Sayfalar

13 Oca 2013

EGO




Günlük konuşmalarda sıklıkla duyduğumuz tanımlar var, “egosu kabarık", "egosu şişmiş", "egosu kayıp", "egosu batsın” vs…. Bir ego’dur gidiyor, peki ama nedir bu EGO denilen şey ? Konuyu incelemek için kaynaklara baktığımda ağırlıklı olarak Freud’çu  görüşler karşıma çıktı. Tabii, konuya psikolojik/psikiyatrik bir bakış açısıyla yaklaşmak benim boyumu aşar. Sade bir hekim-vatandaş gözüyle EGO için bir deneme yazısıdır aşağıda yazılanlar.

Latince bir kelime olan EGO, “ben", "benlik", "kendilik” demektir. Freud insan bilincinin üç tabakadan oluştuğunu ileri sürer. Bunlar “İD, EGO ve SÜPEREGO”dur.  İd, ilkel ve temel isteklere ait tabakadır, cinsellik, saldırı, yeme-içme gibi ana istekler burada doyurulur. Süperego ise id’e karşı saldırgan davranan, onu dizginleyen ve genellikle çatışan tabakayı temsil eder. İşte bu iki uç arasında denge görevi gören, adeta tampon olan tabaka ise ego’dur. İd ve süperego arasında dengeyi gerçekçi olarak sağlayan unsurdur. İdin bazı isteklerine süperego’nun itirazlarını da göz önünde bulundurarak  izin veren tabakadır demek daha doğrudur. Peki ama ego gerçekçi olmayı nasıl sağlıyor ?  İnsan zeka, bilgi, irade, vicdan, dürtüler, güdüler, tutkular ve benzeri diğer fonksiyonları sentezleyip, test ederek sağlıyor sanırım, tabii ki en büyük yardımcısı hafıza oluyor.


Kısaca özetlemeye çalıştığım bu girişten sonra ego üstüne çeşitlemelerde bulunarak “sen neymişsin be ego”ya uzanalım. Ego insanda neden vardır sorusuna ben en mantıklı cevabın şu olduğunu düşünüyorum: insanın eğer dünya üzerinde onu avlayabilen ve yok edebilen, ondan daha zeki bir düşmanı olsaydı ego olmazdı, yani insan dünyada her şeyi yapabileceği kanaatinde olduğu için ego oluştu. Başka bir ifadeyle, insanoğlunun her şeyi yapabilirim düşüncesine karşı gerçekçi, akılcı bir yön olan ego ortaya çıktı. İd’in istiyorum, hemen ve mutlakadayatmasına, süperego isteyemezsin ne şimdi, ne de ileride şeklinde karşı çıkınca,  ego koşullar uygunsa veya uygun olduğunda isteğini veririm şeklinde akılcı ve pratik bir cevap verir. İşte ego bu dengeyi sağlarken bazen sapmalar gösterebilir ki; o zaman “şişmiş veya kabarık ego”, ya da “yok olasıca, batasıca ego” ortaya çıkar. Zaten biliyoruz ki, egonun kendisi değil, düşünce, duygu ve davranış tarzları şeklinde etkileri gözlemlenir.

Böyle "sapkın" durumda olan kişilerde etraflarına zarar verecek davranışlar görülür. Örneğin bu kişiler kendi değerlerini mutlak doğru ve değişmez görürler, bu değerlerine aykırı  hareket edenleri kendi kurallarıyla cezalandırmaya çalışırlar, üstelik daha önce kendi yaptığı benzer  yanlışları hatırlamazlar. Kendilerine yapılan iyilikleri ve fedakarlıkları da hiç hatırlamazlar. Vefasızlık sıradanlaşır bu kişiler için. Sık sık kanatlanırlar, ayakları yerden kesilir. Sonra tekrar yere değer, bir fasit dairedir bu eylemleri.


Peki neden her insanda olmuyor bu sapmalar ?  Egomuz, bizim için cömertçe bahaneler üretebilir, bu bahaneler bazen kişinin kendi kendisini kandırmaya yeter, bazen ciddi şekilde haklı olduğuna inandırır. Bu bahaneler bazen kin, nefret, hırs öfke gibi olumsuz duyguları ortaya çıkarır ve bu güçlü duygular kişiyi ele geçirir. İşte o zaman şişkin ve kabarık egolar ortaya çıkar, hatta daha da ileri giderek” narsisist kişilik” oluşur. Narsisizm kişinin kendisini aşırı beğenmesi, kendisine hayranlık duyması hatta uç bir yaklaşımla kişinin kendisine aşık olması olarak tanımlanır.      (bkz.  http://argoscelik.blogspot.com/2012/03/narsisizm-hayatn-icinde-degerlendirme.html ). Bazı kişiler ise bu bahaneleri ego’larının şekillendiği sosyokültürel çevre, inanç sistemleri ve ahlak anlayışı ile   gerçekçilik ve akılcılık filtresinden geçirip denetlerler. Bu kişilerde birey egonun emrinde olsa da ego toplum bilincinin emrindedir.

Ego bir zorunluluktur, ego bir ihtiyaçtır, ego her zaman ilgiden beslenmek ister, ego gerçekçi olmamaya yatkındır, egodan vazgeçilmez denmektedir çoğu yerde. Peki egodan arınmak gerekli midir ? Bence değildir. İnsanların çoğunluğu, egolarıyla birlikte mutlu bir ömür geçirmektedirler. Egodan arınmak kendi özünü bulmak isteyenlerin işidir; bunu inzivaya çekilen dünya ile ilişkisini kesen çoğunluğu Uzak-doğu mistisizminde görülen örneklerle yapanlar vardır. Ama bunlar kendileri dışında kimseye zarar  vermezler. Burada yetersiz beslenme vb gibi fizyolojik olumsuzluktan bahsediyoruz tabii ki.


Her insan egosunu doyurmak zorundadır, bunu da farklı yollarla yapar. Başarı egonun en büyük gıdasıdır. Ancak bunun sınırları vardır. Açlıkta doyma hissi olması gerekir. Bu insanlar başarının ışığı ile “ışık körü” olmuş insanlardır, bu nedenle başarısızlıklarını görmezler. Tarih Napolyon gibi, Hitler gibi başarıya doymayan  ve açlık hissi hiç kaybolmayan egosu yüksek insanları kaydettiği gibi, Galileo ve Socrates gibi her koşulda egosu dengede kalan insanları da kaydetmiştir.

Tabii egosu şişmiş ancak çevresine  az zarar veren insanlar da vardır, bunlar genelde egoları şiştikçe hayat tecrübelerini muazzam bir bilgi kaynağı olarak görürler, bir kısmı kişisel gelişim- yaşam koçluğuna soyunurlar. “Sen neymişsin be ego”nun başka farklı formatları da vardır, hepsinde ortak yön ekip çalışmasını reddetmek ve “ben” i hep öncelemek, “bensiz olmaz”, “ben en iyiyim”, “ben bilirim”, “ben yaparım”a  inanmaktır.

Unutulmamalıdır ki, egoyu algılayan da karşı tavır geliştiren de, önemsemeyen de yine egodur. En iyisi sapkın egolardan uzak kalmak için Mevlana’nın 7 öğüdünü özümsemektir.

·        cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol

·        şefkat ve merhamette güneş gibi ol

·        başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

·        hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

·        tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

·        hoşgörürlükte deniz gibi ol

·        ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol

9 Oca 2013

TAVŞAN ( üzerine bir deneme )



Tavşanlar,  Lagomorph (tavşangiller) ailesine mensup memeli hayvanlardır. Doğurarak çoğalırlar. Tavşanların gebelik süresinin 29-33 gün olması ve yılda ortalama 6 kez doğum yapabilmeleri ve her doğumda da yaklaşık 6-10 yavru doğurmaları göz önüne alınırsa,  bir tavşan çifti,  bir yılda koca bir aile oluştururlar. Ancak öyle olmaz, çünkü anne 7 gün baktıktan, emzirdikten sonra yavru tavşanı bırakır, baba zaten pek ortalarda görülmez, kısaca herkes yoluna gider. Yedi gününü yitirdim, yedi bıyığını bitirdim, sen şu dağa ben bu dağa”. Rivayete göre, tavşan yavrusunu 7 gün besledikten sonra, ona bu tekerlemeyi söyler ve gönderirmiş. Özellikle, yaşı epeyce ilerlediği halde hala anne-babasına maddi olarak bağımlı olanlar için söylenen bir sözdür.  Tavşanlar ortalama 6 yıl (4-9) yaşarlar.  Ürkek canlılardır, çünkü doğada av konumundadırlar. Etleri başka hayvanlarca pek sevilir. Buna karşın tavşanlar et yemezler, otobur hayvanlardır, otla ve yeşil bitkilerle beslenirler.

 
Koca sivri kulaklarıyla duymaları çok güçlüdür. Her türlü sese karşı şaşkınlıkla ve tedirgin olarak tepki verirler. Bu yüzden kendi türünden bir canlının yaklaşması durumunda bile irkilirler. Gece aktif hayvanlardır. Playboy’un amblemi bunun için mi tavşan acaba diye sordum kendi kendime, ama bu sorunun cevabının tavşanların aşırı çiftleşmeleri nedeniyle olduğunu öğrendim ! Kendilerini güvende tutmak ve doğum yapmak için tüneller kazarlar.  Yalnızlığı hiç sevmezler, sosyal yaşam içinde olurlar. Ses telleri vardır ama çok nadir ses çıkarırlar, canları yandığı veya çiftleştiklerinde ses çıkarırlar. Gözleri  iki yandadır ve neredeyse 360 derece görüş alanına sahiptirler.

 
 
Tavşanlar kendi aralarında da hoşlanma ve sevgi göstermek için birbirlerini yalarlar. Okşanıp sevilirken dişlerini gıcırdatmaları kedilerin keyiflenince mırıldanmalarına  benzer ve çok hoşlandıklarına işarettir. Heyecanlandıklarında ve mutlu olduklarında kafa ve kulaklarını hızlı hareketlerle sallarlar. Kafa havada ve kulaklar dimdik olarak duruyorsa tavşan tehlike sezmiş ve tetikte bekliyor demektir. Tavşanlar kendi aralarında haberleşmek ve birbirlerini uyarmak için arka ayaklarını yere  veya kafeslerine vururlar. Ön ve arka ayaklarının yapısından dolayı yokuşu hızla çıkarlar ancak inişte zorlanırlar. Bilinenin aksine havuç sevmez, bol su içerler.

Tavşan ayağı taşımanın uğur getirdiğine inanılır. 62 rakamından tavşan çizmek hepimizin çocukluğunda denediği bir iştir. Bu tavşana 62 tavşanı denir ve 1962 doğumlu şair Sunay Akın  “62 Tavşanı” adlı şiirinin son mısralarında şöyle der:

Öğrendim saat kulelerini
Kibrit kutularından
Bağışla beni
İki dünya savaşının
Yaşanıldığı yüzyılda
Nüfus cüzdanımdaki 62'den
Yaptığım tavşan.


 
 
Halk arasında tavşan dudak olarak bilinen dudak-damak yarığı, fetüste dudak ve damakların birleşememesi sonucu oluşan bir bozukluktur. Cerrahi olarak tamamen düzeltilebilir. Görünümü tavşan ağzına benzetilmiş olmalı ki bu doğumsal (konjenital) anomali böyle  isimlendirilmiştir.

 

Korku, telaş ve endişenin ete kemiğe bürünmüş canlı hali olan tavşan başka şairlerin de mısralarında yer almaktadır. Sezai Karakoç “Liliyar” isimli şiirinde sevdiğine şöyle seslenir :
……Lilinin bir tavşan gibi koşusu
       Keklik gibi dönüp bakışı yok mu…


Canbaba, Can Yücel ise “Tavşan Kanı” adlı şiirinin son mısralarını şöyle bitirir:

Tavşan Kanı
Güneş batarken getirdiğin çay
Marmaradan daha yavaş soğurdu
Göz göze geldikçe düşünürdüm de
Hep akşamla boyasınlar sandalları
Biz uslu sevgilerin türbesiydik
Her gece uyanan mezar taşlarıyla
Öyle çoğalırdı ki tavşanlarımız
Yaşayan kalmayacaktı nerdeyse

Cem Karaca’nın müthiş yorumuyla  Ahmet Arif’in sözlerinin bir araya geldiği “Unutamadığım” isimli hakikaten unutulması mümkün olmayan o şarkıda tavşan kanından söz edilir:

Açardın
yalnızlığımda,
Mavi ve yeşil
açardın,
Keklik kanı, kınalı-berrak.
Yenerdim acıları, kahpelikleri.
Gitmek…
gözlerinde gitmek sürgüne
Yatmak
gözlerinde yatmak zindanı
Gözlerin hani?
Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil, sevdamız akardı geceye
Sıktıkça cellad
kemendi….

Ahmet Arif “33 Kurşun” adlı şiirinde de tavşanı hatırlar:

…yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
   sırtı alaçakır
   karnı sütbeyaz
   garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
   yüreği ağzında öyle zavallı
   tövbeye getirir insanı


 
Alevi inancında, Hz. Ali 'nin atını ürküttüğü ve  Kerbela'da Hz.Hüseyin'in yerini düşmanlara gösterdiği için tavşan lanetli kabul edilir. Musevi inancında da tavşan eti yasaktır. Tavşanla ilgili bazı deyimler vardır ki günlük yaşamda da sıklıkla kullanılır, örneğin;

·        Araba ile tavşan avlanmaz:  başarıya ulaşmak için o işe uygun olan şeyler seçilmelidir.
·        Tavşana kaç tazıya tut demek: iki tarafı da kendi tutumlarında yüreklendirirken karşıt fikirlerini kışkırtmak.
·        Tavşan dağa küsmüş de dağın haberi yok:  istenilen etkiyi yapmaktan çok uzak kalan kızmak, darılmak gibi tavırlar için söylenir.
·        Tavşanın suyunun suyu: bir şeyin pek az hatırlanan kalıntısı.
·        Tavşan bayırı aştı: iş işten geçti.
·        Tavşan boku, tavşan pisliği: ne kokar ne bulaşır, etliye sütlüye karışmamayı fazilet sayan insanlar için kullanılır.
·        Tavşan uykusu: hafif ve tedirgin uyku.
·        Tavşan kanı: demli çay için kullanılan kırmızı berrak renk.
·        Tavşan yürekli: çok ürkek, korkak.

Çocukluğumuzun en çok sorulan tekerleme-bilmecesinin cevabı ne kadar da zordu değil mi?

 
      Ben havucu çok yerim, lahanayı severim
     Yokuşu hızlı çıkar, inişi güç inerim
     Haydi haydi biliniz, çok kolay bir adım var
     Bilemezseniz adımı, darılırım çocuklar
 
     İki uzun kulağım, her fısıltıyı duyar
     Keskin güçlü dişlerim, küçük bir kuyruğum var
     Haydi haydi biliniz, çok kolay bir adım var
     Bilemezseniz adımı, darılırım çocuklar

 
Sevimli çizgi film karakteri Bugs Bunny’i seyretmeden çocukluğum iyi geçti denebilir mi? Ama ne yazık ki bu güzel yaratıklar günümüzde fabrikasyon şeklinde deney hayvanı olarak kullanılıyorlar. Bir de fal çektirmek için kullanılan “niyet tavşanları” var. Bu hayvanların hoplayıp zıplayıp kaçıp gitmesinler diye arka bacakları  sakat bırakılmıştır. İçinde abukça söz veya mani yazan kağıtlar çektirilir para karşılığı. Kağıdı çekme eğitimi hayvanlar aç bırakılarak verilir. Aç kalan hayvan önündeki kağıtları doğal olarak ısırmaya başlar, bu arada sahibi tavşanın ağzından kağıdı alıp bir parça ot verir, bu böyle sürür gider. Kısaca tavşancık sahibi para kazansın diye sakatlanmakta ve aç kalmaktadır.

 

Keşke sihirbazlar şapkadan tavşan çıkarmada gösterdikleri hünerlerini bu hayvanların hakları olduğunu gösteren belgeyi okuduktan sonra sergileseler, ne iyi olurdu….



8 Oca 2013

MOSTAR KÖPRÜSÜ

 
  




Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek'in Mostar şehrinden geçen, Neretva Nehri üzerinde Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında inşa edilen köprüdür. Bosna-Hersek'te başlayan iç savaş  sırasında, 9 Kasım 1993'te Hırvat tankları tarafından köprü tamamen yıkılmış, tarihi köprünün taşları Neretva Nehri'nin sularına gömülmüştür. Mostar Köprüsü, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolüydü ve dört yüz küsur yıldır şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini birbirine bağlıyordu. Mostar Köprüsü  1997’de yeniden yapımı için başlayan inşaat ile tamamlanmış ve  23 Temmuz 2004 tarihinde  açılmıştır. 2005 yılında da “Dünya Mirası” listesine girmiştir.














Tarihi Mostar Köprüsü (yıkılmadan önce)
Bir vesile ile gittiğim Saraybosna, Prizren ve Mostar’daki  iç savaştan arta kalan “ibret tablolarını” gördüğümde aklıma takılan konu, bu savaşın etnik bir savaş kadar bir din savaşı olduğu hususuydu. Özellikle o güzelim köprünün yıkılışını seyrettiğim video beni bu düşünceye sevk etti. O nasıl bir nefret ki, tarihi köprüyü defalarca havan mermileriyle, tanklarla bombalayarak taş blokların suya düşüşünü izlemeyi zafer kabul ettiriyor insana. Bu ancak “kutsal nefret” olmalı diye düşünüyorum. Köprüyü mermilerden korumak için üzerine asılan araba lastiklerinin paramparça olduğu bir resim var hele, insanın içini acıtıyor. Çaresizlik ve  direnmenin aynı karede olduğu bir resim  bu. Köprünün bir tarafı Müslüman, diğer tarafı Hristiyan. Gezdiğim şehirlerde de sokağın bir tarafı Müslüman diğer tarafı Hristiyan, Hırvat veya Sırp fark etmiyor. Boşnak-Sırp, Hırvat-Sırp, Boşnak-Hırvat birbiriyle savaşmışlar. Tamam kabul ediyorum etnik bir soykırım bu savaş,  ama hepsi bu mu ?  Bir Hristiyan-Müslüman çatışmasının, yani bir din savaşının da var olduğunu görmemek mümkün mü  bu modern dünya trajedisinde ? Tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa'nın ortasında acıların, vahşetlerin, faciaların,  soykırımların yaşandığı bir katliamdır bu iç savaş. Tüm dünya ve NATO’nun  üç yıl boyunca eli kolu bağlı olarak izlemiş olduğu insanlık ayıbıdır bu savaş. Günde 100 insanın öldüğü bu etnik ve dini katliamda ölenler neden öldüklerini ve öldürüldüklerini anlayamamışlardır, tıpkı şimdi bizim anlayamadığımız gibi.

Saraybosna’da onlarca mezarlıktan birine girerseniz, taşlardaki ölüm tarihlerinin hep aynı olması karşısında insanlığa lanet okursunuz . Dün komşun olan, savaşta düşmanın olmuştur. Acımasızca kurşun yağdırılan evler delik deşik, tamir görseler de mermilerin izleri o kadar çok ki, ayıbı örtememiş ustalar. Aynı kaderi paylaştıklarından olsa gerek birbirine küs değiller oysa bu evler, tıpkı Mostar köprüsünün iki yakasındaki çeşmeler, çay bahçeleri gibi. Bu arada savaşa inat Saraybosna Senfoni Orkestrası’nın savaşta konserlerine devam etmiş olduğunu ve bombalar altında kemanlarını çalarak, silahlara karşı direnerek tarihe not düştüklerini de unutmayalım.

  







Saraybosna ve Mostar'da savaşın izleri
Yeni yapılan köprü bir “imitasyon”dur, hiçbir zaman Mostar Köprüsü eski ruhunu bulamayacak, çünkü o köprü Müslüman’dı,  Hristiyan’dı, Sırp’tı, Boşnak’tı, Hırvat’tı, Osmanlı’ydı, Yugoslav Sosyalist Cumhuriyeti’ydi. Mostar Köprüsü  barıştı, kardeşlikti, dostluktu, birlikte yaşama kültürüydü…  Savaş ilahları yine kazandı, ister dini, ister etnik, ister ekonomik veya siyasi nedenlerle olsun, fark etmiyor. Savaş ilahları kan ile doymuyor, kültür ve uygarlık eserlerini  de yutuyor. “Before the Rain", "Behind Enemy Lines", "No Man's Land”  ve “Welcome to Sarajevo “ filmlerini izlemenizi öneriyorum.

Bir dine mensup grubun diğer dinden olan insanları bastırmayı amaçlaması veya kendi dinini yaymak istemesi din savaşlarının genel nedenidir. Haçlı Seferleri,  İslam fetihleri, Romalılar’ın Hristiyanlar’a, Hristiyanlar’ın Yahudiler’e uyguladığı baskılar ve katliamlar, Hristiyanlar’ın Endülüs’te Müslümanlar’a ve Yahudiler’e uyguladığı baskı, işkence ve cinayetler, ayrıca 1948 Arap-İsrail Savaşı din savaşlarının somut örnekleridir.

  










Tabii hiçbir din savaşı ekonomik ve siyasi nedenlerden soyutlanamaz. Ağırlık dini nedenlerle de olsa diğer iki neden hep vardır. 1095-1270 arasında Avrupalı Katolik Hıristiyanlar’ın, Papa yani Vatikan'ın isteği ve desteğiyle  yaklaşık 200 yıl içinde on kez,  Müslümanlar’a karşı düzenledikleri Hristiyan akınlarına Haçlı Seferleri denir. Papa yani Vatikan'ın destek ve vaatleriyle devam eden Haçlı seferleri için,  Hristiyanlar’ın Kudüs'e ziyaretlerinin Müslümanlar tarafından engellendiğinin iddia edilmesi, katolik din adamlarının Hristiyan’ların günahların­dan kurtulmaları ve cennete gitmeleri için Müslümanlar’a karşı savaşa gitmeleri gerektiğini söylemeleri gibi dini nedenlerin yanında, Papalığın Ortodoks Hristiyanlar’ı kendisine bağla­yarak Hristiyan dünyasının lideri olmak istemesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ilerleyişine karşı Bizans'ın Avrupa'dan yardım istemesi gibi siyasi nedenler de yer almaktadır.  Bence Haçlı Seferleri’nin en önemli nedeni ekonomiktir, feodalite nedeniyle yoksullaşan Avrupalıları düze çıkarmak için, Müslümanlar’ın yaşadığı ülkelerin ve Asya'nın ekonomik kaynaklarının ele geçirilmek istenmesi, Müslümanların elindeki Ortadoğu toprakları  üzerinde (Kutsal Topraklar) askeri ve siyasi kontrol kurarak ana ticaret yollarını ele geçirmek  gibi ekonomik nedenler dini nedenlerin arkasına gizlenmiştir. “Kingdom of Heavenve  “Arn”  izlenecek Haçlı Seferi filmlerinden aklıma gelen ikisidir.

İslam tarihinde kayda değer din savaşları yaşanmamıştır, çünkü savaş sonucu elde edilen zaferdir ve hem fetih sırasında hem sonrasında Müslüman devletlerle yerli gayrimüslim ahali arasında çatışmalar olmuştur” tezini kabul etmek mümkün değildir, çünkü İslamiyet'in yayılmasının başlangıcında savaşlar, kılıç ve kan olduğu tarih sayfalarında yer almış gerçeklerdir.  Dolayısıyla İslam fetihleri de din savaşlarıdır.

1975-1990 yılları  arasında 200 bin kişinin ölümü, bir milyon kişinin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan Lübnan iç savaşı da bir din savaşıdır. Bu savaşta Maruni Hristiyan, Şii ve  Sünni Müslüman, Dürzi milisler birbirleriyle kıyasıya savaşmışlardır. “Incendies", " Les Petites Guerres",  "Stray Bullet”  ve “West Beiruth” bu anlamsız savaşı biraz olsun anlayabilmek için izlenmesi gereken filmlerdir.

         İç savaşta BEYRUT

Din savaşlarının bir türü olan mezhep savaşlarında ise zemin ortak bir dindir. Reform, XV. ve XVII. yüzyıl boyunca tüm Avrupa'yı etkileyen, Katolik Kilisesi’ne karşı yapılmış dinsel bir harekettir. Katolik ve Ortodoks mezhepleri yanında Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm mezhepleri ortaya çıkmıştır, ancak beraberinde mezhepler arasında çatışmalar da başlamıştır.

Fransız Din Savaşları XVI. yüzyıl  Fransa'sında Katolikler ve Protestanlar (Huguenot) arasında çıkan savaştır. 23 Ağustos 1572'de Paris'te başlayan ve bütün Fransa'ya yayılan Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı çok çarpıcıdır.  Fransa tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olan bu katliamda, Paris'teki hemen bütün Huguenot  liderleri yok edilmiş, ülkede binlerce Protestan katledilmiştir. 24 Ağustos 1572 sabaha karşı beyaz haçlı giysileri giymiş Katolikler, evlerinde uyumakta olan Protestanlara saldırmışlardır.  İki gün süren katliam sonucunda onbinlerce Protestan’ın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Isabelle Adjani’nin başrolde olduğu “Kraliçe Margot” (La Reine Margot) filmi bu katliamı gözler önüne sermektedir.

Reform’dan sonra Katolik kalan ülkelerde yeni mezheplerle mücadele etmek amacıyla Engizisyon mahkemeleri kurulmuştur. Engizisyonun ana işlev ve amacı kilisenin maddi ve siyasi menfaatlerine karşı tehdit oluşturan inanç ve fikirlerin ortadan kaldırılmasıydı . 600 yıl boyunca  farklı mezhepten olanlar ki,  bunlar sapkın kabul edilmekteydiler, dinsizler, paganlar, hatta homoseksüeller, büyücüler, cadılar, din dışı faaliyette bulunanlar, bilimle uğraşanlar işkencelerden geçmiş ya tövbe ettirilmiş ya da öldürülmüşlerdir. Leonardo da Vinci de engizisyondan nasibini alanlardandır. Homoseksüel olduğu gerekçesiyle iki ay hücrede tutulmuş, odunda yakılma cezası ile engizisyonda yargılanmış, ancak hatırlı dostları vasıtasıyla papaya ulaşılmış ve beraat ettirilerek  bırakılmıştır. 1548-1600 tarihleri arasında yaşamış İtalyan  filozof Giordano Bruno engizisyonda ölüme mahkum edilen özgürlükçü bilim insanıdır. Suçu Kopernik gibi, evrende, dünya'dan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylemesidir. 16 Şubat 1600 tarihinde Roma'da bir meydanda dili koparıldıktan sonra kazığa bağlanıp diri diri yakılmıştır.

 G.Bruno (Roma'da yakıldığı meydandaki heykeli)

İspanyol Engizisyonu 1483 yılından itibaren Müslümanlar'la Yahudiler'in hristiyanlaştırılması için faaliyet göstermiştir. Bu nedenle, 200.000'e yakın Yahudi, 1492 yılında İspanya'yı terk etmiş bunların çoğu Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmıştır. Müslümanlara ise başlarda iyi davranılmış ancak kısa bir süre sonra  yüzbinlerce Arap kökenli ya da yerli halklardan oluşan Müslümanlar ile Yahudiler engizisyon mahkemelerinde katledilmiştir. Roma Engizisyonu ise  1542'de kurulmuştur. Genel olarak Kalvinizm'e ve Lutherciler'e karşı savaşmış , cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etmiştir. Binlerce kişi işkencehanelerde  öldürülmüştür. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” (Le Nom de la Rose) filmi ile “Goya's Ghosts” filmi engizisyon ile ilgili filmlerdir.

"Gülün Adı" filminden bir sahne

İrlanda’da yakın zamanda biten kanlı terör olayları, İngiltere yanlısı çoğunluk Protestan’lar ile ülkenin gerçek sahibi olduklarını iddia eden Katolik’ler arasında yıllarca sürmüştür. Katolik İrlanda Cumhuriyet Ordusu gerillaları (IRA ) ile Protestan İngiltere Ordusu arasında, 1969-2005 yıllarını kapsayan dönemde binlerce ölüm ve yaralanmaya yol açan çatışmalar hafızalardadır. “Crying Game", "My Left Foot", "Shadow Dancer", "In the Name of the Father " ve “Hidden Agenda “,  IRA ile ilgili beyazperdeye aktarılan filmlerden bazıları.

İslam’ın iki ana yorumu Sünni’lik ve Şii’liktir. İkisi de Ehl-i Kıble’dir, Kuran ve Sünnet’i referans almaktadırlar. Ancak bugün iki mezhep arasında amansız bir çatışma vardır. Yakın zamanlarda (1980-1988) tanık olduğumuz 8 yıl süren, bir milyon insanın öldüğü ve her iki ülkede büyük yıkımlara yol açan İran-Irak savaşı, bugün Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar, Somali’de yaşanan iç savaş hep mezhep savaşlarıdır. İran-Irak savaşı için önereceğim filmler “Kilometer Zero “ ve “The Flamed Borders” dır.

 İran-Irak Savaşından.......

Başka Mostar Köprüleri’nin yıkılmadığı, savaşsız,  barış içinde yaşanası bir dünyaya….

31 Ara 2012

Yıl Sonu Uçuşmaları




Bir yılı bitirirken kendimle hesaplaşmayı şimdiye dek hiç yapmadım, bu yıl da geleneğimi sürdüreceğim. Acaba diyorum bu davranış bir kaçış mı ? Kendimle yüzleşmekten korkuyor muyum?  Belirli bir noktaya vardıkta sonra geri dönüş yoktur derler ya, belki de o noktaya erişmemek için böyle davranıyorum. Neyse ne… Önüme bakıyorum, bu yetiyor bana.

Yeni yılda gezmeyi ama çok gezmeyi dehşetli bir şekilde istiyorum, okumaktan çok gezmeyi. Zaten Kafka ne diyor: “çok okumak insanı gururlu ve titiz yapar, çok görmek ise bilge ve geçimli”.  Dalmaçya  kıyılarını görmek istiyorum, binlerce küçük adanın denize yukarıdan bakılınca görüldüğü manzaradan dolayı adını verdiği köpek cinsi ile tanınan yerleri, Adriyatik sahillerini. Leipzig, Dresden ve Berlin’i görmek istiyorum, kahrolacağımı bile bile gideceğim Bergama Müzesi’ni ziyaret etmek istiyorum, II. Dünya Savaşını bir kez daha lanetlemek için görmek istiyorum buraları. Endülüs’te Ebul Kasım El-Zahravi’nin  (Albucasis) izini aramak, Toledo’nun dar sokaklarında üç semavi dinin havasını koklamak istiyorum…. Bütün bunları düşünürken kendisi de bir hekim olan Dannie Abse’nin 1993’de söylediği sözler aklıma geliyor.  “ Zengin düşler kurmak, yaşamın derin kötümserliğinden ya da sorunlar ve hüzün yumağıyla uğraşmaktan bir kaçıştır ve dengeyi sağlamak için kullanılır”.
 

Gezmeyi, çok gezmeyi istiyor olmam ister kaçış olsun, ister dengeyi sağlamak. Beni mutlu edeceğinden adım gibi eminim. Mutluluğun kendisi bir yoldur aslında. Mutluluğa giden bir yol aramak boşunadır, mevcut yolda yürümek yeterlidir bence, bu yolda zaman sizi beklemez ki, siz zamanın gelmesini bekleyin!  Yürüyün yolda, bu andan daha iyi bir an beklemek kayıp hanenize bir çentik daha atmak demektir. Güven Turan bir denemesinde şöyle diyor ; “fikri sabitle fikri takip arasındaki farkı bilmeyenler hiçbir işi bitiremezler”  Ne kadar doğru bir söz. Sabit fikirlerden kurtulmak önyargılardan kurtulmak zordur biliyorum, Einstein’ın tanımıyla atomu parçalamaktan zordur, ama imkansız değil ! Önce “mutlu olamam” fikri sabitini bir kenara koyun,  “gezersem, görürsem mutlu olurum” fikrini takip edin, bir deneyin, kaybınız ne olur ki ?

Her okuduğumda farklı bir tat aldığım, ancak kadınlar konusundaki düşüncelerine kesinlikle katılmadığım Nietzsche’yi yeni yılda da tanımaya, keşfetmeye devam edeceğim. Özellikle “ İnsan eylemlerinin sözünü verebilir, duygularının değil; çünkü duygular istem dışıdır. Birisine her zaman sevme ya da sadık kalma hatta ondan nefret etme sözü veren kimse, gücünün dışındaki bir şeyin sözünü veriyordur…. Aynı kişi hem sevilip hem sayılır mı? Hayır ! Aynı zaman dilimi içinde aynı kişiyi hem sever hem sayamazsınız, çünkü saygı duyan kişi gücü tanır, ondan ürker, hürmet eder. Ancak aşk yani sevgi güç tanımaz, ayıran veya farklılaştıran, bir yere yerleştiren hiçbir şeyi tanımaz. Sevgide, aşkta özlem vardır, saygıda korku” sözleri üstüne derinden derine düşünmek istiyorum.

Sonsöz :

-          Ben yapacağım şeyleri bu yaşa gelince öğrendim ancak,

-          Nasıl öğrendin ?

-         Yapamayacağım şeyleri söyleye söyleye….. (Özdemir Asaf)
 

27 Kas 2012

Üç Maymun


Hayat siyah ve beyazdan ibaret değil, gri ve tonları da var. Hem siyah ve beyaz birbirinin düşmanı değil ki, birbirinin tamamlayıcısı, neden ya siyahta durmakta ya da beyazdan dışarı çıkmamakta ısrar ederiz ? Gri renk gösterilmediği belki de bu rengini varlığı saklandığı için, yoksa bir çeşit renk körlüğü mü ? Acaba zıtlık kavramını  yanlış değerlendirmemizden olabilir mi ?   Sıcak-soğuk, sert-yumuşak, acı-tatlı, güzel-çirkin, iyi-kötü  zıtlık için verilebilecek basit örnekler, ama siyah ile beyaz  zıt değil, birbirini çağrıştıran, güzelliklerini ortaya koyan iki renk, iki kavram.

İnsan düşüncesini ve bu düşünceye bağlı bakış açısını zıtlıklara ve gelişmelere göre düzeltmek zorundadır. Yani siyah veya beyaz arasında gezebilmelidir.  Misal, komünizme inanan bir kişi Kamboçya’da Pol Pot katliamlarını, SSCB’de Stalin’in gizli polise yaptırdığı sayısız cinayetleri, Sibirya’daki insanlık dışı kampları kanıtlarıyla öğrendikten sonra düşüncesini gözden geçirmeli, Amerika’nın Vietnam’daki vahşetini lanetlerken, Sovyetlerin Afganistan ve Çekoslovakya işgallerini anti-emperyalist inancı gereği sorgulamalı ve karşı durmalıdır. Komünist Çin’in neden sosyalist Allende’ye karşı CIA destekli faşist general Pinochet’yi desteklediğinin hesabını kendi içinde vermelidir. Siyaha sarılıp kalmamalı, beyaza yüzünü çevirebilmelidir. Zıt düşünceler için de geçerlidir bu sorgulama  Franco, Salazar, baba-oğul Bush’lar, Nixon, Kissinger, Cheney, El-Beşir  ve benzerleri de, onların düşüncelerini savunanlar tarafından  vicdanlardan önce beyinlerde sorgulanmalıdır.

Milliyetçilik/ulusalcılık kavramının uç değerlerde ve farklı yorumlandığı  toplumlardan  birisiyiz, elbette başka ülkelerdeki toplumlarda da yorumlar farklı farklıdır. Özellikle etnik/ırk milliyetçiliğinin çıkmaz sokak olduğunu görmek için, Hitler’in Mussolini’nin soykırımlarını sadece tarih kitaplarında okumak, filmlerde seyretmek yeterli mi ? Yakın tarihte Avrupa’nın göbeğinde yaşanan Bosna savaşını, Srebrenitza katliamını hatırlamak çok mu zor ? Halepçe katliamını hatırlamak çok mu gereksiz ? Çeçenistan’daki okul baskınlarını ve en son Norveç’te yaşanan  Breivik katliamında masum çocukların öldürülmelerini hatırlamak çok mu boş bir iş ? Şöven-milliyetçi duygulara sahip olanlar bunları düşünüp kendiyle yüzleşmelidir.




Osmanlılar’da cellatların mezar taşlarına herhangi bir yazı yazılması yasaklanmıştı, hatta eceliyle ölse de cellatlara birçok ülkede, bir çok dinde dinsel tören yapılmaktan kaçınılmaktadır. Cellat işte, adı üstünde işi de olsa can alan. Dünya siyah ve beyaza sıkı sıkıya sarılmış cellatların elinde renksiz ve soluk görülüyor. Cellatlar dün vardı, bugün de var ve eminim bizler, insan olduğumuza inananlar, sorgulamamızı ve yüzleşmemizi yapmadıkça cellatlar yarın da olacaklar. 

Bizlere kabul ettirilmiş bulunan “doğrular ve yanlışlar” listesinde, olaylar ve yaşam oldukları gibi değil de olmaları gerektiği gibi değerlendirilmektedir. Böylece gerçeklikten uzak ve insan öğesinin bir yana bırakılıp yapay bir davranış kalıbının ortaya çıkmasına neden olan, fakat  gerçek olmayan bir ahlak oluşturulmuştur. Aslında  ahlak’ın da ahlaklılığının yeniden gözden geçirilmesi gerek”tir. “Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz” demek bir öngörüdür belki,  ama unutmamalıyız ki öngörüler de gerçekleşirler. Şu anda insanlığın yaşadığı bu bence, temel moral değerlerin başında gelen “ahlak” ahlaksızlaşıyor.   

“Gerçek” vardır, dile getirilse de getiril(e)mese de, tanığı olsa da ol(a)masa da, yazılsa da yazıl(a)masa da, zaman içinde izini bırakır. İzini bıraktığı için de her zaman korur varlığını. Yıkamazsınız. Yok edemezsiniz. Ne derseniz deyin gerçek orada öylece durur.  Gözüm çıksın ki…”, “Allah belamı versin ki…”, “Anam babam ölsün ki…”..  Çocuklar yalanı gerçek kılmak için böylesi yeminlere başvurur. Bizler çocuk değiliz ve gerçeği görmek için ne çıkacak gözlere, ne Allahın vereceği belalara, ne de ana-babaların ölmelerine bel bağlayamayız, yeminlerimiz boş birer söz olarak uçuşur gider.

Sorsalar size, birini seçmek durumunda kalsanız, “kör mü olmak isterdiniz, sağır mı, yoksa dilsiz mi?”  Herhalde cevap şu olurdu: hiçbirisi ”. Peki madem öyle, hiçbirinin kendinde olmasını istemiyorsun neden üçünü birden sahipleniyor “üç maymunu” oynuyorsun. Görmüyorsun. Konuşmuyorsun. Duymuyorsun  !!! İnsanoğlu böyle bir şey işte…Ancak her şeye rağmen  umutlu olmalıyız. Umutsuzluğun karşıtı umuttur . Umutsuzsanız, isterseniz umudu bulursunuz. Ama önce siyah ve beyaz hayatın hakim renkleri de olsa tek olmadıklarını ve  birisinin diğerinin rakibi değil tamamlayıcısı olduğuna inanmanız gerek.