Sayfalar

30 May 2012

Cenaze Törenleri


Oldum olası cenaze törenlerini sevmem, özellikle cami avlusundaki buluşmayı,  zorunluluk olmadıkça da gitmem, taziye ziyaretine gitmeyi daha içten bulurum. Musalla taşında, soğuk bir mermer üstünde  duran tabutun üzerine içinde yatan ölüyü tanımlamaya yönelik bazen bir bayrak, bazen bir spor kulubü  forması, bazen kenarları oyalı bir yemeni ya da bir gelin duvağı konulur. Ama  çoğunlukla  tabutlar, sanki sahibinin hiçbir özelliği yokmuş gibi,  sade bir yeşil çuha ile kaplı,  yalnız ve sessizce durur o taş üzerinde. Tabutun içinde artık kendisi ile hesaplaşılamayacak, başkalarından da hesap soramayacak bir cansız beden,  sonlanmış bir yaşam vardır.

İnsanlar toplanırlar cami bahçesinde. Kimisi dalgın, kimisi hüzünlü, bir kısmı ise uzun zamandır görmediği arkadaşları görmenin heyecanı ve sevinciyle cenaze hüznünü unutmuş veya ertelemiş, hatta koyu bir sohbete dalmış,  kimisi de “bitse de gitsek” ruh hali içindedir. Bergama Asklepionu’nun kapısında “buraya ölüm giremez” yazsa da orası  çok ölümler görmüştür. Tıpkı “cami bahçesine kötü söz girmez” kabulünde olduğu gibi. Kimisi geçmişle hesaplaşmak için gelmiştir buraya, kimisi timsah göz yaşlarını dökmek için.... vicdan temizlemek için gelen olduğu gibi kendini çevreye karşı temize çıkarmak isteyenlerler de gelir buraya, sayıları çok az da olsa…. Bir de ünlülerin cenazesine illa da camide katılmak isteyenler vardır, kameralara şöyle bir kaçamak göz atarken görürüz onları, kameranın görüş açısını pek de iyi bilir ve bulurlar. Bunlar nedense mezarlıktaki defin törenine hiç gitmezler.

Safları sıklaştıralım” der namazı kıldıracak imam, sağlığında rahmetlinin kuyusunu kazanlar, gözünü oyanlar, arkadan vuranlar da sıklaştırır safları, hem de mevtanın gerçek saf ve temiz dostlarını sıkıştırarak.  Rahmetliyi nasıl bilirdiniz ?” diye sorulur. Hep bir ağızdan “iyi bilirdik, iyi ” diye  bağırılır. İçimden o anda “yalan söyleyen var” diye bağırmak gelir.  Bak işte ön sıradaki kahverengi paltolu adam, nasıl da bir  “ehhh” çekmişti ölüm haberini duyduğunda.  Şu yeşil gözlü başında iğreti eşarbıyla  duran kadın, rahmetli için bir roman olacak kadar dedikoduyu yapan o değil sanki, gözleri de yaşlı mı ne ? Ama olsun kara gözlükler arkasına saklanmamış hiç olmazsa, burada bari samimi davranmış. Samimiyetsizliklerini gizleyebilmek amacıyla  takar kara kocaman güneş gözlüğünü bu törenlerde insanlar diye düşünürüm çoğu kez. Hem de yaz-kış ayırmadan. Oysa kara gözlüklerini çıkarıp insanların gözlerinin içine bakarak paylaşsalar acılarını daha insani değil mi ?


Bu törenlerde ‘ölmek veya öldü’ kelimesi doğrudan kullanılmaz, dikkat ettiniz mi hiç ?  Bu kelimeyi karşılık gelen bir takım deyimler kullanılır, ölümün soğuk yüzünü göstermemek için;  ‘vefat etti’ veya ‘göç etti’ gibi… Bir cenaze töreninde  namazı kıldıran imam mevta için “bu dünyada memuriyeti bitti” demişti. Ne kadar zorlama bir deyim olduğunu hissetmiş,  kendimle dalga geçerek ben SGK’lıyım demiştim, ölümden kaçmak varmış gibi. O dönem gerçekten SGK'lıydım !

Sevmiyorum cenaze törenlerini, özellikle camii avlusundakileri. Mezarlıktaki cenaze törenleri çok daha samimi ve dürüst geliyor bana.  Kendimizle yalancı yüzleşmeye neden olduklarından mı bilmem, sevemedim işte bu cami avlusu toplanmalarını….


...Ölümün tek iyiliği bir daha olmayacak olmasıdır.
Nietzsche

29 May 2012

Sanatçı Atalarımız



Mamut dişinden yapılmış Cro-Magnon insan başları (MÖ 20.000'e tarihleniyor)


Neandertal  insanın Homo Sapiens'in atası olduğu varsayılmaktadır.  Homo Sapiens'in  ilk örneklerini ise  Cro-Magnon insanı diye tanımlıyoruz, Güney Fransa'da bulunan iskeletler bize onların tipik Avrupalı olduklarını gösteriyor, ortalama boyları 1.80 m’dir ve kafatasları bugünkü insanlardan daha büyüktür. Cro-Magnon adı Fransa'da bulunan Cro adında eski insanların saklanmaları için kullandıkları bir mağaradan gelmektedir. Sonraları bilim insanları bu mağaranın adını eski Magnon kabilesinden etkilenip Cro-Magnon olarak değiştirmiştir. Cro-Magnon'lar,  Avrupa erken modern insanıdırlar, Neandertal’ların devamıdırlar ancak  epey gen değişikliğine uğramışlardır. Modern insan ise Cro-Magnon’la akrabadır diyebiliriz.  İlk sanat yapıtları MÖ 30.000 yıllarında Cro-Magnon insanının tarih sahnesine çıkmasıyla başlar. Bu insanlar hayvan kemiklerinin tozu  ve kil karışımlarından heykelcikler yapıyorlar, mağara duvarları veya kemik üzerine resimler çiziyorlardı.

Bilim insanları Cro-Magnon'ların  dünyada oluşan ilk kabile olduklarına inanıyorlar. Toplu olarak yaşamayı bilen Cro-Magnon insanların zekası oldukça yüksektir. Bu insanların çizdikleri mağara duvar resimleri günümüzde birer sanat eseri olarak tanımlanıyorlar. Cro-Magnon ressamlar gördükleri hayvanları kusursuz resmederken, insanları da çizmişlerdi ve resimlerde bu insanların giyimli oldukları görülüyor. Mağara resimlerinde  hayvan çizimlerinin % 98’i aynı mantık ve benzer kompozisyonlarla çizilmişti. Mağara resimlerinde at  erkeği, bizon dişiyi sembolize ediyordu. Lascaux  Mağaraları’nda duvarlarda 5 m boyunda hayvan resimleri vardır. Bu mağara koridorlarında resimleri çizerken görebilmek ve  iyi çizilip çizilmediğini kontrol edebilmek için geriye doğru çekilebilecek   gerekli mesafenin olmaması ilginçtir.


Lascaux Mağarası'nda yaralı, barsakları dışarı sarkan bizon ve yaralı insan çizimi (tarihteki ilk insan figürü çizimi kabul ediliyor MÖ 22.000)

Rusya'da bulunan bir Cro-Magnon iskeletinin üzerinde kürklü bir pantolon, işlemeli bir gömlek, boynunda ise bir kolye vardı. Takılar, deniz kabuklarından ve hayvan kemiklerinden yapılmıştı. Antropologlar, kalıntıların günümüzden yaklaşık  30.000 yıl öncesinden kalmış olduğunu belirlediler. Daha şaşırtıcı olanı bu insanların saçları ve sakallarının kesik yani traşlı olmalarıdır, peki  bunu nasıl yapıyorlardı ? Demir Çağı öncesinde metal aletler yoktu ki, öyleyse neyle traş oluyorlardı ? Keskin çakmaktaşları ve obsidyen el aletleri kullandıklarını düşünmek mümkün.

Antik Mısırlı sanatçılar, Ebu Simbel Tapınağı'nda görüldüğü gibi,  karanlık koridorlara ve yeraltı odalarının duvarlarına resim yapabilmek veya yazı yazabilmek için  yağ kandilleri kullanıyorlardı, kandillerin bıraktığı is lekeleri hala görülmektedir. Buna karşın  Cro-Magnon'ların  ve de Neolitik insanların mağaralarında bu tür izler yoktur. Fransa’da Cabrerets'de bulunan labirent türü dev mağara sisteminde yüzlerce metrelik dar koridorlar bulunmaktadır ve o karanlık koridorların duvarlarına muhteşem bizon resimleri yapılmıştır. Bu mağaraların nasıl aydınlatıldığı halen doyurucu bir şekilde açıklanmamıştır.  Cro-Magnon insanı MÖ 10.000 yıllarına kadar gelmiş ve yerini modern insana bırakmıştır.


Modern insan toplulukları üç farklı uygarlık üzerinden sanat yapıtlarını yaratmışlardır. Mezopotamya Uygarlığı (Sümer, Babil, Asur, Akad vd...), Mısır Uygarlığı  ve Doğu Uygarlığı (Hint, Çin vd...). Bu uygarlıklardan Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları, Anadolu üzerinden (Hatti, Hitit, Urartu, İyonya, Likya, Frigya vd......) Avrupa'ya taşınmış, beraberinde sanatı da taşıyarak antik Yunan Uygarlığı'nı ve ardılı Roma Uygarlığı'nı yaratmıştır. Bu uygarlıklar da başta Rönesans olmak üzere çeşitli sanat akımları ve eserlerine başlangıç oluşturarak Aydınlanma Çağı ve Modern Çağ sanatıyla devam etmiştir. Bugün AB ülkeleri bu miras üzerinde yaşamaktadır.  İnsan oldukça sanat, sanat oldukça da güzellik hep olacaktır. 



24 May 2012

Salgın Hastalıklar / VEBA ve CÜZZAM

Ölümün Zaferi  (P.Bruegel) 1560 / Prado Müzesi

Çok değil iki asır öncesine kadar,  bir ay veya yıl içinde milyonlarca insanın ölümüne yol açan salgın hastalıklar, imparatorlukları çökertmiş, orduları yok etmiş, yaşama ve sevme biçimlerimizi değiştirmiş, sanatta yeni akımlara yol açmıştır. Bu hastalıklardan birkaçını tıp dışında ele alacağım bu yazımda. Veba ve cüzzam bu salgın hastalıklardan en ilginç olanlarıdır.
Salgın hastalıklardan veba feodalizmin sonunu getirmiş, kapitalizmin tohumlarını atmıştır. Cüzzam hastaneleri ortaya çıkartmıştır. Sıtma köle ticaretinin gelişmesine yol açmış ve Karayipler’de bugün yaşayan ırkın rengini belirlemiştir. Frengi korkusu seks yapmayı sınırlamış, insanlara peruk taktırmıştır. Bu hastalık salgınları bazı savaşların sonuçlarını tayin etmiştir. Savaşı kazanan taraf  salgın hastalıklara karşı dirençli olan taraf olmuştur. Örneğin Araplar Haçlı ordularını sıtmayla yenmişler, Ruslar, Napolyon’un ordularını tifo ile geri püskürtmüşlerdir. Amerikan iç savaşını Kuzeyliler’in kazanmasının nedeni, iki tarafı da kırıp geçiren mikrobik ishalin ardından Güneyliler’in ölen askerlerinin yerini dolduramamalarıdır.
En eski hastalıklardan olan cüzzam, hastalıklar hakkındaki felsefi düşüncelerimizi etkilemiştir. Mısır’lılar cüzzama “ölümden önceki ölüm” demişlerdir. Cüzzamlıların kendi başlarına terk edilmeleri Avrupalılar’ın buluşu değildi, eski Çin ve Hindistan’da da cüzzamlılar hemen öldürülür veya yakılırlardı. Cüzzamın Avrupa’ya bıraktığı en etkileyici miras “hastane”dir. Fransa, İngiltere ve İtalya’daki en eski ve ünlü revirler “cüzzam evleri” olarak kurulmuştur. Cüzzam salgını Ortaçağda Avrupa’yı öyle sarsmıştı ki, cüzzamlılar için toplanan bağışlar sayesinde bu ilk prototip hastaneler kalkındı.
Katolik kilisesine göre bütün cüzzamlılar günahkardı ve onlardan uzak durmak Tanrı’nın gazabından kaçınmak demekti. Kilise tüm cüzzamlıları günahkar ilan etse de onlara özel bir merhamet de bağışlamıştı. Bu çelişki Lazarus  hikayesine bağlanır. “Lazarus talihsiz bir dilencidir, köpeklerin yaladığı kötü yaraları vardır, ipekli mor bir elbise giyen isimsiz bir zenginin masasındaki artıklarla karnını doyurur. Lazarus öldüğünde cennete gider, buna karşın zengin adam cehenneme gider, bunun için Tanrı’dan şöyle bir açıklama gelir: “sen hayatın boyunca iyi şeylere sahiptin, Lazarus ise kötü, ama şimdi o rahat edecek, sen acı çekeceksin”. Hikaye böyle ama hekimler ve din adamları bu hikayeyi cüzzamlılara psikolojik destek için anlatır ve çok da etkili olurlarmış.
Avrupa’nın ilk cüzzam hastanesi IV. yüzyılda Konstantinopolis’te,  Zodicus isimli zengin bir cüzzamlı tarafından yapılmış. 600’lü yıllarda yasaklar başladı, Zodicus’un çözümü kabul görmüş bunun üzerine cüzzam evleri açılmaya başlanmış, zenginler bu evlere kilisenin hayır duasını almak için bağışta bulunmuşlar. XII. yüzyılda Avrupa’da 1900 cüzzamlı evi varmış.
Ortaçağ toplumları cüzzamlıları sadece dinsel nedenlerle dışlamadılar, suratı buruşan, kolları ve bacakları çürüyüp etleri dökülen birinden korktular da. Cüzzam korkusu sanatçıları da etkilemişti. Ortaçağ ressamları ve litografları, gerçek cüzzamlılara yaklaşmaktan kaçınmak için cüzzamlıları kırmızı beneklerle gösteren İncil tasvirleriyle yetinmek zorunda kaldılar. 1355’de cüzzamın fiziksel ve ruhsal umutsuzluğunu yansıtan ilk sanatçı İtalyan ressam Francesco Traini olmuştur. Kasvetli freskinde  elleri sarılı, burunları erimiş, öfke içindeki sekiz cüzzamlı dilenciyi tasvir etmişti. Biri, elinde  her acının ilacı ölüm, saadet bizi terk ettiğine göre, gel de bize Son Akşam Yemeğimizi ver” sözlerinin yazılı olduğu bir kağıt rulosu tutuyordu.
XIV yüzyılda cüzzam ve cüzzamlılar esrarengiz bir şekilde azalmaya başladı. 1340’larda, daha önce tıklım tıklım olan cüzzamlı evleri, artık bir veya iki hasta barındırıyordu. Cüzzamın aniden yok olması, yarı kardeşi sayılan tüberkülozun ortaya çıkışı ile aynı zamana rastlar. Cüzzam gibi tüberküloz da yoksulluğun, şehirlerin kalabalıklaşmasının getirdiği bir hastalıktır. Genetik yakınlıkları nedeniyle her iki hastalık ta benzer bağışıklık tepkileri oluşturur. Ancak çok daha hızlı hareket eden “tbc  mikrobu karşısında cüzzam mikrobu yavaş kalmış böylece Avrupa’daki 700 yıllık saltanatını devretmiştir.
Cüzzamlılar/ Bernard von Orley (1530)
Avrupa nüfusu  VIII. yüzyılda iyi beslenen 25 milyon kişiyken, XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde çoğunluğu aç 75 milyon kişi olmuştu. Büyük ölüm (veba) Ortaçağ toplumunu alt-üst etmişti, alaşağı edilen ilk kurum ise feodalizmdi. Köylülerin toplu ölümleri emek kıtlığına yol açmıştı. Böylece XIII. yüzyılın  işsizliği doğal yolla sona ermişti. Korkuya kapılan toprak sahipleri, düzeni korumak için çalışanların ücretlerini iki katına çıkarmışlar, topraklarını bölmüşler ve daha önce ömür boyu emirlerinde olduklarını düşündükleri insanlara satmışlar.
Veba çok sayıda din adamını da öldürdü, böylece Latince’nin eğitimdeki gücü zayıfladı ve Avrupa’daki egemenliği sonlandı. Latince konuşan keşiş ve rahiplerin azalması karşısında kilise, istemese de bunların yerine yaygın kullanılan dillerde konuşup yazan insanları din adamı olarak aldı. Bir başka deyişle veba kilisenin otoritesini de sarstı. Veba akınları karşısında çaresiz kalan rahipler bazı bölgelerde kiliselerini bırakıp kaçtı. Aynı şekilde hekimler de itibar kaybetti. Dürüst hekimin tek bir reçetesi vardı; “fugo cito, vade longe, rede tarde  yani “ çabuk kaç, uzağa git, hemen dönme” . Acı ama gerçek, meşhur hekim-cerrah Guy de Chauliac, Papa IV. Clement’e bu reçeteyi vermişti. Yaşananların en çok hekimler için aşağılayıcı olduğunu yazmayı da ihmal etmemişti Chauliac. Bir kısım hekimler de veba kötü ruhunu (mikrobunu) korkutup kaçırmak için uzun gagalı kostümler giymişler, süngerden yapılma bu gagalara sirke ve benzeri kokular dökerek vebayı kaçırmayı bir korunma usulü olarak benimsemişlerdi.

Açık veba hastanelerinde  cerrahlar hastalara cerrahi işlem yaparken, hekimler sokakta bağırarak reçetelerini ilan ediyorlardı. Hastalığın kendilerine bulaşacağından korkup bu yerlerden  uzak duruyor, oraları daha aşağı bir sınıf olan berber-cerrahlara bırakıyorlardı. Aynı durum frengide de oldu;  frengililerin tedavisini berber-cerrahlar, şarlatan hekimler ve civa satıcıları üstlendi.

1826’da Papa XII . Leo  “günahkarları, günah işledikleri uzuvlarından cezalandıran Tanrı’ya karşı olduğu” gerekçesiyle prezervatifi yasakladı. Bu yasak günümüzde halen devam etmektedir. Hatta Papa 2. Jean Paul prezervatifi şeytan icadı olarak bilimsel bir çerçeveye oturtmuştur (!).






 Olümün Zaferi tablosundan detaylar


Veba için en anlamlı resmi büyük ressam Pieter Bruegel yapmıştı. Adı “Ölümün Zaferi” tam da veba salgınını tanımlayan bir ad.(Bu tablo, veba salgının resmedildiği bir ölüm peyzajıdır:her yerde yanmakta olan evler vardır, dumanları gökyüzüne dağılmıştır. Resmin çeşitli yerlerinde, tepelerinde içine cesetlerin bırakıldığı tekerlekler olan direkler ve asılanların cesetlerinin sallandığı darağaçları vardır.Tablonun orta kısmında tek başına ve yenilmiş görünümünde  duran bir haç bulunur. Ölüm, tabut kapaklarından yapılma kalkanlar taşıyan iskeletlerden oluşmuş ordusuyla ilerlemekte insanlığı yok etmektedir. İnsanlar, elindeki tırpanla insanları öldüren atlı bir iskelet tarafından, üzerinde haç bulunan büyük bir kutunun içine doğru sürülmektedir. Tablonun her yerinde, çaresizce kaçışan ya da sonuçsuzca karşı koymaya çalışan insanlara saldıran iskeletler vardır.  Sol tarafta, vebayı temsil eden bir iskeletin sürdüğü arabanın içinde birçok kafatası vardır. Tabloda, toplumun her kesiminden insanlar, çiftçiler, askerler, soylular ve krallar, ölüme aynı şekilde maruz kalmaktadır.  Ölümden kaçmak için bir fıçı altınını rüşvet için hazırlayan aristokrata bakmaz bile iskelet, altınları almaktadır. Tablonun ön orta bölümünde bir köpek, yere düşmüş annesinin kucağındaki ölü bir çocuğun yüzünü kemirir.  Ölümün acımasızlığı  burada doruk noktasındadır. Tablonun bu bölümünde ölüler kefenlenmektedir. Bruegel tabloda kara mizah da kullanmıştır. Tablonun sağ alt köşesinde, birbirine bakışan  iki aşık, olan bitene ilgisizdir. Arkalarındaki iskelet ise, erkek aşığı taklit ederek, ut çalıyormuş gibi yaparak insanlarla alay etmektedir. Daha bir çok ayrıntı vardır resimde ).

Kısa bir bilgi ; cinsel hastalıklar veya cinsel yolla bulaşan hastalıklar için kullanılan iki kelime vardır: venereal hastalık “Venüs”ten, zührevi hastalık “Zühre”den gelmektedir. Venüs’ün diğer adı da Zühre’dir. Zühre yıldızı cinselliği simgelediğinden cinsel yolla bulaşan hastalıklara haksız şekilde  "isim anası" olmuştur

Tederica de Cervika’nın çizimi (1375) / Leiden

23 May 2012

NAMUS



Dicle Üniversitesi'nden Prof. Dr. Aytekin  Sır tarafından  Kadın Araştırma Merkezi adına 2003 yılında yapılan bir anket çalışmasını okuyunca bu yazıyı yazma gereğini hissettim. Kısaca ankette iki soru soruluyor;  namus nedir ?  namussuzluk nedir ? iki net soru. Cevaplar da çok net. Sırasıyla ilk beş cevabı veriyorum.
 Namus:
1-Karım, bacım, annem, ailem
2-Kadınların iffeti
3-Kadının cinselliği, bekareti
4-Kadınların toplumsal kurallara itaatı
5-Erkeğin şerefi haysiyeti
Namussuzluk:
1-Kadının bekaretini kaybetmesi
2-Kadının açık gezmesi
3- Kadının erkeklerle konuşması
4-Kadının aşık olması
5-Kadının ailenin istemediği birisi ile evlenmek istemesi

Diğer şıkları vermiyorum, onlar da benzer içerikteler ama en çok puan alanların sıralaması böyle. Söylenecek çok söz, yazılacak çok kelam var biliyorum, ancak ben kendimce iddiasız birkaç söz ile namusu namussuzların elinden kurtarmak istiyorum. 

Okuduklarım ve yaşadıklarımla namusu ve namussuzluğu  şöyle tanımlıyorum. Namus, insanı  kendisine ve başkalarına karşı küçük düşürecek davranışlarda bulunmayı engelleyen, alıkoyan içgüdüdür. Namussuzluk ta bu içgüdüden yoksun olma veya bilerek bu içgüdüyü kullanmama hali.  Ali Fuad Başgil ise “namus, insanın vicdanı ile baş başa kaldığı zaman ona verecek utandırıcı hesabı olmaması demektir” diyor. Benzer tanımlar aslında.

Türk Dil Kurumu ise namusu “bir toplum içinde ahlak kurallarına karşı beslenen bağlılık” olarak tanımlıyor ayrıca “dürüstlük ve doğruluk”tur diyor. Bir de “iffet”tir diyor, iffeti de “cinsel konularda ahlak kurallarına bağlılık” olarak tanımlıyor. Ben de diyorum ki; aslında ahlaksızlığın, hırsızlığın her türlü sömürünün yaşam biçimi olduğu ülkelerde,” bekaret ve kadın cinselliği” gibi kavramlarla  maskelenmeye çalışılan moral değerdir namus. Hatta daha ileri gidiyor ve namus kavramını sadece cinsellikle ve kadınla sınırlamanın bir çeşit namussuzluk olduğunu ileri sürüyorum.

Namus sözcüğünün İngilizce-Fransızca-Almanca gibi geçerli yabancı dillerde açık olarak  bir karşılığını bulamadım. Dürüstlük olarak tanımlanıyor  to be honest, ehre, honour ” gibi. Peki neden biz bu kavramı beyin kıvrımlarımızdan alıp ta iki bacak arasına indiriyoruz ?  Sanırım buna verilecek yanıt toplumumuzdaki  tutucu ve hakim güçlerin  mevcut düzeni insan mutluluğu için yeterli görmesi ve  bu düzeni muhafaza etmenin bir yolu, yaptırımı olarak değerlendirmesidir. Aslında namus insanın mutluluğu için kullanılması zorunlu olan bir moral değer değil midir ? Tüm ekonomik zorluklara rağmen rüşveti red eden memur namuslu bir memursa  (ki öyledir), bacak arası ne ola ki ?

Sadece kadın erkek ilişkilerinde değil, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık, ticaret vb her türlü karşılıklı ilişkilerde bir insanın başka bir insanı aldatması namussuzluk değil midir ? Bu gidişle “ülkenin en namuslu 100 insanını seçmek istesek değerlendirecek jüri üyesi bulmakta zorlanırız” öngörüsü gerçek olacak galiba.

"Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”   Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"    Sabahattin Ali, 1947'de böyle diyordu... Hani sadece düşünceleri, yazdıkları ve yayınladıkları nedeniyle devletin rahat yaşamasına izin vermediği, hapsettiği, öldürdüğü, cesedini yok ettiği, bir mezarı bile ailesine çok gördüğü, tabii katilini bulmadığı aydınlardan birisi.

Namus konusunda dediğim gibi iddiasız birkaç söz söylemek istedim, Özdemir Asaf’ın dediği gibi belki de ''Büyük işlerin içinde namus aramak yanlıştır. Namusun içinde büyük işler aramak kadar.'' Sözlerimi İ.İnönü’nün sözleriyle noktalayayım “Bir ülkede namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülkede kurtuluş zordur.”


18 May 2012

AFORİZMALAR'ım



AFORİZMALARIM

·        Öfke insanı yıpratır, nefret süründürür, intikam hissi eritir, acınmak ise bitirir.

·        Hekim hekimin kurdudur.

·        Sevgilerin anası insan sevgisidir. Ana-baba, eş-iş,  doğa-feza sevgisi bu ananın evlatlarıdır

·        Emek en yüce değer derler, insan sevgisinden sonra herhalde…

·        Nefret yarasa gibidir, gündüz gözleri görmez, karanlıkta gözleri çok güçlüdür

·        Bir adama “ne yapıyorsun” dedim : “sana ne" dedi
      Bir adama “böyle yapsana” dedim : “sana ne” dedi

·        Aşkın gözü kördür derler, aşkın gözü yoktur ki; olsa olsa çarpıntı yapan  bir kalbi vardır

·        Tıp fakültesini bitiren herkes tıp doktorudur,

Tıp doktoru olan herkes hekim değildir.

·        Cerrahi bir yaşam mozaiğidir, onda Prometheus cesareti,  Napolyon disiplini, Hz. Eyüp sabrı,   Nasrettin Hoca  zekası ve Noel Baba iyilikseverliği vardır.

·        Mücadele ederken Müzakere etmeyen Muzaffer olamaz, işte 3M formülü

·        3Y virüsü toplumumuzun en bulaşıcı virüsüdür: Yalancılık, Yağcılık, Yüzsüzlük

·        Önyargıların yerini öngörülerin aldığı gün dünya daha güzel olacaktır

·        Her devrimci bir ülkü sahibidir

Her ülkü sahibi devrimci değildir.

·        Medyatik doktorlar toplumun sağlığını bozuyor,

Sağlığı bozuk toplum ise medyayı besliyor.

·        Okumayan insan yazamaz, okuduğunu anlamayan insan okur-yazar sayılmaz

·        Maviyi severim gökyüzü ve özgürlüğü çağrıştırdığından, siyahı sevmem kara gömlekli falanjistleri çağrıştırdığından

·        Aldatan aslında aldanandır, aldatılan ise gerçekçi olmaya zorlanandır.

·        Üzüntü doğaldır, çözüm değildir.

·        Mutsuz mu olmak istiyorsun, tamam al o zaman yanına kaygılarını ve korkularını, devam et yaşamaya.

·        Geçmişe dayanarak bugünü öngörene kulak asma, bugüne dayanarak geleceği öngörene kulak ver.

·        Yalan atmaktan daha kötü şey var mıdır ?
 Evet, kendi yalanına inanmak.

·        Kötülük mü yapmak istiyorsun  bana ?  evlenme teklif et,                               
       Kötülük mü yapmak istiyorsun kendine ? evlen benimle.

·        Kırk kez söylenince olur derler, kılı kırk yarmaktan bir kez bile söyleyemedi ki…

·        Kaygıyı heyecana çevirmek, nefreti sevgiye çevirmekten daha zordur.

·        Tecrübe, emek emek kazandıklarınızın hayatınız tarafından azar azar harcanmasıdır

·        Şiiri başka dile çevirirsen fakirleşir
       Romanı başka dile çevirirsen zenginleşir

12 May 2012

Batıl İnançlar ve TIP


Günlük  hayatımız içinde “batıl inanç diyebileceğimiz söz ve davranışlarımızın büyük bir kısmının refleks olarak ortaya çıktığının farkında mısınız ?  Ben böyle şeylere hiç inanmam” diyen bir çok kişinin inanmasa da alışkanlıkla veya  yerleşmiş  bir davranış biçimiyle adeta şartlı refleks olarak  kulak memesini çektiğine veya tahtaya vurduğuna, mırıldanarak da olsa “şeytan kulağına kurşun veya    Allah korusun” dediğine sıkça tanıklık etmekteyiz.  Çokça  kullandığımız bir söz de  aman nazar değmesin” değil midir ?   Merdiven altından geçmenin, makası açık bırakmanın, terliğin ters dönmesinin, gece ıslık çalmanın, 13 rakamını içeren bir koltuk veya odada  oturmanın, nikah gününün iki bayram arası veya Salı gününe denk gelmesinin uğursuzluk getirdiğine inananlar azınlıkta mı ? Aslında bu davranış biçimlerinin hepsinin temelinde yatan gerçekliğin yaşamın olumsuzluklarına karşı korunma içgüdüsü, savunma mekanizması geliştirmek olduğunu ileri sürüyor araştırmacılar, sosyal bilimciler. Bu yazıda tıpta yerleşmiş bazı batıl inançları inceleyeceğim.

Tıpta batıl inançlar çok eski tarihlerden bu yana, değişikliklere uğrasa da özlerini koruyarak günümüze kadar gelmişlerdir  ve gelecek nesillere de devredilecek gibi görünmektedirler. Dinlere, yörelere ve toplumun gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak değişiklikler gösteren bu inançların çok büyük bir kısmı Orta Çağ Avrupa’sı veya daha önceki kadim uygarlıklar olan Mısır, Mezopotamya ve Anadolu Uygarlıkları'ndan köken almaktadır. Hastalıklara karşı çaresiz kalınması, özellikle ağrı ile baş edememe, salgın hastalıklarda her yaştan insanın büyük kırım şeklindeki ölümleri karşısındaki acizlik  batıl inançların tıptaki temelini oluşturmuştur. Bu inançlar sonuçta  hekimler karşısında kilise başta olmak üzere dini kurumları üstün konuma getirmiştir. Aslında halk hekimliğinin (folklorik hekimlik) temelinde dinsel ve büyüsel inançların yattığı ancak geleneklerle değişiklikler geçirdiğini de gözardı etmemeliyiz.

Modern tıpla geleneksel tababet arasındaki en önemli fark şuradadır; modern tıp hastalığı vücutta veya  organlarda  bir aksaklık, düzensizlik olarak görmektedir. Geleneksel tıpta ise hastalık sadece bazı organların iyi çalışmaması değil ferdin çevresiyle olan uyumunun bozulması olarak kabul edilir. Bu sebepten modern tıp hasta organın tedavisine ağırlık verirken, geleneksel tıpta vücudun çevresiyle tekrar uyum sağlayacak tarzda güçlendirilmesi amaçlanır. Tedavide ilaçların yanında “dua"nın,  bir takım "tılsımların” rol almasının hastanın çevresindeki psikolojik atmosferi zenginleştirdiği böylece tedaviye katkıda bulunduğu kabul edilir.

Tıptaki bazı batıl inançlar:

·        Tavşan ayağının “gut hastalığına” iyi geldiğine inanılır. Cepte tavşanın eklemli ayağını taşımanın ise romatizmadan koruduğuna inanılır.

·        Yeni evli çiftin elbisesindeki bir düğüm "kısırlık" işareti kabul edilmektedir.

·       Halk arasında “sıraca” olarak bilinen boyundaki lenf bezlerini tutan tüberkülozun tedavisi için erkeğe dişi, kadına karnı yarılmış erkek köstebeğin  hastalıklı bölgeye sarılması salık verilir.

·        Küçük çocukların vaktinde yürümesi için eklemlerine yumurta akı sürülür.

·        Kehribar sağlık verir, mor yakut (ametist) sahibini sarhoşluktan korur, uyuşturucu etkileri giderir, mercan gebelikte akıntıyı önler ayrıca bebekleri korur, elmas deliliğe iyi gelir, inci ise gözyaşı ve hastalık habercisidir.

·        Cinsel birleşmeye girmeden önce kadın sirkeyle yıkanır, birleşme sonrası sol tarafına yatarsa çocuk kız, karbonatlı su ile yıkanır ve sağ tarafına yatarsa çocuk erkek olur.

·        Hamileliğin ilk aylarında kadının kasıkları ağrırsa kız, beli ağrırsa erkek çocuk , hamilelikte karın büyürse oğlan, kalça büyürse kız çocuk, karın sivriyse oğlan, yanlara doğru dağılmışsa kız çocuk olur.

·        Hepatit B'nin (sarılık) tedavisine yönelik de batıl inançlar söz konusudur. Hastanın jilet ile dil altı, kulak arkası ya da alnı kesilir.

·        Halk arasında, doğan bebeğin göbek bağına ilişkin de inanışlar bulunuyor. Çocuk "evcil" olsun diye göbek bağı dolap ya da sandık içine saklanırken, "akıllı" olması için okul bahçesine, "dindar" olması için de cami bahçesine gömülür.

·        Sarılık kesme: Sarılık hastalığına yakalanan kişinin gözleri sararır. Bu kişi kendini halsiz hisseder. Hastanın alnı hafifçe çizilerek kan akıtılır. Bu kan hastanın gözlerine sürülür. Daha sonra ayet ve dualar okunur. Biri kola diğeri de ayağa olmak üzere iki tane sarı renkte ip bağlanır.  Böylece hastalığın geçeceğine inanılır.

·        "Aydaş hastalığı" bir tür çocuk hastalığıdır. Çocuk oldukça zayıflar. Bu durumda “bir deri bir kemik kaldı” denir. Hasta olan çocuk bir leğen içerisinde köpek kafası üzerinde oturtularak yıkanır. Böylece çocuğun hastalıktan kurtulacağına inanılır.

·        "Temre hastalığı". Bu hastalık vücudun her tarafında bulunabilen bir çeşit cilt hastalığıdır. Tıp dilinde ise "egzama" denilmektedir. Bu hastalık genel olarak şiddetli kaşıntı yapar. Tedavisi için bazı ayetler okunarak kopya kalem ile temrenin etrafı çizilir. Yaranın içine tükürülür. Böylece temrenin iyileşeceğine inanılır.

·        Kurşun Dökme: Kendisine nazar değdiğine inanılan çocuk için bir kabın içerisine su konur. Suyun içerisine de yüzük, iğne gibi bir şeyler atılır. Diğer bir kapta da kurşun eritilir. Üç defa "ihlas sure'si" okunduktan sonra, bir defa ayaklarının üzerinde kap içerisindeki suya bu erimiş kurşun dökülür. Aynı şeklide bu işlem çocuğun bir yüzü hizasında, bir de karnı üzerinde tekrar edilir. Kurşunun döküldüğü su ile çocuğun yüzü yıkanır. Bu su bazen  çocuğa içirilir. Bir de kurşunu eritip kapı eşiğine dökerler. Oradaki kurşunun şekline göre, kurşun döken kişi, nazarı değen kişinin nasıl biri olduğunu söyler. Bu kurşundan küçük bir parça alınıp çocuğun üzerine takılır. Arapça ‘nazar’ kelimesi , ‘bakış’ anlamına gelir.  Türkçe’de de ‘nazar’ kimi insanların bakışlarındaki zararlı güç ve bu nitelikleriyle, bir kişiye, bir hayvana ya da bir nesneye bakmakla, canlı üzerinde hastalık, sakatlık, ölüm, nesne üzerinde kırılma gibi olumsuz etkinin meydana gelmesidir.  Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır. Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını, ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı. Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak'ın bulunduğu topraklarda yaşamış eski Sümerler’den kaynaklandığı sanılıyor. Sümerler’in inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri de kurutabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb. Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.

·        Dua okuyarak siğil tedavisi toplumumuzda yaygın olarak uygulanan ve etkili olduğuna inanılan zararsız bir uygulamadır.

Bir de batıl inançların dışında folklorik tıp uygulamaları vardır ki büyük çoğunluğunun kökeninde dinsel ve büyüsel etkiler fazla değildir. Bunları ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekir.

·        Sülük yapıştırma: Halk arasında sülük adı verilen hayvanın pis kanı emdiğine inanılır. Bundan dolayı insan vücudu özerinde pis kan bulunan yere sülük yapıştırılır. Sülük pis kanı emince kendisini bırakır. Sülüğün temiz kanı emmediğine inanılır. Bunun için ağrıyan yere ve yaralara sülük yapıştırılır

·        Kupa vurmak: Soğuk algınlığı nedeniyle olan ağrılarda bu işlem yapılır. Bu işlem şöyle yapılır, kupa vurulacak yer kolonya ile temizlenir, üzeri hafifçe çizilir. Bardağın içi hafifçe ıslatılarak pamuklar buraya yapıştırılır. Sonra pamuklar yakılarak temizlenen yere hemen kapatılır. Pamuğun yanması sonucu oksijen bitince kupa altında şişkinlik meydana gelir. Bardağın içinde bir baloncuk oluşur. Bu şişme ile çizilen yerden kirli kan çıkıp pamuğa girer. Sonra bardak kaldırır ve kupa vurulan yer tekrar temizlenir. Masaj yapılır ve böylece ağrı dindirilmiş olur.

·        Akrep sokmasında, çörtük (ahlat) yaprağı ezilip, yapıştırılır. Bunun haricinde arpa suyu içine uzuv sokularak tutulur. Arı sokmalarında domates sürülür. Ayak ve kol burkulmalarında katkılı hamur sarılır. Yaralara soğan pişirilerek vurulur. Göz rahatsızlıklarında patates ezilerek göz üzerine vurulur. Çıbanlarda pişmiş soğan kullanılır. Henüz olmamış çıbanların olması için zeytinyağı ile karışık rendelenmiş sabun konulur. Diş ağrılarında rakı ve kolonyalı pamuk kullanılır. Kabızlıkta incir yenilir. İshalde demli çay içilir veya patates yenilir. Şeker hastalığında ısırgan otu ile kekik kullanılır. Ağrıyan uzuvlar için döş denilen kuzuların derileri kullanılır.

·        Kocakarı ilacı, kelime anlamı itibariyle yaşlı kadınlar tarafından bilimsel olmayan yöntemlerle hazırlanan, çağdaş tıbbın kabul etmediği tedavi şekilleridir. Diğer bir ifadeyle, cahil kadınların hurafelere dayalı tedavi tarzlarıdır. Daha genel bir anlamda, çağdışı, mantık ve bilim kalıplarına sığmayan yetkisiz tıp uygulamalarının tümüne kocakarı ilacı denir. Her ne kadar kelime bu ilaçları kadınların yaptığını ifade ediyorsa da bu işi yapan çok sayıda erkek olduğu unutulmamalıdır. Kocakarıların bazı tedavi şekilleri kulaktan kulağa, anneden kıza veya arkadaşa, eşe, dosta yayılarak halk arasında yerleşiyor ve uygulanıyordu ve halen de uygulanmaktadır. Bu ritüele Anadolu'da "el verme" denmektedir.Kocakarıların çoğu reçeteleri bugün de genellikle kadınlar tarafından bilinmekte ve uygulanmaktadır.

·        Haşhaş (papaver somniferum) sütünde morfin, spazm çözücü olarak kullanılan “güzelavratotu” (atropa belladonna)  ve denizüzümü (ephedra sp) bitkisinde yüksek alkaloit,  yüksükotu (digitalis purpurea) yapraklarında kalp kuvvetlendirici glikozitler vardır. Güney Amerika'da yetişen kınakına kabuğu Avrupa'da sıtmanın kökünü kazımıştır. Arap zamkı en az 2000 yıldır hap yapımında yardımcı madde olarak kullanılmaktadır.  Sinameki, sarısabır ve ravent  müshil olarak, dereotu tohumu ise  çocuklarda gaz sancılarını giderici olarak, çavdar mahmuzu doğumu kolaylaştırıcı ve anti-migren etkisinden yaralanmak üzere, ipeka kökü  balgam söktürücü olarak, meyan kökü  öksürük kesici olarak, erkek eğreltiotu  tenya düşürücü olarak,  acı çiğdem  gut ve lösemide  kullanılmaktadır.

·        Kaynatılmış soğan suyu içmek ateşe iyi gelir  (buna bilimsel açıklama getirilmektedir). Keza söğüt kabuğu da ateş düşürücü olarak kullanılır. Aspirinin bulunuşunun bu söğüt kabuğuna dayandığını da hatırlatalım....



11 May 2012

Geç Kalmak


Geç kalma eylemi zihnimizde daima olumsuzlukla birlikte yer almaktadır. Bu olgunun sağlık alanındaki en çarpıcı örneği : “kanserden değil, geç kalmaktan korkun” özdeyişinde kendini gösterir. İnsanın en çekindiği hastalıklardan olan kanseri alt edebilmek için erken davranmanın önemini vurgulamak için geç kalma eylemi kanserden daha tehlikeli olarak nitelendirilmiştir.

Bu yaklaşım sadece bireylerin sağlığı ile sınırlı değildir,   tarih bir toplumun, bir ülkenin hatta bir uygarlığın geç kalarak neler kaybettiğine dair örneklerle doludur. Birkaçını hatırlayalım: insanın yaratıcı ve üretici olması günümüzden yaklaşık 12 bin yıl kadar önce avcı-toplayıcı göçebelik düzeninden çiftçilik-hayvancılık ve birlikte yaşam ile belirginleşen yerleşik düzene geçmesiyle başlar, bu düzen karşılıklı alışverişi, yani ticareti doğurmuş, ticaret ise yazının keşfine yol açmıştır.

Yazı kullanılıp ticaretin gelişmesine, dolayısıyla uygarlıkların yayılmasına neden olmuştur. İşte MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya’da bulunan yazı,  bin  yıldan fazla bir gecikmeyle yaklaşık MÖ 1800’lerde Anadolu’da kullanılmaya başlanmıştır. Bu gecikme, yani Anadolu uygarlıklarının yazıyı kullanmada geç kalması, Neolitik Çağ’da dünyanın en parlak uygarlıklarına sahip olan Anadolu’nun, yazıyı daha önce kullanan ve ticaretlerini geliştiren Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının gerisinde kalmasına neden olmuştur.

Gutenberg, 1450’lerde Avrupa’da matbaayı kullanıma sokarak kitabın, yani bilginin insanlara daha kolay ve ucuz ulaşmasını sağlarken, yaklaşık 300 yıl gecikme ile İstanbul’da İbrahim Müteferrika’ya ilk matbaayı kurma izni verilmiştir. Bu geç kalma, Osmanlı gibi büyük bir imparatorluğu batı karşısında bilim, sanat ve diğer alanlarda en az  300 yıl geriye düşürmüştür.

Sağlık alanından bir örnekle konuyu toparlayalım. Eter anestezisi ilk kez 1840'da Amerika’da,  kloroform anestezisi ise 1842'de Avrupa’da kullanılmıştır. Anestezi, Antisepsi ve Antibiyotik yani 3A modern cerrahi devrinin temelini oluşturmuştur. Bizde ise anestezinin kullanımı 1920’ lerde Cemil Topuzlu Paşa tarafından yaklaşık 80 yıllık bir gecikmeyle uygulanmıştır.  Toplumun her kesiminde, her alanında gecikmeler yaşanmaktadır.  Sağlık alanında da ülke gerçeklerine ve dünya normlarına uygun bir sağlık modeli veya politikası geliştirme konusunda korkarım geç kaldık veya geç kalmak üzereyiz.

Yüzü çağdaşlığa dönük, bilimsel doğruları rehber alan, çözümü radikal veya tutucu çizgide hazırlanan reçetelerde aramayan, mücadele ederken müzakere etmesini bilen, sağlık için sağlıklı düşünen insanlar ! Sizlere sesleniyorum. Sorunlardan, onların karışıklığından ve büyüklüklerinden korkmayın, farklı düşüncelerde de olsanız bir araya gelmekten korkmayın, geç kalmaktan korkun.