Sayfalar

18 Ağu 2014

Ressamların Resimlerindeki Gizli İmzaları


Bazı ressamlar resimlerinin bir yerine kendilerini yerleştirmişlerdir. Bazen sıradan bir insan bazen de resim içinde etkili bir figür olarak  portrelerini resmetmişlerdir. Buna ressamın gizli imzası diyebiliriz. Ressamların  böyle bir çalışma yaparak yaratıcılıklarını  göstermek  veya  muzip bir anlayışla  resmi renklendirmek  istediklerini düşünüyorum. Bu resimler bana daha bir keyif veriyor,  bilmece havası ile resim daha gizemli oluyor çünkü. Böyle birkaç örnek resmi görelim.

İlk resim ünlü italyan ressam ve mimar   Raphael’in   “Atina Okulu”. Resimde, daha doğrusu freskte,  klasik Yunan Uygarlığı’nın  başta Sokrat, Platon ve Aristo olmak üzere, geometri, astroloji, felsefe, matematik, resim gibi farklı alanlarda ünlü 59  filozof ve bilim adamı bir aradadır. Bu kişilerden birisi de antik yunan ressamı Apelles’tir.  Raphael kendi portresini bu kişiliğe yerleştirmiştir. Resimde seyirciye doğru bakan tek figür budur. Tablonun sağ alt köşesindeki grup içinde yer almaktadır. 1509-1510 yıllarında yapılan fresk Vatikan’da Stanza Della Segnatura - papalık odaları  duvarlarından birinde  yer almaktadır. Bu tablo ve tablodaki kişiler hakkında ayrı bir yazı hazırlamaktayım.



İkinci resim İtalyan barok ressamı Caravaggio’nun efsanevi “David ve Goliath’ın Başı “ isimli tablosu. Ressam  Goliath’ın başı olarak kendisini çizmiştir.1610 tarihli bu eser 125 x 101 cm boyutlarında olup Roma’da Galleria Borghese’de sergilenmektedir.  Resimdeki efsaneye göre, bir çocuk olan David, korkunç bir dev olan Goliath’ın Musevilere zulüm yapmasına karşı durur. Elinde 5 taş bir de sapanla karşısında dikilir, dev Goliath  küçük David ile dalga geçer, fakat David taşı tam alnına isabet ettirip  Goliath’ı öldürür ve başını keser. Caravaggio  bu resimde  yetenekli ve cesur halini David’in yüzüne,  gaddar ve yaralı halini Goliath’ın  yüzüne yansıtmıştır. Bu resimden kısa bir süre önce yapacağı bir tablo için gerçekçi olsun diye mezardan ceset çıkarıp model yapmış, bu gaddarlığı nedeniyle Malta kralı tarafından dövdürülüp yüzü parçalanmıştı. Resimdeki gaddarlık ve yaralı yüz çiziminde bu olayın rolü olmuştur. Otoportre çizimi ile karşılaştırıldığında resimdeki kesik başın benzerliği açıkça görülmektedir.

















Bir diğer muhteşem resme geçelim. İspanyol ressam  Velazquez’in  ''Las Meninas'' yani “Nedimeler” isimli tablosu da tam bir bilmece. Tablo 318x276 cm boyutlarında . 1656 yılında yapılmış, Madrit’de Prado Müzesinde yer alıyor. Resmin ortasında iki yanında nedimeleri ile  5 yaşındaki Prenses Margarita Tereza  yer alıyor . Prenses resimdeki  ışık kaynağı aynı zamanda .Hemen yanlarında ise  uyumakta olan bir köpeği ayağı ile dürtükleyen bir cüce  ve akondroplazik  bir kişi  görüyoruz, muhtemelen prensesin eğlendiricileri. Arkadaki  kapıda bir kişi odadakilere bakıyor. Bu kişi  Velazquez ‘in  sarayda rakibi olarak gördüğü  Niento adlı kişi,  onu buraya, tam eşiğe yerleştirerek küçümsemiş.  Valezquez  tuvalin başında, bizim resme  baktığımız yerde bulunan bir  aynaya bakarak kendisinin ve poz verenlerin resmini yapıyor.  Bir ayrıntı da duvardaki aynada Kraliçe Mariana ve  Kral VI.Felipe’in  yansımalarının görülmesi. İhtimal ki böylece bir onursal gönderme yapıyor ressam Velazquez.



Büyük hayranlık duyduğum Bruegel’e de uğramadan geçmeyelim. Eserin adı  “Aziz Johannes,  1566 tarihli, boyutları 95 X 160 cm, ahşap üzerine yağlıboya tekniği ile yapılmış. Budapeşte’de  Museum der Bildenden Künste’de bulunuyor. Ressam kendisini töreni izleyen halk arasında arkalarda resmetmiş. 




Luca Signorelli'nin 1500 yılında başlayıp dört yılda bitirdiği Orvieto Katedrali'ndeki "Deccalin Vaazı ve İşleri" isimli olağanüstü freskinde sol alt köşede siyahlar giymiş iki centilmen dikkati çeker. Soldaki kişi ressamın kendidi sağdaki ise beraber çalıştığı bir diğer ünlü İtalyan ressam Fra Angelico'dur. 



             
                

Albert Dührer'de resimlerinde klasik AD harflerini imza olarak kullanıyorsa da  Viyana Kunsthistorische Museum'da bulunan ve 1508 yılında yapmış olduğu 99x77 cm boyutlarındaki yağlıboya resimde  gizli imzasını da yerleştirmiştir. Onbir Hristiyanın Şehit Edilmesi isimli tablonun ortasında siyahlara bürünmüş iki adam görülür. Sağdaki matem giysileri içinde Dürer. soldaki akademik kıyafetli olan ise arkadaşı Conrad Celtes'tir.









Louvre Müzesi'nde yer alan Paola Veronese'nin "Kana Düğünü" isimli tablosu oldukça dikkat çeker. 1562 de yapılan resimde gerçek damat ve gelin resmin sol alt köşesine itilmişken merkez eksende İsa ve havarileri yerleşmiştir. İsa'nın hemen altında dört müzisyen vardır. Bunlar dört Venedikli ünlü ressamlardır. Beyaz giysiler içindeki viyolensel çalan kişi ressamın kendisidir. Diğerleri ise kornet çalan Basano, keman benzeri lira de braccio çalan Tintoretto ve kontrabas çalan ise Tiziano'dur. Resim 666x990 cm'lik dev bir tuval üzerine yapılmıştır.






El Greco'nun  Toledo'da Santo Tome klisesindeki  Kont Orgaz'ın Cenazesi isimli tuval üzerine yapılmış resimde iki kişinin bakışları tuvalin dışına yönlenmiştir. Bunlardan biri sanatçının kendisidir. Diğeri ise  kuşağındaki mendilde doğum tarihi yazılı olan oğlu Jorge'dir. Sanatçı gizli imzasını kendisi ve oğlundan yana kullanmıştır. 1586 yılında yapılan resmin boyutları 460x360 cm dir.






Andrea Mantegna'nın (1431-1506) bugün Berlin Staatliche Museen'de bulunan "İsa'nın Tapınağa Sunuluşu" isimli eserinde ressam kendisini en sağda, eşi Nicolosia'yı ise en solda resmetmiştir. Resmin ön planında kucağında çocuk İsa ve tapınak rahibi, ortalarında ise Meryem'in kocası Yusuf yer almaktadır. 




Gustave Coubert 1854'de yaptığı bir tabloda kendisini sırtında resim malzemeleriyle kırda yürürken resmetmiştir. Montpellier Musee Fabre'de bulunan tablo da bu seri içinde değerlendirilebilir.




Ayrıca yine Velazquez'in  ''Breda'nın Teslimi'' tablosunda, Thomas Eakins’in “Gross Kliniği” ve “Agnew Kliniği” adlı tablolarında, , Seligman Adelbert’in ‘Billroth’un Ameliyat Odası”, Jerry Barret’in “Florance Nihgtingale” isimli tablolarında da ressamların gizli imzaları yer alıyor. Sanırım liste daha çok genişleyebilir, benim saptayabildiklerim bunlar…

Dr  Faik Çelik

12 Ağu 2014

Can Baba'yı Anmak





Geçen hafta oldukça sıcak bir gün atladım arabama  Eski Datça'ya gittim. Can Baba'nın mezarına gitmek isterdim aslında ama ölüsünden bile korkan, rahatsız olan dinci vandallar  tarafından parçalanan mezar taşı şimdi yıllarca oturduğu evin bahçesinde duruyor. Can Evi'nin bahçe kapısında manifesto gibi bir yazı asılmış Yücel ailesi tarafından. Tanıtımına çok büyük katkısı olduğu Datça'nın sakinlerine kırgınlar sanki. Mezara saldıranların beraat etmesi başka bir acıya neden olmuş onlarda. Aslında gördüğüm kadarıyla Eski Datça bir “Can Yücel turizmi” geliştirmiş, ekmeklerini onun sayesinde kazanıyorlar. Datça Belediyesi ilgileniyor mu eşi ve kızı ile, bilmiyorum doğrusu. 15 yıl önce bugün 72 yaşında ölen bu aykırı kişiliğin her şiirini severim, ama biri var ki.... Damardan !!!

MARE NOSTRUM
  
En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

SAYGIYLA ANIYORUM ŞİİRİN KAVGACI VE KÜFÜRBAZ USTASINI








23 Tem 2014

Can Sıkıntısı


Canım sıkılıyor, canlar!
Yetmişli yılların başında, 16'lı-17'li yaşlardaydım, ülkede ağır-kara hava hakimdi, Selimiye'de Faik Türün ve avanesi, siyasi şubede Ilgız Aykutlu ve adamları, Ankara'da "makable şamil" uygulamalarıyla "Şalcı Nihat"ın işbaşında olduğu günlerdi. Delikanlılığın verdiği kanımın sıcaklığının bile soğuduğu günlerdi. Ölüm sokaklarda kol geziyor, işkence çığlıkları göklere yükseliyor, fidanlar darağaçlarında sallandırılıyordu. İlk kez umutsuzluk, çöküntü ve yılgınlığı hissettiğim yıllardı. 

Sonra "beşibiryerde"li yıllar geldi, Kenan Evren ve cuntası bir nesli yokeden ve bugünkü Türkiye'nin temelini atan faşist ortamı gerçekleştirdi. Aile babası olduğum yıllardı. Bu kez umutsuzluğumun ve yılgınlığımın çok daha hafif olduğunu, aksine direnme ve geleceğe güvenme duygumun ağır bastığını hatırlıyorum. Halbuki 12 Eylül, 12 Mart'tan çok daha vahşiydi. Umutsuzluk ve yılgınlıkla daha önce tanışmamdan olsa gerek, olumsuz duygular bende bu kez daha az etkili olmuştu. 


Sonra Çiller'li, Ağar'lı, Koman'lı günler geldi. Hani Çatlı'ların, Kırcı'ların cirit attığı, yargısız infazların yoğun bir şekilde yapıldığı, Cumartesi Anneleri'nin hergün biraz daha  kalabalıklaştığı günler. Susurluk sürecinin başlaması sonra gelişti. Orta yaşlarımı bu kötü günlerle geçirdim, sıkıldım mı? evet, üzüldüm mü? evet, ama bitti her şey demedim, aksine daha bir sakinlikle, daha bir umutla, daha bir temkinlilikle ülkemi sahiplenmeye çalıştım. 


Geldik bugünlere... "Kanun benim", "ben yaptım oldu", "bana dokunan yanar" dönemine. Paraların sıfırlanamadığı ama hukukun sıfırlandığı günlere. Kendi Frankeştayn'ını yaratıp sonra onla başa çıkmaya çalışan, hırsızlık ve yolsuzlukların kutsandığı günlere. Yaşım artık yaşlı kategorisinde, hayat tecrübem tavan yapmış durumda, emeklilik ile duru ve güzel günleri yaşayacağım günlerdeyim. Ama "canım sıkılıyor canlar", umutsuzluk ve yılgınlık illeti beynimin kapısına dayandı. Bu kez geçmişteki havadan farklı bir hava var, kara-sarı, kurşun gibi ağır bir hava. Teslim olmayacağım umutsuzluğa, yılgınlığa elbet, ama canım yanıyor, canım sıkılıyor işte...


"Ne de olsa kışın sonu bahardır,

 Bu da gelir bu da geçer ağlama."   
diyerek Aşık Daimi'nin sözleriyle noktamızı koyalım, ne de olsa her karanlığın sonu aydınlıktır.



29 Nis 2014

İstanbul’a Uygarlıkla Gelen Terör



İstanbul, kimine göre taşı toprağı altın, kimine göre ömür törpüsü, kiminin kanına bulaşan bir alışkanlık virüsü,  kiminin uykusunu kaçıran bir illet. Bu kent uygarlaştıkça güzelleşiyor diyenler de var, eskiye hasretle selam gönderen ve derin bir ah çeken de. Bu karşıtlıkları çoğaltmak mümkün, hatta kolay, ama zor olan bir şey var ki… İstanbul gittikçe yaşanması zor bir şehir oluyor.
Çok değil,  onbeş  yıl kadar önce bir terör başladı bu kentte, motosiklet terörü. Kuryeler sağınızdan solunuzdan, hele de boğaz köprüsünden hızla ve kuralsız geçmeye başladı. Yüreğimizin ağzımıza geldiği  ve bugünü de kazasız-belasız geçirdiğimize dua etmiş olduğumuz yıllardı. Sonra fast-food alışkanlığını kolaylaştıran yiyecek-yemek taşıyıcı motosikletler, bunlara bir de su taşıyıcı mopetler eklendi.
Nereden ne zaman çıkacağını, bilemezsiniz, yiyecek dağıtımındakiler hem kendileriyle hem de rakipleriyle yarış içindedirler. Neden taktıklarını kendilerinin de bilmediği başlık (kask) üstünden hem gider hem telefonla konuşurlar. Su taşıyanların 10 tane koca su şişesini nasıl yerleştirdiğini ve düşürmeden taşıdığını düşünürken önünüze atılıverirler.  Moto-kuryeler şimdilik içlerinde en zararsızları kaldı.


İşin bir de trafik kazası yönü var, oldu birine çarptınız, aslında genelde hep onlar size çarpar ya, hemen yardımsever halkımız olay mahalline yönlenir ve acilen seyyar bir mahkeme kurulur. Tabii siz arabadasınız, o zavallı küçük bir motosiklette, acilen savcı kimliğinde sayın vatandaş iddianameyi hazırlar. Zavallı küçük bir araca koca bir araçla çarpmak ! Üstelik o ekmek parası derdinde sen ise keyfindesin. İddianamede bu düşünce de yer alır. Hele bir de kadın şoförseniz zaten hüküm verilmiş gibidir. Acemi !!!  Anlatamazsınız, ki o geldi benim önüme aniden, o geldi çarptı bana ve yere düştü, o kuraldışı sürüyor, o, o, o…  Değişmez bir şey, hüküm önceden verilmiştir. İnsaflı bir yargı heyetiyse “haydi geçmiş olsun, koy cebine birkaç kuruş” kararı çıkar. Bu arada güvenlik kuvvetlerine yardımı seven bir-iki sayın vatandaşın sizi ittirip kaktırması da mümkündür. 



Son iki yıl içinde yeni bir terör dalgası geldi güzel kentimize. Hafriyat terörü. Hafriyat kamyonları karınca sürüleri gibi, her sokak, her cadde onların, otobanda sol şerit onların, sokağı istedikleri gibi işgal etme, trafiğe kapatma hakları var. Hatta geçiş üstünlüğü olduğuna inanan şöförler  tarafından  kullanılıyor çoğu. Toz-toprak ile çevreyi  kirletmelerinden söz etmek yasak, bu nedenle üstü açık gidip gelirler. Gündelikleri yaptıkları sefer sayısına bağlı olduklarından bir sefer daha fazla yapmak için her yol mubahtır onlara. Onlara yol vermek zorundasınız, zaten bir çarpsanız feleğinizi şaşırır, arabanızı zor tanırsınız, bunu bildiklerinden öncelik ve yol konusunda taviz vermezler.  Bu inşaat furyası bittiğinde bu kadar çok hafriyat kamyonu ne iş yapacak ? Bu bir başka yazı konusu.

Uygarlık güzel, güzel de,  bir de toplumda yeni  terörize edici alanlar açmasa diyorum.



21 Kas 2013

Dans Eden Ayı Yavruları


 


Kartick Satyanarayan, Hindistan’da “Wildlife SOS kurucularından. Kendi ifadesine göre orta halli bir aileden gelmiş, karşılık beklemeden çalışarak dişiyle tırnağıyla hayata sıkı sıkıya sarılmış. İlk kez bir ayı yavrusunun toz toprak içinde acı sesler çıkararak sahibi tarafından nasıl acımasızca hırpalandığını gördüğünde “tamam işte bu sorun benim sorunum” demiş.

Hindistan’da 1972’de  yürürlüğe giren Yaban Hayatı Koruma Yasası ile  ayı yavrularının “kalandar” denilen ayı oynatıcıları tarafından ticaretinin yapılması ve dans ettirilmeleri yasadışı olmasına rağmen illegal  yavru satışı devam etmiş. Yavrular anneleri öldürülerek kaçırılmakta ve altı aydan önce hiçbir anestezi uygulamadan burunları delinerek kalıcı kalın bir urgan geçirilmekte ve dişleri ısırmamaları için kırılmaktaymış. Kalandar,  ipi çekerek müthiş bir acı vermek suretiyle hayvanı istediği gibi yönlendirmekteymiş.  Öksüz kalan ve doğal hayattan kopan birçok ayı için hayat ipin ucunda sonlanmaktaymış.




 

Satyanarayan cebindeki son kuruşu bu işe yatırıp duyarlı insanların desteğini alarak bir projeye başlamış, 2002 yılında Hindistan’da dans eden ayı sayısının 1200 civarında olduğunu saptayarak başlamış işe. Bulunduğu yöre Agra’da bir “ayı barınağı ve tedavi merkezi” kurmuş ve aynı yıl Noel’de ilk ayı yavrusunu polisle yaptığı baskınla kalandarların elinden kurtarmış. Barınağa getirilen ayılara ilk yapılan iş,  anestezi altında burunlarındaki ipin çıkarılması ve yaranın kapatılması oluyormuş. Son 7 yılda, 600'den fazla ayı yavrusu kalandarlar tarafından gönüllü olarak merkeze teslim edilmiş. Şu anda Hindistan’da ayı oynatıcısı ve esir ayı yavrusu kalmamış.
70’li yıllara kadar İstanbul’da da ayı oynatıcılarını görüyorduk. Kalın sopalarla ayıların canını yakarak “hadi oyna, hamamda nasıl bayıldığını göster” gibi maskaralıkları halka seyrettirip iki kuruş alıp giderlerdi, kendileri önde ekmek tekneleri arkada.  Anadolu’da daha uzun süre devam etti bu vahşet ama sanırım artık ülkemizde de kalmadı ayı oynatıcıları. Darısı köpek, horoz ve diğer hayvan döğüştürenlerin başına !
Doğanın ayrılmaz bir parçası, insanın dostu, dünyanın doğal dengesinin önemli bir unsuru olan hayvanları hayatının içine dahil eden Satyanarayan gibi nice güzel insanlarla bu dünya daha güzel, yaşam daha anlamlı...
 
 








 



 

1 Eki 2013

Hekimliğin Seyir Defteri


 
 

İnsancıl Bir Tıp ve İyi Hekimlik için…
HEKİMLİĞİN SEYİR DEFTERİ
 

“Tıp doktoru” olmak için 6 veya 7 yıllık bir tıp fakültesinde tıp eğitimi almak yeterli. Ama “hekim” olmak için yeterli mi? Yıllarını cerrahiye veren bir hekim neden böyle bir kitap yazma gereği duyar? Hekimliğin geleceği için endişelenmek mi, hekimlikle ilgili yanlış kanılara isyan etmek mi?

Faik Çelik, bu seyir defterini bir yandan tıp eğitimi alanlara, geleceğin hekimlerine meslek haritasında yollarını kolayca bulabilmeleri için bir pusula olması, öte yandan toplumun hekimleri daha iyi tanımasına aracılık etmesi arzusu ile “bilim-felsefe-sanat” üçgeni içinde kalarak, hekimlik ve tıp tarihindeki gelişmeleri ve yaşananları sorgulama ve düşündürme, bu noktaya gelene kadar verilen emekleri, çekilen sıkıntıları, ödenen bedelleri hatırlatma amacıyla kaleme aldı.

“İyi bir hekim olmak için, hekimlik sanatının iyi uygulanması gerektiğini ısrarla vurgulamaktayız, çünkü bir hekim ne kadar bilgili ve deneyimli olursa olsun, insanların, hastalarının, hasta yakınlarının duygu ve düşüncelerini anlamak, hissetmek, empati yapmak zorundadır” diyen yazarın kaleminden seyir defterinin sayfalarına düşen notlardan bazıları şunlar:

 
· Dünyaya gelen bir insan ilk çığlığınıbir hekimin elleri arasında atar, nüfus kütüğüne bir hekimin imzasıyla kaydolur, son yolculuğuna da yine bir hekimin verdiği “defin ruhsatı” ile çıkar.Felsefe bu “insanlık hallerini” sorgular.

· Tıpta bilginin yarılanma ömrü ortalama üç yıla inmişken, sorgulamayan ve kendini gidişata bırakan hekimler çok tehlikeli, robotlaşmış, sevgisiz teknisyen-hekim tipi oluştururlar.

Günümüzde doğu mistisizmini ve felsefesini öğretmeye soyunan sahte gurular veya kendilerine “yaşam koçu” unvanını bahşeden tıp doktorları tıbba en büyük zararı vermekteler.

 


 

https://www.facebook.com/pages/Deomed/147794525268670?ref=hl





30 Tem 2013

KNIDOS ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 



Knidos MÖ 360 yıllarında eski yeri olan bugünkü Datça kentinden, şimdi bulunan yerleşim yerine yani  Tekir Burnu denilen yere taşınmış. Kos’tan sonra zamanının ikinci büyük tıp okulu Euryphon ve öğrencileri tarafından Knidos’ta kurulmuş. Havası ve doğal güzelliğinden dolayı “tanrılar çok yaşamasını istedikleri kullarını Knidos'a gönderirmiş” diyor yöre halkı.
 

 

Ancak kentin efsaneleşmesinin nedeni, bugün dünyada çoğu Roma devrine ait 53 kopyası olmasına rağmen orijinali bulunamamış olan çıplak Knidos Afroditi heykelidir. Heykeltıraş Praksiteles’in MÖ IV. yüzyılda yaptığı bu eserin şöhreti estetik güzelliğinin yanısıra, dünyada çıplak olarak tasarlanmış ilk tanrıça heykeli olmasından kaynaklanıyor. O tarihe kadar yalnız erkek heykelleri çıplak yapılıyormuş,  tanrıça heykellerinin ise sadece gerdan ve bir göğsü açık olurmuş. Knidos Aphrodite'nin bir eli cinsel organını kaparken diğer eli havlu tutmakta,  yani çırılçıplak, sudan yeni çıkmış olarak yapılmış.
Hikayesi şöyle: IV. yüzyılda kutsal gün Elausis Yortu’sunda çevreden gelen 20 bin kişi sahile toplanmış.  Aphrodite tapınağının rahibesi Phryne ağır ağır dalgalara doğru ilerlemiş ve elbisesinin kuşağını çözmüş. İç çamaşırları dahil tüm giysilerini teker teker çıkarıp kumsala atmış. Saçlarını açıp omuzlarına dağıtmış ve ağır adımlarla denize girmiş.  Farkındayım striptiz anlatır gibi biraz erotik oldu, ama aynen böyle olmuş. Seyredenler arasında bulunan ünlü heykeltıraş Praksiteles, bu olağanüstü güzellik karşısında büyülenmiş. İçinden “bu rahibe değil Afrodite’in ta kendisi” demiş. Bu doyumsuz güzelliği ölümsüz kılmak için heykelini yapmaya karar vermiş. Paros mermerinden yaptığı Aphrodite heykelini Knidos’lular satın almışlar, hatta daha çok paraları olmasına rağmen Kos’lular çıplaklıktan çekinmiş ve heykeli almamışlar. Knidos’ta  şimdi  kalıntıları görülebilen yuvarlak tapınağa yerleştirmişler. Heykelin hem ön hem arkadan görülebilmesi için tapınağa  iki yönde kapı açmışlar. Heykelin akibeti meçhul.



Knidos Afrodit'i Roma Dönemi kopyası, Vatikan Müzesi
 
1857 yılında İngiliz Sir Charles Newton, kraliyetin emrine verdiği bir harp gemisi, 250 tayfa, 2000 £ para ile Knidos'a gelmiş ve talan başlamış. Newton’un  kazıları, eserlerin çıkarılması ve çalınanların 212 sandıkla gemiye yüklenmesi 384 gün sürmüş. Meşhur Aslanlı mezarın aslanı da gidenler arasında, bu eserle birlikte Demeter Heykeli ve kente ait çalınan  çoğu önemli diğer eserler şimdi  British Museum'da sergileniyor.
1967-1977 yılları arasında, Amerikan Long Island Üniversitesi’nden Prof  Iris Cornelia Love  isimli bir sözde bilim insanı gelmiş, her yıl 200 işçi çalıştırarak Knidos'u kazmış,  hem de köstebekler gibi. Neyseki kazı ruhsatı açıklanmayan bir sebepten iptal edilmiş ve gitmiş. Ama bugün içimizi acıtan mezar gibi çukurlar, tarlaya köstebek girmiş gibi manzaralar bu hanımın eseridir. Aphrodite Heykelini bulabilmek için, bilim değil hırs ve şöhret için  bu rezil görüntüyü ortaya koymuş ve  çekip gitmiştir.

Newton "Aslan Heykelini gemiye yüklüyor
 
Datça İlçesi'nde yer alan 2 bin 600 yıllık Knidos Antik Kenti'nde 1988’den beri devam eden kazı çalışmalarının 2008’de durdurulmuş olduğunu öğrendik. Selçuk Üniversite’sinden olan  Türk kazı ekibine Kültür Bakanlığı tarafından ciddi suçlamaların olduğu bir dava açılmış ve adli süreç devam ediyormuş.  Böyle muhteşem bir kültürel ve tarihi mirasa sahip olup da onu fütursuzca harcamak  çok üzücü gerçekten. Bu konudaki düşüncelerimi daha önce de yazmıştım (Anadolu Sahipsiz Yurdum. http://argoscelik.blogspot.com/2012/08/anadolu-sahipsiz-yurdum.html )
Kalıntılarda hemen göze çarpan talan, dağınıklık ve umursamazlık insanı derinden yaralıyor. Buralarda bir zamanlar çarşıların, kiliselerin, tapınakların olduğunu, düşünürlerin, sanatçıların hekimlerin dolaştığını düşününce   bu kadar büyük boyutta bir tahribatı yapanları da yaptıranları da lanetlemekten başka birşey gelmiyor elimden.  Antik kenti ortaya çıkarma adına yapılan soygun bence halen de devam ediyor. Çünkü sayısız çanak çömlek parçası etrafa saçılmış durumda, istediğini al git, kimsenin umurunda değil, zaten  Knidos’u görmeye gelenlerin ellerine ne geçerse hatıra olarak  alıp götürdüklerini bilmeyen yok.

Solda Akdeniz, sağda Ege, manzara şahane, kalıntıların segilendiği alan bahane
 
Büyük limanın hemen yanı başındaki 5 bin kişilik tiyatrosu günümüze kadar gelen Knidos'un, 20 bin kişilik büyük tiyatrosunun mermerlerinin bir bölümü İstanbul Dolmabahçe sarayında, bir bölümü ise 1830 yılında gemilerle Mısır'a götürülerek Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Kahire'de yaptırdığı sarayda kullanıldığını öğrenince kan tepeme sıçradı. Zaten gezi alanında soluklanacak, nefes alacak, gölgeli hiçbir yer yok.
İki yamaç üzerine kurulan antik kent, biri ege, diğeri akdeniz'de yer alan iki koy ile muhteşem bir panoramaya sahip. Gezi yeri özensiz ve bakımsız, yollar keçi yolu gibi, zaten yolda sizi keçiler karşılıyor  hatta rehberlik ediyor. Resimde görüldüğü gibi keçiler bize yol gösterdi. Eserlerin sergilendiği alan açık hava hapishanesi gibi. Küçük bir dükkancıkta Türkçe Knidos tanıtım kitabı bulunmuyor, sadece Almanca var. Kapıdan girerken 8’erden 16 lira verirken katkım olduğu için sevinmiştim, çıkarken bu parayı helal etmedim. Her şeye rağmen Knidos bizim, Knidos Anadolu’nun, Knidos geçmiş kültür ve tarihimizin bir parçası. Gidin ve görün, belki siz de iki satır yazarsınız, bu konuda bilinç oluşturulmasına katkıda bulunursunuz.

Konuksever çağdaş KNİDOS Keçisi

Knidos'un rehber keçileri bize yol gösteriyor