Sayfalar

9 Oca 2012

Potansiyellerimiz ve Hedefe Ulasma


Kişisel  gelişim kitaplarından bazılarının,  özellikle bestseller olanlarının insanların çaresizliğini kötüye kullandığına inananlardanım. XX. yüzyılın müthiş keşiflerinden (!) biri olan “kişisel gelişim gurularından Antony Robbins, 1991’de çıkan “İçinizdeki Devi Uyandırın” isimli kitabında şöyle diyor : “karar sizin; mutlu olmak veya olmamak, isteyip te yapamayacak hiçbir şey yoktur, işinizi sevmiyorsanız, hemen karar verin, durmayın, işinizi değiştirin, mutlu olmak için hemen bir dans kursuna katılabilir hatta helikopter kullanmayı bile öğrenebilirsiniz. Yeter ki isteyin ve karar verin, bunları yapacak güç içinizde, ama bu gücü kullanmak isteyip istemediğinize karar vermelisiniz, karar sizin, isteyip de yapamayacağınız hiçbir şey yoktur…  Ne kadar gerçekten uzak hatta komik. Çaresiz kalmamak için çarenin kendimizde olduğuna inanmamız gerektiğine eyvallah. Ama içi boş reçeteler ve sanal başarı öyküleriyle dolu fantastik kitaplar okumak, bunlara ilişkin kurslara-seminerlere gitmek yerine, içimizdeki  gizil potansiyelimizi ortaya çıkaracak basit yardımlaşmalara yönelmeliyiz. Bunun için ne "ferrarimizi satmak gerekir ne de mor ineklerle uğraşmak". Bu yazıyı sadece bu basit amaçla kaleme aldım. Yardımlaşma !

 İnsanlar hedef  ve  meslek seçerken veya yapmak istediklerini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceklerini hesaplarken kendilerinde bulunan gücün veya potansiyellerin neler olduğunu da bilmek zorundadırlar. Aksi halde ölçümsüz yapılan değerlendirmeler başarıya ulaşmada olumsuz sonuçlar doğururlar. Bu konuda okuduğum çok sayıda kitap ve makalenin,  altmış yıla yaklaşan yaşanmışlıkların,  otuz beş  yıllık mesleki deneyimlerin harmanlanmasıyla bir fikre sahip oldum.  Bu iddiasız düşüncemde,  her insanda temel olarak üç  farklı  potansiyelin varlığına ben de inanıyorum. Ortaya çıkmayan, kullanılmadıkça gizli duran ama ortaya çıkmaya hazır olan  güçten bahsediyorum burada. Yani her insanın bir şekilde depoladığı  enerji üç farklı başlıkta toplanır.


Birincisi kişiye özel düşünceler, fikirler, analiz,  sentez yapabilme gücü  ve  içgüdüleri içeren, mantık olarak da nitelendirilebilen  zihinsel potansiyel”.  İkincisi  insanın mutlu, kederli, öfkeli, coş­kulu, sevinçli  ya da korku içinde olmasını anlatan duygular ile  sevgi, nefret,  hırs, mutluluk, tutku  gibi duygusal yaşantıları içeren “duygusal potansiyel” Üçüncüsü ise günlük yaşam içersinde kas ve eklemlerimizi kullanarak enerji tüketimi ile gerçekleşen ve temel vücut hareketlerinin tümünü ya da bir kısmını içeren çeşitli spor dalları, dans, egzersiz, oyun ve gün içerisindeki aktiviteleri içeren “fiziksel potansiyel”. Bunlardan biri daima  baskın (dominant) olup  diğeri çekiniktir (ressesif). Bu ikisi dışında kalan ise destekleyici ve yardımcı niteliktedir.
 Baskın potansiyel kişinin güçlü yanını belirlerken, çekinik potansiyel kişinin geliştirmesi gereken zayıf yönlerini gösterir. Bu potansiyellerden hangisi güçlüyse kişinin yol haritası  ona göre şekillenir. Destekleyici potansiyelin etkisi sınırlıdır. Gerçek anlamda başarıya ve hedefe ulaşmak için çekinik potansiyelin mutlaka güçlendirilmesi gerekmektedir. Baskın potansiyelin baskınlığı yeterli değildir. Mutluluk ve tatmine ulaşabilmek için de çekinik yani zayıf olan potansiyelin geliştirilmesi gereklidir.
Önemli olan aşağıda karakter özellikleri belirtilen üç potansiyelden hangisinin sizde baskın karakterde,  hangisinin çekinik karakterde olduğunu saptamanızdır. Kalan üçüncü karakter destek-yardım potansiyelidir ki, ona da gerekli önemi vermelisiniz. Ancak esas olan çekinik, yani zayıf potansiyelinize yüklenmek, onu güçlü kılmak, baskın potansiyeliniz ile arasındaki açıklığı olabildiğince kapatmaktır. Bunun için  destek potansiyeli yardımcı olur, tabii siz isterseniz.  Peki,  başarılı insanlarda genel dağılım nedir diye sorarsanız, böyle bir çalışma yapılmış mıdır bilmiyorum, ancak benim sağduyum zihinsel potansiyeli baskın, fiziksel potansiyeli çekinik olanların çoğunlukla iş ve eş seçiminde başarıyı yakaladıklarını söylemekte.  Zayıf, yani çekinik potansiyelin saptanıp onu güçlendirmek gerekliğinini  bir kez daha hatırlatırım.
Yapmanız gereken çok basit alın elinize kalem kağıt işaretleyin şıkları, artıların en çok olduğu baskın potansiyeliniz, en az olduğu çekinik potansiyelinizi gösterecektir. Kolay gelsin.


Zihinsel Potansiyel

·        kavramlar, stratejiler, fikirler üzerine yoğunlaşır
·        düşünceler ve fikirlerde güçlü olmayı ve çevrenin onayını çok önemserler
·        hayalden gerçeğe rahatlıkla geçerler, gerçekçidirler
·        fikir ve proje üretmede özel yetenek sahibidirler, aniden akıllarına fikir gelir
·        düşünme ve analizde, konuyu toparlamada çok başarılıdırlar
·        zaman olarak geleceğe dönüktürler, geleceği planlarlar, geçmiş ve içinde bulunulan zamanla  ilgilenmezler
·        toplum içinde çekingenlikleri vardır, yalnızlığı severler
·        bilim kurgu okur ve seyrederler
·        briç ve satranç sever ve oynarlar
·        kırmızı favori renkleridir, siyahı da severler
·        enstrümantal müziği tercih ederler.

Duygusal Potansiyel  
·        insanların ne düşündükleri, imajları, insan ilişkileri ilgi alanındadır
·        toplumda kişilik olarak güçlü olmayı ve onay görmelerini önemserler
·        insanları bir araya getirmek, onları motive etmek konusunda özel yetenek sahibidirler, çok iyi ev sahipliği yaparlar
·        toplantı düzenleme ve motivasyonda başarılıdırlar, iyi organizatörlerdir
·        iletişim kurmaktan zevk alırlar ve başarılıdırlar
·        zaman olarak geçmişe dönüktürler, anılar onları çok mutlu eder, geleceği konuşmaktan keyif almazlar
·        yalnızlığı sevmezler, kalabalıklardan hoşlanırlar
·        belgesel seyreder ve referans kitapları tercih ederler, kalın romanları severler
·        mavi renk favori renkleridir, yeşili de severler
·        okumayı ve müzik dinlemeyi severler, klasik ve hafif müzik tercihleridir


Fiziksel Potansiyel  

·        aksiyoner, pratik tabiatlı, eyleme dönüktürler
·        fiziksel çevrede güç ve beğeni  isterler
·        ayaklarının üzerinde durma ve hayatta kalmada, uygulamada çok başarılıdırlar
·        eylem ve hareket halinde olmaktan, seyahat etmekten çok zevk alırlar, bağımsız olma eğilimindedirler.
·        sistem ve yapılara önem verirler, bulundukları toplumda hemen sevilirler
·        şimdiki zamana dönüktürler, “carpe diem sanki bunlar için söylenmiştir, tarih kitapları ve tarihi filmler onlara çok itici gelir.
·        yemeği ve içmeyi hobi edinmişlerdir
·        futbol, yüzme ve benzeri sporları severler
·        favori renkleri sarıdır, mor rengini de beğenirler
·        hareketli müzik ve dans ilgi alanlarındadır





5 Oca 2012

Babalar ve Ogullar


Tam çevirisi “Babalar ve Çocuklar” olan İ. Turgenyev’in  ünlü romanı Türkçe’ye “Babalar ve Oğullar” olarak çevrilmiştir. Liberal “babalar” ile nihilist “çocuklar” arasındaki  tartışmalar ve çatışmalar anlatılır romanda. Bir çeşit kuşak ve kültür  çatışması da  denebilir anlatılanlara. Kitabı kütüphanemde kitaplar arasında gezerken (ki ben buna “kafa boşaltma saati” diyorum)  gördüm ve çocuklarımı düşündüm, oğullarımı.
Üç oğlum var, onlarla hiç kuşak çatışması yaşamadım, baba-oğul ilişkisinin ötesinde yaş farkı olan birer arkadaş gibi hissettik birbirimizi. Yıllar bu ilişki içinde geçti. Onları bizden daha şanslı bir kuşak olarak  görmedim, “bizim zamanımızda….” diye başlayan cümlelerle sıkmadım, boğmadım. Aksine bir şans olarak kabul ettiğim çağın teknolojik gelişmeleri ve kolaylıklarını  yaşamalarının,  onlardan neler alıp götürdüğünü sorguladım  ve bunu onlara da anlatmaya gayret ettim. Üçü de çok iyi eğitim aldılar, ikişer yabancı dil öğrendiler,  çok donanımlı oldular. Öğrenimleri boyunca bir kez olsun “ders çalışın” sözünü  benden ve  annelerinden duymadılar. Bunu yapmama gerek duyurmadılar çünkü. Sanırım kendilerini birey olarak  hissettikleri o kritik  yaşlarda evde elinde hep bir kitap, dergi veya gazete okuyan ebeveynlerini görmelerinin bunda etkisi çok. Basitçe “rol modelleri okuyordu, kendileri de bu modeli uygulamalıydı” gibi bir düşünce sistemini izlediler. Bu nedenle okumayı sevdiler, çokça okudular, okudukça öğrendiler, öğrendikçe geliştiler.
Bugünün kolaycı cihazları i-pad’leri, cep telefonları, internetleri  falan yoktu çocukluklarında, en büyük lüksleri “Commodore 64” ile oyun oynamaktı. Akşam yemeklerimiz tam bir söyleşi şöleniydi. Herkes en küçükten başlayarak gününün nasıl geçtiğini özetler, o gün onları çok etkileyen bir olayı heyecanla anlatırlardı  ve  biz büyükler gülmemek için kendimizi tutar, tüm ciddiyetimizle dinlerdik  onları. Sonra genellikle ben kısa bir toparlama konuşması  ile ana fikir çıkarır yemeği sonlandırırdık. Bu şölen ile çocuklarım hem analitik düşünmeyi, hem kendilerini ifade etmeyi öğrendiler, daha da önemlisi önemsendiklerinin farkına vardılar, özgüvenleri gelişti. Ayrıca çokça gezdiler, birlikte veya yalnız. Anneanne ve babaannede tatiller, yaz okulları falan. Gezen ve gören insanın duyarlılığı güçleniyor, görüş açısı genişliyor, hoşgörüsü artıyor, yaşamı zenginleşiyor, kendisiyle yüzleşiyor, özeleştiri yapıyor.
 Şimdi çocuklar anne ve babayla birlikte  yemeğe oturma şansı bulabiliyorlar mı acaba ? yoksa  kendilerini ifade etmek için söyleşi şölenleri yerine facebook, chat, twitter gibi sosyal medya araçlarına mı sarılıyorlar ?   Günümüzde çocuklar “tatil” kavramından ne anlıyorlar, gezmek için tercihlerini nereler için  kullanıyorlar ?  Başta çocuklar olmak üzere tüm toplum tüketim nesnesi haline getirildi. Sadece yeme-içme, giyim-kuşam konularında değil, insan olmanın basit ve ince özelliklerini de hızla tüketiyoruz. En vahimi duygulanmayı tüketiyoruz, utanmayı, acımayı, üzülmeyi ve sevinmeyi tüketiyoruz, paylaşmayı da....
Eskiden pul koleksiyonu yapılırdı, şimdi çocuklar pulun yapıştırılacağı mektubu tanımıyorlar ki… SMS, e-mail, chat, facebook gibi uygulamalar  "mektup ve zarfı"  arşivlerdeki tozlu raflara kaldırdı, tıpkı güzelim "mektup kağıdına" artık A4  kağıdı denilmesi gibi. Para koleksiyonu yapılıyor mu bilmiyorum, kredi kartları, para-kartlar, akıllı kartlar paraların yerini aldı. 

Tekrar Turganyev’in “Babalar ve Oğullar”ına dönecek olursak, babalar ister liberal olsun, ister otoriter, çocuklar post-modern veya vahşi kapitalist sistem denilen arenaya atılan birer gladyatör gibiler. Yaşamaları hep galip gelmelerine  veya bağışlanılmalarına bağlı olan savaşçılar.  Sağlığı şöyle tanımlar Dünya Sağlık Örgütü (WHO): sağlık, yalnızca hasta veya sakat olmamak değil bedenen, ruhen ve sosyal yönlerden tam bir iyilik halidir”. Çocuklarımızın sağlığından sorumlu olduğumuzu bir de bu gözle irdelememiz iyi olmaz mı ?

3 Oca 2012

TIP ve FELSEFE



Felsefe, insana düşünmeyi öğreten, araştırmayı öngören, geçmiş, gelecek ve bulunduğumuz zamanı sorgulayan, insanların bilgi susuzluğuna çare olmayı amaçlayan bir sosyal bilimdir. Tıp bilimi bir yanıyla sosyal bilim bir yanıyla da pozitif bilim olduğundan, doğa bilimi tanımı tıp için uygun düşmektedir. Tıp bir sanattır , “bilgi ve beceriler bütününden oluşan” bir sanat. Felsefe ile sistematik düşünmeye başlayan insanın biraz sorgulayıp, neden ve niçinlere başvurması ile tıp ve felsefe buluşmuştur. İshak İbn Huneyn, "Tabiplerin ve Filozofların Tarihi " adlı yapıtında filozofların aynı zamanda tabip, tabip olanların da aynı zamanda filozof olduğunu ifade etmektedir.
Salerno Tıp Okulu el yazmaları

Cerrahi, bir doğa bilimi olan tıp biliminin ana gövdesinden çıkan eski ve büyük bir daldır, yaprakları ve meyveleri ile  güçlü ve büyüleyici bir görünümü vardır. Tıp içinde cerrahiyi  etkileyici ve gizemli kılan ise bilimin yanı sıra sanat yönünün çok yüksek seviyede olmasıdır. Günümüzden 2500 yıl kadar öncesinde tıbbın da babası sayılan Hipokrat, “tıbbın bir sanat olduğunu söylerken sanırım cerrahiyi bu sanatın itici gücü olarak düşünmüştü. Tıbbın ve cerrahinin bilimsel yönüne bu yazıda  girmeye gerek yok, çünkü tıp ve cerrahi, çağın gerçekleri, gerekleri ve  özellikleri doğrultusunda su misali kendi yolunu bulmakta, eski deyimle “mecrasında akmakta”. Özellikle teknolojideki olağanüstü gelişmeler genelde tıp ilmini, özelde ise cerrahiyi bir başka yerlere taşımakta. Ancak sanat yönü bu dramatik değişim ve gelişime pek yüz vermeden yoluna devam etmekte. İşte bu nedenle cerrahinin kendine özgü bir felsefesi vardır, bu felsefe cerrahi anlayışının da özüdür. Çünkü insan vücudunu kesmek-dikmek gibi vücut bütünlüğüne yönelik bir eylemi yapma hakkının kendilerine tanınmış olduğunu bilen cerrahlar her ne kadar mesleki eylemlerinin  yasalarla sınırlanmış olmasını bilseler de, bu ayrıcalıklarının kendilerine verdiği özgüveni ve sanat uygulayıcısı olduklarını daima hissettirmektedirler.

Hekimlik öyle bir meslek ki, tarihte en eski, neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt  bir meslek grubu, öyle bir meslek ki, idealleri en üst seviyede tutan, bazen tanrı mertebesine çıkarılan, kutsallık atfedilen, gıpta edilen bir meslek grubu, öyle bir meslek ki, radyasyona maruz kalmak, bulaşıcı hastalıklarla, çağın vebası denen AIDS başta olmak üzere, hepatit gibi öldürücü hastalıklarla iç içe yaşamak gibi riskleri bilinmesine rağmen bilinçli olarak seçilen bir meslek grubu, öyle bir meslek grubu ki, Hammurabi’den bu yana eli kesilerek, gözü çıkarılarak cezalandırılan, engizisyonda bilime inandığı için yakılan, kralı iyileştiremediği için giyotine başı konulan, ülkemizde 5237 sayılı TCK ile 25 yıl ağırlaştırılmış hapis cezası reva görülen bir meslek grubu. Bir başka meslek söyleyin ki hem bu kadar yüceltilsin, hem de taşıdığı riski bu kadar ağır ödesin. Yaman bir çelişki !!!  Belki de hekimliği gizemli kılan, çekici kılan bu  diyalektik yanıdır, kim bilir? Bu meslek grubunda cerrahiyi ve cerrahlığı kendine özgü felsefesi ile tıp içinde ayrı konumlandırma yanlısıyım.

Şaman büyücü ve iyileştirici
Cerrahinin bir sanat olduğunu vurguladık biraz daha ayrıntıya girersek cerrahi bir güzel sanattır. Tüm tıp dallarında olduğu gibi öznesi insan olan, hümanizma ile yoğrulmuş, üretilen sanat eseri soyut olmaktan çok somut olan bir güzel sanattır. Bilim ve sanattır cerrahi. Bilimin itici gücü akıl, sanatın itici gücü duygudur. Cerrahi bu iki gücün dengede olmasını gerektirir. Bu denge bir kişilik oluşturur. Cerrahın kişiliğidir bu. Bitmeyen bir öğrenciliğin, güzel sanatla güzelleştiği, sabırlı, merhametli, yeniliklere açık, yenilikler araştıran, hümanist bir kişilik diyen büyük cerrah, entelektüel lider, örnek hoca Prof Dr Hüsnü Göksel’in bir konferansta söylediği bu sözler benim cerrahi meslek yaşantımı çok derinden etkilemiştir.  Tam da bu noktada SD dergisinin 14. sayısındaki yazımda belirttiğim düşüncelerimi tekrarlamakta yarar görüyorum: “Tıp mesleğinin üstünde yükseldiği iki tarihsel temel vardır; "hümanizma" ve "bilimsel determinizm". İkincisi bilimsel gelişmenin itici gücünü oluştururken, hümanizma ise insanı bir bütün olarak ön planda tutar. Başka bir deyişle determinizm hastalık olgusunu ele alırken hümanizm hastayı amaçlar. Determinizmin hedefleri arasında yer alan tedavinin başarısı, ortalama yaşam süresi gibi parametrelerin istatistikî değerlendirmeleri yapılabilir, ancak hümanizmin hedefleri arasında yer alan sevginin, acının, umudun, ölüm korkusunun, yaşama sevincinin  istatistiksel bir değerlendirilmesi yoktur”.  Hümanizm , insana ve insan değerlerine en büyük ağırlığı veren düşünsel yaklaşımdır, insanı olduğu gibi, bütün yönleriyle onaylar, kavramaya çalışır, insanın en karanlık yönlerini, derinlerde yatan çelişkilerini ortaya çıkartır. Hümanizm insanlara bilgiyi ve gücü ahlaki ve insanca bir yol ile öğretir. Tıp sanatının itici gücüdür hümanizm. Ama yüksek veya ileri teknoloji,  hasta ile doktor arasına soktuğu sayısız araç-gereç ile hekimliğin bu hümanist ayağını öyle   zayıflattı ki, hasta yani insan, canlı varlık olan insan, doktorun gözünde onarılacak bir makine haline döndü.Tıp mekanikleşti, hekim teknisyenleşti.
Tarih öncesi çağlarda insanlar bilinmeyen birtakım güçlerin etkisi altında oluştuğuna inandığı hastalık ve ölüm gibi acıya yol açan olumsuzluklara kötü ruhların neden olduğunu düşündüklerinden  zamanla ortaya kötü ruhları yatıştırmanın yolların bildiğini  iddia eden büyücüler çıkar. Böylece, bu içgüdüsel uygulamalardan bir  büyü - tıp alanı doğar. Canlıların kafatasını ilk defa cerrahi aletleriyle delenler büyücüler olmuştur. Dünyanın çeşitli yerlerinde bulunmuş pek çok kafatası üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, delinen yerin çevresinin keskinliğini kaybetmesinden, kemik dokularında zamanla iyileşmeler olduğundan hastaların bu ameliyatlardan sağ çıktıkları anlaşılıyor. Trepanasyon denen günümüzde de kullanılan bu yöntem, baş ağrısı ya da epilepsi (sara) hastalığını hafifletmek veya kafa içindeki kötü ruhun, şeytanın çıkması için çıkış yolu açmak gibi belirli amaçlar için uygulanıyordu. Tıp ve din tarihi, kişinin kötü güçlere karşı korunmasını hedeflediklerinden  her zaman iç içe olmuşlardır. Din, kurumsallaşmaya başlayınca tıp da tapınaklara taşınmıştır. Uzun süren bu dönemi Hipokrat, tıbbı tapınaklardan yeryüzüne indirerek sonlandırmıştır.
Anadolu'da bulunan trepane kafatası
Mezopotamya tıbbı, büyü ve kehaneti  içine almaktadır. Ashipu denen büyücü-tıp adamı  hangi tanrı veya kötü ruhun bu hastalığa sebep olduğunu belirlemekteydi. Ashipu aynı zamanda hastalığın, hastanın işlemiş olduğu bir günah veya hatadan  olduğunu da belirlemekteydi. Ashipu bu teşhisi yaptıktan sonra hastalığa sebep olan bu kötü ruhu kovabilmek için gereken kutsal sözleri de söylerdi. Mezopotamya tıbbı karaciğeri merkeze almıştır, vücut sıvılarına çok önem vermiştir. Sümerce’de doktor “suları tanıyan adam”  anlamındaki “a-zu demekti. Kilden yapılma hayvan  karaciğer modelleriyle hastalığa yönelik kehanetlerde bulunulurdu, fala bakılırdı. Asurlular ve Babilliler'de tıp, tanrılara karşı sorumlu olan rahiplerin himayesindeydi, “doktor-rahip” modeli devam etmektedir. Bu rahip-hekimler tanrılara karşı sorumludurlar. Ancak cerrahlar rahip olmadıklarından hastalara karşı uyguladıkları tedaviden dolayı devlete, sivil otoriteye karşı sorumluydular. MÖ 1700-1500 yıllarındaki tıp uygulamalarına ilişkin kurallar ve yasaları içeren “Hammurabi Kanunları’nda” 282 maddeden 10 tanesi cerrahların alacakları ücretler ve hata yaptıklarında çarptırılacakları cezalara aitti. Tıp mesleğini pratikte icra edenlere, meşhur 215. madde uygulanırdı, yani cerrahlara uygulanırdı. Bu maddede bir hasta operasyon sırasında hayatını yada gözünü kaybederse doktorun elleri kesilirdi. Bir nevi kan davası gibi. Peki rahip-doktor ne yapardı ? Hastalık kötü ruhlar tarafından yaratıldığından rahip-doktor soruna müdahale eder, teşhisi koyar, ilacını verir veya ayinini yapardı, hasta iyileşirse ondan, ölür ise tanrıdan bilinirdi. Bugün de hoş böyle ya ?  Ameliyatta ölen hastayı cerrah öldürmüş oluyor da, kalp veya başka dahili hastalıktan ölen hasta için  takdir-i ilahi” veya “alın yazısı bu kadarmış” denmiyor mu ?
Mezopotamya'da büyücü hekimler
Mısır ve Hitit tıbbında da büyü ve inanç tıbbın temelini oluşturuyordu. Mısır uygarlığı tıpta bilimsel anlamda çağdaşı uygarlıklardan daha ileri görülse de, Ölüler Kitabı’ndaki Son Yargılama sahnesinde görüldüğü gibi büyücüler ve tanrılar işin içindedirler, bu sahnede çakal başlı Anibis sağlık tanrısı olarak tartıyı yapıyor, canavar Amid ise onun arkasında kurbanı bekliyor. Tedavi amacıyla Himalaya dağının tepesi ve oradaki şifalı otları taşıyan maymun tanrı Hannuman bugün dahi Hindistan’da maymunları kutsal kılmaktadır.
Hint tıp tanrısı Hannuman Himalaylar'dan şifalı otlar taşıyor
Antik Yunan’da tapınak tıbbı çok önemliydi. Tanrı Asclepius'a adanmış tapınak ve sunaklar dini tıbbın önemli bir noktasıdır. Eski Yunanistan’da hekimlerin tanrı soyundan geldiğine inanılmış, ve bu hekimler sağlık ve şifa tanrıları adına yapılan tapınaklarda mesleklerini icra etmişlerdi.Bunların en bilineni Aesculapius’dur. MÖ 1200’lerde yaşadığı sanılan Aesculapius sonradan tanrı sayılmıştır. Hipokrat da  bir asklepiadestir, tanrı soyundan gelmedir. Ancak çağdaşı Sokrat’tan etkilenen Hipokrat, asklepion’dan çıkarak “gezgin hekim” dönemini başlatmış ve tıbbın eski kurumsal yapısını dağıtarak geçimini tıptan sağlayan bir filozof olarak tarihteki yerini  almıştır. Hipokrat (MÖ 460-377) sadece hekimlerin değil, tıp tarihinin ve tıbbın da babası kabul edilmektedir. MÖ 5 yy’da tıbba yeni bir boyut getirmiştir.Gözlem ve mantığa dayalı tıbbi araştırmanın temelini atmış tanrıları bir tarafa bırakmıştır. Yaşamı boyunca Anadolu ve Yunanistan’da dolaşarak hekimlik yapmış, Kos’ta (Bodrum’un karşısında yer alan İstanköy adası) bulunan tıp okulunda dersler vermiş, öğrenciler yetiştirmiştir. Atina’ya hiç gitmemiştir. Asklepios tapınakları Hristiyan çağına kadar yüzlerce yıl işlevsel kaldılar.  Yeni bir din olan Hristiyanlığın  baskısı  sonucu Asklepion’lar zamanla kiliseye döndürülmeye başlandı.
Antik çağın ünlü filozoflarından aynı zamanda da büyük bir hekim olarak anılan Empedokles (M.Ö. 492-432 ), insanla ilgili sorgulamalarını yaparak tıp felsefesinin ilk harcını temele koymuştur. Keza bir hekim çocuğu olan Aristoteles de (M.Ö. 384-322)  insan bedenini sorgulamış,  canlılar sorununu sistematik düşünceyle ele alarak bugünkü biyoloji-tıp  felsefesine önderlik etmiştir. Bergama’lı Galen, tıp ve felsefe alanında çalışmalar yapmış ve tıbbi ekoller ve yöntemler arasında bir sentez kurmayı başararak teorilerini “doğa boşuna hiçbir şey yapmaz” ilkesiyle hazırlamıştır. Galen (M.S. 130 – 201) tarihte ilk maaşlı cerrah hekimdir. Gladyatörlerin yaralarını iyileştirmek, onları tedavi etmekle görevlendirilmiş zamanla Roma İmparator doktorluğuna kadar yükselmişti.  
Hipokrat ve Galen

MS I.yy’da,Roma’da Aulus Cornelius Celsus, “De re medica (de medicina)” adlı latince yazılmış ilk bilimsel tıp çalışması olan eserinde hastalıkları diyetle, ilaçla ve cerrahi müdahale ile iyileşenler olarak sistematize etmiştir. Celsus ideal bir cerrahı şöyle tanımlar “bir cerrah genç olmalı ya da yaşlılıktan çok gençliğe yakın olmalıdır, elleri güçlü ve sağlam olup asla titrememelidir. Sol elini de en az sağ eli kadar iyi kullanmalı, gözleri keskin, ruhu cesur olmalı, hastasını iyileştirmeyi isteyecek kadar merhametli olmalı ama onun haykırışlarına bakıp çok hızlı ya da gereğinden az kesmemelidir, bütün çığlıklar onun duygularını hiç etkilemiyormuş gibi işi neyi gerektiriyorsa onu yapmalıdır” (De medicina-proemium VII).

Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte bedensel hastalıkların sadece tanrının yardımıyla iyileşebileceği düşüncesi de yaygınlaştı. İsa’nın mucizevi tedavileri tanrının yardımıyla yaptığına dair İncil’de yazılan hikayelerle, ilaç yerine kutsal su, cerrahi girişimler yerine ellerin vücut ve yaralar üzerinde gezdirilmesi gibi yollar kullanılmaya başlandı. Hastalıklar karşısında akılcı ve bilimsel çabalara aşırı bir evrensel tepki gelişti, bunların yerine batıl inançlar yerleşti ve sonuçta başta veba olmak üzere salgın hastalıklar önce Roma İmparatorluğunu çökertti sonraları da  ortaçağda Avrupa nüfusunun üçte birini yok etti. Alberth Dürer’in  1506’da yaptığı  Doktorlar Arasındaki İsa” tablosunda  İsa’nın iyileştirici gücünün hekimlerinkinden üstün olduğu vurgulanmaktadır. İsa’nın sağ elinin işaret parmağı sol elinin baş parmağına değiyor, bu o dönemin kibirlilik işaretidir. Doktorlar ona güven bildirmek için yarışma halinde ve oldukça çirkin gösterilmekteler.
İsa Doktorlar Arasında ( A.Dürer)

Roma İmparatorluğunun yıkılışından Rönesans’a uzanan yüzlerce yılı kapsayan dönemde daha önceleri özenle korunmuş olan klasik kültür ve bilim eserleri de, ya yok edilmiş ya da cahil rahip ve keşişler bu metinleri anlamadan veya değiştirerek çoğalttıklarından özgünlüklerini kaybetmişlerdir. Bu dönemi anlatan Umberto Eco’nun “Gülün Adı” adlı romanı ve filmini hatırlatmakta yarar var. Bu dönemde vebadan korunmak için doktorlar veba iblisini korkutmak için birer yırtıcı kuşa benzeten kıyafetler giyerlerdi. Ayrıca burunlarına sirke veya güzel kokulara batırılmış gaga şeklinde süngerler takarlardı ki, veba etkeni olan kötü ruh rahatsız olsun ve kaçsın...
vebayı tedavi eden ortaçağ doktoru
Hristiyanlığın ilk  döneminde kiliseler doktorları reddetmiştir, çünkü onların ölümle oynadığını düşünmekteydiler. Hastalıkların nedenleri günahlardı, tedavi ise dua etmek veya tövbe etmekti. Bu dönemde kutsal kişilikler ortaya çıktı. Örneğin; St Blaise boğaz hastalıkları, St Bridget göz hastalıkları, St Erasmus barsaklar, St Dympnea psikiyatri, St Lawrence baş ağrısı, St Roche veba hastalığının şifacıları, St Cosmas ve St Damian ikizleri ise ilk transplantasyon yapan kişiler olarak kabul edildi (MS.300).
Din dışı tıp, tüm olumsuzluklarına karşın yok olmamış, gizli de olsa pek çok hasta, din-dışı hekimlere gitmişlerdir. MS 200-400 arası Roma İmparatorluğu’nun zayıflaması, Roma kiliselerinin güçlenmesi dönemi inancın tıbbı esir aldığı en tipik dönemdir. Bu dönemde kiliseler şifa ve tıp merkezi, keşişler ise şifalı ilaç listelerine sahip kişilerdi. MS 400-800 arası karanlık çağ olarak adlandırılır, bu dönemde de mistisizm tıbba hakimdi. Orta Çağ’da Avrupa’da tıp, kilisenin etkisinde kaldığından, rahiplerin cerrahi ve jinekolojik vakaları tedavi etmeleri uygun görülmediğinden, bu tip vakaları rahip-hekimler yerine berber-cerrahlar veya ebeler sahipleniyordu. XI. yy  sonunda cerrahlar kendi loncalarını kurmaya başladılar. Ancak bunlarla birlikte daha da az eğitim görmüş cerrahlar yani berberler ortaya çıktı. İngiltere’de berberler ve cerrahlar loncası XIV. yy da birleşti ve 1540’da yapılan bir anlaşma ile cerrahlar berberlik yapmama ve berberlerde yaptıkları cerrahinin diş hekimliği konusunda sınırlı kalma konusunda anlaştılar. Cerrahi kan, balgam, irin gibi pis ve kötü işlerle uğraşılan bir alan, dolayısıyla cerrahi ile uğraşanlar da ikinci sınıf hekim olarak değerlendiriliyordu. Berber-cerrahlar XVIII.yy sonlarına kadar tıpta önemli bir gerçek olarak kaldılar. XVII.yy ilk yarısında cerrahlar için en önemli olay berber-cerah Felix’in Fransa kralı XIV. Louis’in kronik anal fistülünü başarıyla tedavi etmesi sonucunda kendisine arazi, unvan ve o zaman kral hekimine ödenen miktarın üç katı para verilmesiydi. Bu bir keşif veya bilimsel çalışma değildi ama cerrahlar için çok önemliydi, çünkü cerrahinin bir anda hem asil hem de kazançlı meslek  olduğu anlaşılmıştı.
Berber Cerrah
Önce Rönesans daha sonra Aydınlanma Dönemi tıp ve felsefeyi daha güçlü bağlarla birbirine bağladı. Tıp tarihi çok ünlü filozof hekimlerle doludur. IX. yy son yarısında kimyayı tıbba uygulayan Razi,  XIII. yy da  " Külliyat-fıt-tıb " adlı kitabı yazan İbn –ün Rüşd  ve Farabi  ilk akla gelenlerdir. Tıp ve felsefe ilişkisinde en anlamlı sorgulamayı Paracelsus (1493-1541)  yapmış ve net bir ifade ile dün olduğu gibi bugün de  ve gelecekteki yüzyıllar boyu etkisini sürdürecek şu müthiş yargıya varmıştır : Doktorun kişiliği hastanın iyileşmesinde  bütün ilaçlardan daha etkilidir . Paracelsus otoriteye ve totaliter öğretime karşı çıkmış ve gözlem ve deneyimin önemini vurgulamıştır.
PARACELSUS
Antik Hindistan’da ünlü tıp adamı  Susruta MÖ.400’de kitabında şöyle demiştir hekimlik  iyileştirme sanatının  ilk ve en yüksekte duran bölümüdür, iç bütünlüğü olan, cennetin işleyen bir parçası ve yer yüzündeki şöhretin ta kendisidir.  Susruta  "cerrahi, bir kanadı bilim, bir kanadı sanat olan bir kuşa benzer, kanatlarından biri olmazsa uçamaz" demektedir.  İslam tıbbının en önemli cerrahlarından olan Ebul Kasım el Zahravi (albucasis) (936-1013) cerrahlar, tanrının gözü üzerinizdedir, sizin gerçekten gerekli olduğu için mi, para aşkı için mi ameliyat yaptığınızı bilir sözlerini ünlü kitabı “el-Tasrif “ kitabının başına koyarak cerrahi felsefeye yeni bir bakış getirmiş, sanat kadar önemli bir unsur olan etik kavramını öne çıkarmıştır.
Ebul Kasım el Zahravi (albucasis)
Paracelsus’u destekleyen bir felsefi yaklaşım da  85 yaşlarında yazdığı ve devrin padişahı Fatih Sultan Mehmet’e ithaf ve hediye ettiği resimli cerrahi kitabı “cerrahiye-i ilhaniye” ile tanınan  Amasya’lı Şerefettin Sabuncuoğlu’ndan (1385-1468  ) gelmiştir,   bir işi hor görüp adının kötüye çıkmasına neden olmamalısın, paraya tamah edip kendini halk katında saygın iken aşağılatmamalısın, insafının  hırsından ve rağbetinden fazla olması gerekir  demektir Şerefettin Sabuncuoğlu.
Amasya’lı Şerefettin Sabuncuoğlu
Cerrah İbrahim tarafından on beşinci yüzyıl sonu ve on altıncı yüzyıl başlarında yazılmış olan Ala’im-i Cerrahin’de  cerrahlar ve cerrahlık hakkında yazılan düşüncelerin günümüzde de fazlaca değişmediği görülmektedir. Şöyle demektedir Cerrah İbrahim: Cerrah öncelikle ilminde dürüst olmalıdır. İlminde dürüst olanın işi de rast gider. Cerrah şefkatli, güler yüzlü ve alçak gönüllü olmalıdır. Bu meslekte üstat olanların izinden gitmeli, onları yermemelidir. Cerrahın “eli uz, gönlü düz” olmalı, hiçbir şey ondan incinmemelidir. Cerrah ilaçların bütün özelliklerini bilmelidir. Çocuklara, yaşlılara ve yiğitlere öncelik vererek, buna göre tedavi yapmalıdır”.
Friedrich Nietzche 1878’de “İnsanca, Pek İnsanca”da hekimler için ne diyor: “bir hekimin zihinsel güçlerinin en yüksek noktasında olmasının sebebi, sadece en son ve yeni yöntemleri beceriyle uygulaması ya da teşhis koyan hekimlerin ünlü yöntemleriyle, belirtilerden yola çıkarak sebeplere kolayca ulaşması değildir artık. Buna ilaveten herkesle kolayca uyum sağlayabilecek ve gerekirse karşısındakinin yüreğini kolayca söküp alabilecek türden bir hitap yeteneğine, melankoliyi yok edecek kadar cana yakınlığa, bir diplomatın arabuluculuk yeteneğine, insan ruhunun  sırlarını öğrenebilmek için bir polisin becerisine, ancak bu sırlara ihanet etmemek için de bir avukatın anlayış yeteneğine, özetle bütün profesyonel mesleklerin beceri ve haklarına gereksinimi vardır.” Burada Nietzsche bir üstün insanı değil bir doktoru yani sanatçıyı tanımlamaktadır. İyi bir hekim olmak için, hekimlik sanatının iyi  uygulanması gerektiğini  ısrarla vurgulamaktayız, çünkü bir hekim ne kadar bilgili ve deneyimli olursa olsun, insanların, hastalarının, hasta yakınlarının duygu ve düşüncelerini anlamak, hissetmek, empati yapmak, onlarla iç tanışıklığını yapmak zorundadır.
Hekimler arasında “dogmaya” en çok eğilim gösteren grup cerrahlardır, çünkü tıpta kesinliğe ve dolayısıyla eylemlerinde kesinliğin gerekliliğine inanırlar. Cerrahide kararsızlığa yer yoktur, bu nedenle karar doğru da olsa yanış da olsa verilir, işte bu kesinlik ve keskinlik zaman zaman cerrahi felsefeyi sorgulatmaktadır. Ancak  cerrahi bilgi ve beceriler, binlerce yıldan beri nice hekim ve cerrahın gözlemlerinden  ve deneyimlerinden süzülüp gelmiştir  ve bu böylece sürüp gidecektir. Bu süreç  tıp kitapları ve öğretim araçlarıyla veya  doğrudan doğruya pratik olarak  usta-çırak ilişkileri içinde nesilden nesile  aktarılmıştır. Cerrahi felsefede iyi bir cerrah olmak için çalışkan ve dayanıklı, esnek ve uyum sağlama yetenekli, merhametli ve tevazu sahibi ve kararlı  olmak ön koşullardır. İyi bir hekim olmak için de tıp bilgisinin yanı sıra, hümanist kişilik ve sanatçı ruhuna sahip olmak gerekir.
Sonsöz: "Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmek ise tehlikeli (Konfüçyus)

 Ünlü hekim Charcot derste

YARARLANILAN KAYNAKLAR
 Örs Y  :  Tıp Ve Eğitimi Beş Öğretim Üyesiyle, TTB Yayınları Mart 2001
Acıduman İ ve ark. :   Cerrah İbrahim ve Alâ’im-i Cerrâhîn’in Nöroşirürji ile İlgili Bölümleri . Türk Nöroşirürji Dergisi, 2007, Cilt: 17, Sayı: 3, 170-182
Güntöre SÖ : Tıp ve Felsefe,  http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=262 (görüntüleme tarihi 01.10.2011)
Çelik F :  Tıp ve Sanat,  http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=38&kt=6&es=49 (görüntüleme tarihi 01.10.2011)
Çelik F :  İlaç Kokulu Kitap, Cinius Yayınları  Aralık 2008
Çelik F :  Yüksek Ateşli Kitap, Cinius Yayınları Ocak 2009
Çelik F : Dolgun Nabızlı Kitap, Cinius Yayınları Ocak 2010
Çelik FTıbbın ölümcül hastalığı: Mekanikleşme, SD Dergisi , Sayı 14, 2010