Aykırı dedim çünkü David Graeber anarşist düşünce geleneğine sahip bir antropolog olup, David Wengrow’un arkeoloji alanındaki uzmanlığı da klasik arkeologlardan farklı görülmektedir. Yazarlar, “insanlık tarihi, ilkel toplumlardan gelişmiş toplumlara, eşitlikten hiyerarşiye ve özgürlükten devlete doğru ilerleyen kaçınılmaz, tek yönlü bir süreç değildir” şeklinde özetlenebilecek tezlerini yalnızca geçmişi anlatmakla yetinmeyerek, bir adım daha ileriye götürüp günümüz toplumlarında eşitsizliğin, devletin ve hiyerarşinin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedirler. Avcı-toplayıcı insanların yerleşik düzene geçmesi sonucu nüfus büyüdükçe ve şehirler kuruldukça devlet, bürokrasi, hiyerarşi ve sınıfsal eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu klasik bilgisine karşı çıkarak, kitapta arkeolojik kanıtlarla bunun büyük bir yalan olduğunu, tarihte binlerce yıl boyunca, kral veya saray yani hiyerarşi olmadan yönetilen devasa şehirlerin var olduğunu iddia etmektedirler.
David Graeber
David Wengrow
İnsanlığın gelişiminde klasik şema olan “Avcı-toplayıcı toplumlar > Tarım devrimi > Yerleşik hayat ve mülkiyet > Şehirler ve toplumsal sınıflar > Devlet, bürokrasi ve hiyerarşi” şeması Graeber ve Wengrow'a göre tarihsel gerçekliği açıklamakta yetersizdir. Çünkü arkeolojik bulgular, insanların farklı dönemlerde farklı toplumsal düzenler kurabildiğini, hatta aynı toplumun zaman içinde farklı siyasal örgütlenme biçimlerine geçebildiğini göstermekte ve tarıma geçmekle eşitsizlik zorunlu olarak doğmadı demektedirler. Yazarlar asıl meselenin eşitsizliğin nasıl başladığı değil, neden kalıcılaştığının sorgulanması olduğunu, insanlığın geçmişte düşündüğümüzden çok daha yaratıcı ve girişimci olduklarını hesaba katmamız gerektiğini savunuyorlar.
Kitap başlarken felsefi temellendirme ile aslında iki klasik düşünürün insan doğasına ilişkin yaklaşımlarını tartışır. “Şahin” olarak nitelendirdikleri Thomas Hobes ve “güvercin” dedikleri Jean-Jacques Rousseau. İlk filozofun insan doğasında çatışma ve güvensizlik vardır, düzeni sağlamak için güçlü bir egemen otoriteye ihtiyaç duyulduğunu savunmasına karşın Rousseau ise insan başlangıçta daha özgür ve eşit bir durumda olduğunu, mülkiyet ve toplumsal kurumların gelişmesi ile eşitsizliğin derinleştiğini iddia eder. Graeber ve Wengrow, bu iki yaklaşımın da insanlık tarihini fazla basitleştirdiğini düşünüyor.
İnsan ne Hobbes'un tarif ettiği gibi yalnızca çatışmacı ne de Rousseau'nun doğal insanı gibi başlangıçta tamamen eşitlikçi ve masumdur, insanlar tarih boyunca farklı toplumsal ve siyasal biçimler yaratabilmiştir demektedirler.
Yazarlar insan özgürlüğünü öne çıkarırken “özgürlük kavramının”, maddi koşulların, nüfusun, çevrenin hatta üretim biçimlerinin belirleyici etkisini zaman zaman geri plana itebildiğini, geçmişteki toplumsal çeşitliliği göstererek ileri sürmektedirler. Bir adım daha ileri giderek bugünkü eşitsizlik ve iktidar biçimlerinin geçmişi göz önüne alarak değiştirilebileceğini savunuyorlar.
Kitabı eleştirel biçimde tanımlamak için bu alanda yazılmış okuduğum üç eserle karşılaştırmak istedim; ilki “Tüfek, Mikrop ve Çelik”. Jared Diamond coğrafya ve çevresel koşulları merkeze alan çalışmasında toplumların gelişme yollarını coğrafya, bitki ve hayvan türleri, iklim ve kıtalar arasındaki yayılma imkânlarıyla açıklamaya çalıştığı kitap. İkincisi Yuval Noah Harari’nin “Sapiens” adlı kapsamlı kitabı. İnsanlığın gelişim tarihini ele alır ve ilk insandan toplulukların kuruluşunu nasıl ve nedenleri ile birlikte anlatır. İnsanlığın bilişsel evrimini, ortak inançlarını, tarıma geçişini, para ve imparatorlukların ortaya çıkışını bir arada ele alır. Üçüncü James C. Scott’ın “Tahıla Karşı”sında tarım, yerleşiklik, devletlerin ortaya çıkışı, vergi ve nüfus denetimi ele alınmaktadır. Üç kitabın ortaklaştığı toplumların tarımdan devlete ve hiyerarşiye doğru tek bir zorunlu çizgide ilerlediği tezini“Her Şeyin Şafağı” ise reddetmektedir. İnsanlık bugünkü toplumsal düzenine mahkûm değildir; devlet, hiyerarşi ve eşitsizlik insan doğasının değişmez sonuçları değil, tarih boyunca oluşturulmuş toplumsal ve siyasal düzenlemelerdir tezini savunmaktadır. Sapiens ve diğer iki kitap bize insanlığın nasıl bugüne geldiğini anlatmaya çalışırken, Her Şeyin Şafağı “bugünkü dünyada başka türlü bir uygarlık mümkün müydü” sorusuna cevap arar niteliktedir.
Yazarlar inandırıcı olmak için agresif bir dil kullanmışlar örneğin “… bilhassa aptalca bir argüman…”, çiftçiliğin önce zirveye çıkması, tökezlemesi ve tüm dünyayı kandırması” , … G. Child Neolitik Devrimi icat etti “, …”Aydınlanma Avrupa’da kafelerde konuşmalarıdan ortaya çıktı…”vb. Yazarlar gerek antropolojik gerek arkeolojik bulguların değerlendirilmesinde Amerika’yı öncelemişler, ki bu bile kitabı şüpheyle yaklaşmaya yeter. Arkeolojik örnekler bence yetersiz hatta taraflıdır. Yazarlar yerleşim yeri olarak kabul etmedikleri Göbeklitepe’ye kitapta çok az yer vermişler, kitabın ilk basıldığı tarih 2021 olduğuna göre buranın önemini kavrayamamışlardır. Zaten genellikle Ortadoğu-Anadolu-Avrupa’daki insanlığın gelişimi kitapta çok zayıf anlatılmış. Ellerindeki arkeolojik bulgular kanıt olarak bence yeterli değil, çünkü Anadolu, Mezopotamya, Levant coğrafyasının arkeolojisinde çok zayıflar. Arkeolojik örnek çeşitliliği Amerika açısından güçlü ama kitaptaki tezlerini savunmak için yetersiz.
Sonuç olarak bu konuda okumak isteyenler için ilk seçeneğin bu kitap olmadığını belirtmek isterim.





