlarla yapılması gereklidir.
 
   
İçimdeki  Deniz  (Ötanazi ile ilgili bir film)

İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar'ın yönettiği  ve Javier Bardem'in başrolünü oynadığı 2004 yapımı bir filmdir. Konusu, denize tutkuyla bağlı bir adam olan Ramon’un  geçirdiği bir kaza sonrası boynundan aşağısı felçli kalması ve sonrasındaki yaşadıklarıdır.  Ramon bu şekilde felçli olarak  yaşamak istemez ve her fırsatta ötanazi olmak istediğini söyler. Ramon’un tek isteği 30 yıl direndiği bu yaşam şeklinden kurtulmak yani onurlu bir şekilde yaşamına son vermek, böylece içinde bulunduğu yaşam ile kaybettiği özgürlüğünü geri kazanmaktır. Ona göre “yaşamak bir haktır ama zorunluluk değildir”.  Ramon, “özgür olamıyorsanız ve yaşamınız tümüyle başkalarının desteğine bağlıysa gülümseyerek ağlamayı öğrenirsiniz” diyor ve “ben geçmişe değil geleceğe yani özgürlüğüme bakıyorum” diye devam ediyor. Filmde Ramon ağabeyine “yaşadığının hayat olmadığını, kendisini hareketsiz vücudu içinde bir köle gibi hissettiğini” söylemesi buna karşın ağabeyinin” esas kölenin kendisi karısı ve çocuğu olduğunu” ve “yıllarca kendisine hizmet ettiklerini” söylemesi filmin kırılma noktası, çünkü bu cevap  Ramon’u haklı çıkarıyor, başkalarına bağlı, özgürlüğü elinden alınmış bir insan olduğu çok net yüzüne söyleniyor, abisine verdiği cevap ise kararlılığını gösteriyor “senin erdemlerinin kölesi olmayacağım.”  İşte insan onuru!
   
Ölmek için bana yalvaran gözlerle karşılaştığım sürece hekim olarak,  ötanaziden yana olacağım ve ülkemizde yasallaşması için gayret sarf edeceğim, bir gün bana da lazım olabileceğinden değil, iyi hekimlik adına  inandığımdan.




“yaşamak bir hak ama mecburiyet değil”
İçimdeki Deniz



ölümümü, oğlumun eroin paramı karşılamasından daha onurlu buluyorum”

Barbarların İstilası




3 May 2017

TIP ve RESİM SANATI (Tıpta Resim)


Ressamlar her zaman tıp ile ilgili konulara ilgi duymuşlardır. Hasta, hastalık, hekim, anatomi ve diğer bir çok konuda oldukça fazla tablo, fresk, duvar resmi vb çalışmalar vardır. Bunlardan bazısı çok ünlenmiştir, örneğin blog sayfamın arka planındaki Rembrant resmi gibi. "Hekimliğin Seyir Defteri" isimli kitabımın bir bölümünü oluşturan bu yazımda seçtiğim 15 tablo yer almaktadır. Bir kısmı iyi bilinmektedir, bir kısmı ise hak ettiği ilgiyi . Bu resimleri kısa hikayeleri ile birlikte sunuyorum.




Dr Tulp'un  Anatomi Dersi,  (Rembrant -1632, Museum Mauritshuis,  Den Haag)

Bu meşhur resmi yaptığı 1632’de ressam (Rembrandt Harmenszoon van Rijn 1606–1669) henüz 26 yaşındaydı. Resimde arka duvarda asılı olan levhanın sağ üst köşesinde 1632 yazısı okunmaktadır. XVII. yüzyılda grup resimleri  yükselen orta sınıfın simgesi durumundaydı. Resmin yapıldığı zaman 39 yaşında olan doktor Tulp, Amsterdam’ın tanınmış bir cerrahı ve anatomistiydi.  Bu ısmarlama resimdeki yedi kişiden sadece ikisi doktor, diğerleri Amsterdam’lı zengin burjuvalardı. Ceset silahlı soygundan hüküm giyip idam edilen  Aris Kindt’e aittir. Tulp’un kafasında toplumdaki seçkin yerini simgeleyen iri siyah şapkası vardır. Kadavranın bedeninden yayılan çiğ ışık rengi resmin tek ışık kaynağı olarak dikkat çekicidir. Bu ışık resimdeki kişilerin beyaz yakalarında görülen yandan gelen ışığı tamamiyle bastırmaktadır. Cesedin başındaki kişinin vücudu, cesedin yüzüne gölge olarak düşmektedir. Elinde kağıt tutan kişi  resimde bulunan kişilerin adlarının yazılı olduğu kağıdı okunur pozisyonda tutmaktadır. Resmin gerçek bir anatomi dersi olmadığı açıktır. Ne karın, ne göğüs bölgesi açılmamıştır. Sadece kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü kesilmiştir. Çünkü resim ısmarlamadır, karın açılırsa organlar çabuk çürüyeceğinden  istenilen resim bitirilemeyebilir. Dr Tulp  sağ elindeki forsepsle  kasın bir bölümünü kaldırmaktadır. Bu tuttuğu dokuları neden bir işaret sopasıyla göstermemiş de bir forsepsle kaldırmıştır? Kanımca bu sorunun cevabı Dr. Tulp’un sol elindedir. Tuttuğu yapılar, kirişler uyarıldığında sol elin şeklini vermektedir. Öndeki iki kişi yani hekimlerden soldaki büyük bir dikkatle kadavranın ön koluna bakarken sağdaki ise gözlerini Dr. Tulp’un sol eline dikmiştir. Bu kişi kendi elini de  benzer konuma getirerek sanki pozisyonu onaylarmış gibidir. Ancak disseke edilen (kesilen) sol kol gerçek anatomiye pek uymamaktadır, Rembrandt, Dr Tulp’un önündeki Vesalius’un anatomi kitabındaki çizime uymak zorunda  kalmıştır. Genç bir dahinin, Rembrandt’ın tıp ve sanatı buluşturan bu resmi anıtsal niteliktedir. 






Otopsi  (Enrique Simonet Lombardo - 1890,  Malaga Müzesi, Malaga)

Tablonun gerçek adı “O’nun Bir Kalbi Vardı”. Ancak “Otopsi” ve “Kalbin Anatomisi” olarak da isimlendirilmektedir. Kadın zehir içerek intihar eden bir modele aittir. Kimine göre bir fahişeye. Doktor elindeki kalbe düşünceli ve hüzünle bakmakta.  Resimde doktorun gri saçları genç kadının kızıl saçlarıyla, doktorun siyah düzgün elbisesi kadının üstündeki beyaz dağınık  örtüyle, kadının elinin masadan  sarkması, doktorun elini masaya dayaması ile tezat oluşturmaktadır. Perdenin su dolu kapta aksinin görülmesi  ve pencereden giren ışığa formalin şişelerin engel olamaması resmi çok güzelleştirmektedir. Resimde kadın yarı çıplak resmedilmiştir, halbuki otopside tamamen çıplak olması beklenir, bedende bir kesi ve kan izi görülmemesi doktor ile kadın arasında adı konulmamış bir saygıyı göstermektedir.



Ameliyat ÖncesiHenri Gervex - 1887, Musee D'Orsey, Paris)

Daha iyi bilinen ismiyle “Dr Pean’ın Damar Tutan Aleti Keşfi”. Fransız cerrah Dr Jules- Emile Pean’ın (1830-1898)  St Louis Hastanesi’nde kendi adıyla anılan damar tutucularının (klemp)  kullanılmasını öğrettiği ders. Sağ elinde aleti tutarken sol eli ile onu kullanma şeklini tarif ediyor. Dr Pean yaşına rağmen dinç görünümlü, resmin sol alt köşesinde beyaz bez üzerinde cerrahi aletler sıralanmış. Aydınlık ve yüksek tavanlı ameliyathane ve sterilizasyonun başlamamış olması dikkat çekici. Hastanın saçları çok ayrıntılı resmedilmiş. Ameliyatın ne olduğu belli değil ama hasta çıplak resmedilmiş. Dr Pean'ın duruşu tipik bir cerrah duruşudur, kendini yarı-tanrı kabul eden bir özgüven içinde. Etrafındakilerin ona bakışı bu duruşu onaylar nitelikte.





Kardiyoloji Tarihi ( Diego Rİvera - 1946, Mexico City)

Mexico City’de Kardiyoloji Enstitüsü’ndeki  duvar resimleri.” Kardiyoloji Tarihi” isimli bu duvar resmi  6.4 m boyutlarında 2 panelden oluşmakta. Panellerin altlarında  Aztek ve İnka gibi antik uygarlıklara ait doğal tedavi tanımlarını betimleyen resimler yer almakta. Birinci panelde bilimin uğradığı saldırılar engizisyon ateşi ile sembolize edilmiştir. Bu panelde fizyoloji, anatomi gibi temel bilimciler yer almaktayken 2. panelde klinisyenler resmedilmiştir. Birinci panelin sağ alt köşesinde Vesalius, onun yanında ortada Galen, sol alt köşede de İspanyol fizyolog  Servetus görülmektedir. Biraz üst ortada Harwey, ateşin sağ alt kısmında ise Laennec hastayı dinlerken yer almaktadır. 2. panelde ise W.Einthoven, Thomas Lewis, J. Mckenzie gibi bilim adamları resmedilmiştir.  Diego RIVERA (1886-1957) tarafından yapılan tablolarda  49 bilim insanı yer almaktadır. 






Agnew Kliniği ( Thomas Eakins - 1889, Philadelphia) 

Pensilvanya Ü.Tıp Fakültesinde  Dr.David Hayes Agnew’in emekli olduğu gece öğrencilerine ameliyathanede ders vermesi resmedilmiş. Bu resim için öğrenciler kendi aralarında 750  Dolar toplayıp ressam Eakins’a vermişlerdir. Meme kanseri nedeniyle genç bir kadın ameliyat edilmekte. İzleyiciler koyu tonlarda çizilmiş, kimisi karışık duygular içinde, kimisi uyumakta, kimisi sıkılmış ve boş bakışlarla yere bakmakta... Resmin sağ alt köşesinde Eakins bir doktorun kendisine söylediklerini dinlerken görülmektedir  (ressamın gizli imzası). Tabloda sadece iki kadın yer almaktadır, hasta ve hemşire. Prensip olarak sterilite ve antisepsi o devirlerde yeni başlamış bu nedenle tüm doktorlar beyaz giyinmiş ancak eldiven ve maske kullanımı henüz başlamamış.  Pensilvanya Üniversitesi Tıp Fakültesi  öğrenci diplomasında bu resim  vardır, resim aynı üniversitede John Morgan Binası'nda asılıdır.





Gross Kliniği ((Thomas Eakins - 1874, Philadelphia Museum of Art )

Profesör Samuel Gross’un Jeferson Tıp Okulu’nda  1874’de yaptığı bir ameliyat. Gross’un bu tablosunu ondan 2 dönem anatomi dersi alan ressam Thomas Eakins yapmıştır. İleriki yıllarda da benzer kompozisyonda resimler yapmıştır. Tabloda Gross’un sol arkasında ameliyat notlarını kaydeden tıbbi sekreter, önde üzerinde cerrahi aletler  bulunan bir masa, tünelde solda oğlu cerrah Samuel W.Gross, sağda ressamın kendisi yer almaktadır. Hasta osteomiyelit için sol uyluktan ameliyat olmakta, sağ yanına yatmış, kalça ve dizler o kadar bükülmüş ki hasta boyca kısacık görülmekte, ayaklarda kalın gri çoraplar vardır. Baş tarafında kloroformla ıslatılmış havlu ile anestezist görülmektedir, ekartör çeken 4 asistan tabloyu tamamlamakta. Bunlardan biri sonradan ünlenen Dr James Barton'dur. Örtülü kadın hastanın annesidir. İş kıyafetleri geleneksel olarak siyahtır. Resmin tek parlak rengi kırmızı kandır.  Dr Gross’un bistüri tutan sağ elinde kan vardır.





Ortaçağ'da Bacak Kesilmesi  (Duke Üniversitesi Kütüphanesi)

Hans von Gersdorfun 1551 yılına ait kitabındaki elle boyanan tahta baskısı bir resim. Bu kitap cerrahinin şekilli  ilk savaş cerrahisi  kitabı sayılır. Kitabın ilk bölümü anatomi, ikinci bölümü cerrahi, savaş yaralanmaları ve amputasyonları içermektedir. Hastalar bir gün önce kiliseye gider, premedike edilir, turnike yerine sıkı bandaj uygulanır, amputasyondan sonra yara yerine içinde kireç, yumurta akı, şap,  sülfirik asit ve meşeden oluşan bir karışım sürülmektedir. Daha sonra domuz veya boğa mesanesinden bir koruyucu yara üzerine geçirilmektedir. Yüzlerce amputasyon yapılmış ve çoğu yaşamıştır. Resimde bu detaylar görülmektedir. Kesilen bacağın üst kısmı turnike ile sıkılmış, ayakta duran adamın sol eli de aynı yöntemle tedavi edilmiş olarak görülmektedir.




Ameliyat Odası  (Seligman Adelbert, 1890, Galeria Belvedere, Viyana) 

XIX. yüzyılın en önemli cerrahlarından olan Thedore Billroth  ameliyathanede. Berlin Tıp Fakültesi’nden Langenbeck’in asistanı C.Theodore Billroth (1829-1876) ancak  60 yaşında üne kavuşmuştur. Viyana Üniversitesi Hastanesine binlerce öğrenci ve genç doktor onu izlemeye gelmektedir.  Resimde Billroth hastadan uzağa bakmakta ve kral gibi görülmekte, asistanı kendisine alet vermektedir. 7 asistan beyaz gömlekli, hastanın kafası  traşlıdır. Genel anestezi açık damla metoduyla verilmekte. Lister yöntemleri uygulanıyor, lastik eldiven henüz yok. Ameliyat odasının ışığı pencereden gelen gün ışığıdır. Trigeminal nevralji nedeniyle nörotomi ameliyatı yapılıyor. İlk sıranın solunda Baveria Dükü, sağda ressamın kendisi yer almaktadır. Bu resim 1963 yılında Viyana Tıp Fakültesi ziyaretinde Prof. Karel Absolon tarafından 2.Cerrahi Kliniği’nin tuvaletinde bulunmuştur.




Hasta Bakımı  (Domenico di  Bartolo -1440, Siena)

Siena’da  Maria della Scala Hastanesi Bu hastane halen kullanılmaktadır ve bu fresk oradadır. Rahip, tıp ve dinin iç içeliğini göstermekte olan bu resimde dönemin karakteristiği olarak resme girmek için gelen eşraf tabloda yer almaktadır. Geleneksel cerrahi ile uğraşanlarla uğraşmayanların çekişmesi (günümüzdeki dahiliyeci-cerrah çekişmesi)  kedi ve köpek ile resimde bilinçli bir şekilde simgelenmiştir.





Tubaj ( Dr George Chicotot - 1889, Halk Müzesi, Paris)

Kendisi de ressam olan Dr Chicotot mesai arkadaşı Dr Albert Josias ve ekibini tubaj (yutak borusuna bir tüp sokulması) yaparken resmetmiş. Yağlıboya bu tabloda asistanlar pür dikkat hocalarını izliyorlar. Henüz maske, kep ve eldivenler kullanılmıyor.  





Bilim ve Hayırseverlik (Pablo Picasso -1897, Picasso Müzesi, Barselona)

Ünlü kübist ressam Pablo Picasso (1881-1973) tarafından yapılmıştır. Picasso’nun erken dönem çalışmalarından birisidir. Resmi 17 yaşındayken yapmıştır, bu resimden on yıl sonra kendi sanatını oluşturmaya başlamıştır. Resimdeki doktor, Picasso’nun babasıdır. Kendisini resim konusunda hep cesaretlendiren babasını, işin ehli ve bilgili bir doktor olarak çizmiş minnet duygularını ifade etmiştir. Hasta kimdir bilinmemektedir. Ancak çocuk resimde model olarak kullanılmak üzere bir dilenciden ödünç olarak alınmıştır. Keza rahibenin elbisesi de ödünç alınmıştır. Rahibe hastaya su içmeyi önerirken bebeğin bakımını da üstlenmiş görünmektedir.





Doktor  (Sir Luke  Fildes - 1891, Tate Galery )

Ressam 1877’de bir yaşındaki ilk oğlu Philip’i, ateşli bir hastalıktan bir Christmas sabahı Kennsington’daki evinde kaybetmiş ve derin bir acı duymuştur.  Ressam resimde ayakta ve elini eşinin omzuna koymuş olarak durmaktadır.  Resimde ressamın gizli imzalarından bir örnek. Oğlunu kaybeden ressam hasta başında sabahlayan doktora bir minnet ifadesi olarak bu resmi yapmıştır. Resimde doktorun tetikte ve ihtimamla hastaya bakışı çok etkileyicidir. 




Hasta Çocuk (Gabriel Metsu1650, Rijksmuseum, Amsterdam )

Dutch ressamın bu resminde çocuk hasta olmaktan çok hastayı oynayan, mızmız ve kaprisli bir çocuk görünümündedir. Duvardaki resimle birlikte değerlendirildiğinde Metsu bu resimde  Meryem Ana'nın şefkati ve analık duygusunu resimdeki anne üzerinden vermektedir. 




Henry Ford Hastanesi  (Frida Kahlo - 1932, Diego Rivera & Frida Kahlo Museums, Mexico)

Meksika’lı  ressam Frida Kahlo’nun (1907-1954) “Uçan Yatak” adıyla da bilinen tablosu. Kahlo'nun 19 yaşında  geçirdiği bir trafik kazası ile  bütün hayatı değişir. Bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, bir demir çubuk Kahlo’nun sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştır. Kazadan sonra tüm hayatı hastaneler ve doktorlar arasında geçecektir. Korseler içinde veya yatağa bağlı, omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 32 kez ameliyat edilecek ve çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı 1954’te kangren yüzünden kesilecektir. Resimlerinde bu ruh halini, çektiği acıları sıklıkla yansıtır. 1932’de yaptığı bu tabloda arka planda kocası Diego Rivera’nın çalıştığı  ve nefret ettiği Detroit şehri yer almakta. Yatakta kan bulunan tek yer kadın üreme organlarının olduğu bölgedir. Resimdeki altı tane ince kırmızı kordon hiçbir zaman anne olamayacağını bildiği hayali bebeğine, rahminin anatomik görünümüne, yaralandığı leğen kemiğine, kocasından aldığı gerçek hediye bir orkideye, bebeğini kaybetme korkusunun yavaş seyrini sembolize eden  bir salyangoza ve muhtemelen yattığı hastaneye göndermede bulunmak için bir makineye bağlanmıştır. Frida makyajlıdır ancak bir gözyaşı yanağında görülmektedir.



Ek Okumalar için :

Tıp ve Sanat: 
 https://argoscelik.blogspot.com.tr/2011/10/tp-ve-sanat.html

İlaç Kokulu Kitaplar:
https://argoscelik.blogspot.com.tr/2011/10/ilac-kokulu-yazlar.html