Sayfalar

14 Kas 2011

KORKU

      


Korku sahip olunan bir şeyin (hayat, para, ünvan, iş, eş, dost, sevgili, yaşam biçimi) kaybedilme olasılığının yarattığı his veya sahip olunmaya çalışılan bu şeylerin elde edilemeyeceği duygusunun yarattığı daraltıcı, bunaltıcı, sıkıcı negatif bir enerjidir .
Korku hayatımıza daha çok erken yaşlarda öcü olarak giren ve giderek artan engellenemez olumsuz bir duygudur. Yapılmaması istenilen ne ise, onun yapılmaması gerektiği anlatılmaz doğrudan korku verilerek yapılması engellenmeye çalışır. Ya ceza korkusu ya da kötü bir şeyin başımıza geleceği korkusu içimize salınmıştır. Ana-baba korkusu, öğretmen korkusu, dayak korkusu, terk edilme ve yalnızlık korkusu, karanlık korkusu, gelecek korkusu, hastalık ve ölüm korkusu… “Çok güldük başımıza bir iş gelecek” sözünü sıklıkla duyarız ve kullanırız, gülmenin bile cezalandırılacağı bir 
dünyada yaşıyoruz.

Hayatımızı korkularımız  yönetiyor  adeta.  Nelerden, kimlerden  korkmadık ki bu güne kadar?  Öğretmenlerimizden, aile büyüklerimizden, patronumuzdan, başhekimimizden, şefimizden, dekanımızdan, bakanımızdan, başbakanımızdan... Bir de bazı sözleri söylemekten; seni seviyorum demekten, benimle evlenir misin demekten, maaşıma zam istiyorum demekten, adalet istiyorum, eşitlik istiyorum, barış hemen şimdi  demekten, çalışma koşullarımız düzelsin demekten… Her çeşit otoriteden polisten, savcıdan,  mahkemelerden, medyadan  ve ne yazık ki geleceğimizden korkar olduk.  

Korku, örtmeğe en yakın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur” diye tanımlar Bilge Karasu korkuyu.  Kaybetme ihtimalinin olduğu yerde  korku vardır. Korku,  ya”dır ; ya giderse, ya ölürse, ya kaybedersem, ya duyarlarsa, ya başaramazsam,  ya beni sevmezse, ya işten atılırsam, ya iş bulamazsam…. Bu ya'lardan sonra çıkıp gelip te  içimizi acıtacak, titretecek, üzecek 
duygudur korku. Kişiye hata yapmayayım derken hata yaptırtan, hayatı zorlaştıran, düşünen insanın başının belası, gereksiz ama bir gerçek olan, yani mantıkla örtülemeyen ve akılla geçiştirilemeyen kaygının ötesi bir duygudur korku.

İnsanlarda günümüzde korku kültürü egemendir, bu nedenle ne "gerçeğe koşulsuz saygı” vardır ne de "insan” önemsenmektedir. Herkes endişeli, kaygı içinde ve mutsuzdur. Korku içindeyiz. Sürekli bir 
şeylerden korkuyoruz. Yarın gözümüzü ekonomik krizde açıp işsiz kalmaktan, bir anda özgürlüğümüze son verileceğinden, çocuklarımızın okul taksitlerini ödeyemeyeceğimizden, yaşam biçimimizin  değiştirilmesinden… Terörün karanlık uçurumundan... Devletin sevgisizlik ve şiddet gösterilerinden... Çocuklarımıza karanlık bir dünya bırakmaktan korkuyoruz. Bu ortamda  temel değer güçtür ve güç ise  paradır. Güçlü olan haklıdır, çünkü hukuk güçten yanadır. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o her kapıyı açar. Paranın dışında bir güç daha var ki.... Yıllar oldu onu unutalı, unutturalı. SEVMEK. Korkunun düşmanıdır sevmek. Herşey bir insanı sevmekle başlar denir ya... 

Shakespeare’in dizelerine bir bakalım.

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için...

İnsanlar düşünmekten korkuyor, sahipsiz kalmaktan korktukları için… Ama herkes biliyor "korkunun ecele faydası yok" ki.....

                                                              

12 Kas 2011

HAYATA DAİR "İki Kitap" (“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ve “ Küçük Prens” )













Her yıl olmazsa dahi iki yılda bir okumaya çalıştığım iki kitap vardır, boyut itibariyle küçük ancak içerik itibariyle kocaman kitaplardır bunlar,  “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”   ve “ Küçük Prens” romanı.
   
Bilindiği  gibi  BM Genel Kurulu’nun  10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği ve ülkemizde de Bakanlar Kurulu kararıyla 27 Mayıs 1949’da Resmi Gazete'de yayınlanan  ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,  insanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder” cümlesiyle başlayan ve  30 madde içeren ,ilk maddesinde bütün insanların özgür ve eşit haklara sahip olduğunu vurgulayan öğreti kitabıdır. Maddeler halinde belirlenen haklar arasında, yaşama, özgürlük ve kişi güvenliği gibi haklarla birlikte, keyfi tutuklama, hapis ve sürgünden korunma, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde adil ve kamuya açık olarak yargılanma hakkı ile düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri, sosyal güvenlik, çalışma, eğitim, toplumun kültürel yaşamına katılma haklarıyla bilimsel ilerlemenin ürünlerinden yararlanma hakları yer alır.
  
İkinci kitap ise Antoine de Saint Exuperynin bir kısa romanı. Maalesef tüm kitapçılarda çocuk kitapları içinde yer alan ancak gerçekten büyükler için yazılmış olduğuna inandığım müthiş bir roman, belki de felsefe kitabı. Öyle bir kitap ki, hayat anlamsız gelip sorgulanmaya  başlanınca okunması gereken, kaybedilen değerlerin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak için okunması gereken bir  baş ucu kitabı. Kuran, İncil gibi kutsal kitaplar dışında dünyada Marx’ın Kapital’inden sonra en çok satılan kitaptır  “Küçük Prens”. Pilot olan yazar Exupery, kitap yazıldıktan birkaç yıl sonra, aynı kitaptaki gibi uçağıyla Sahra Çölü’ne gider ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Uçağın enkazı 60 yıl sonra bulunmuştur.
Öylesine bir kitaptır ki bu; okuyanın yüreğinde inceden bir sızı, gözünde yaş belirtir, okuduktan sonra günlerce, haftalarca aklından çıkmaz  ve okuyan defalarca okuma hevesi duyar, kitabı okuyan  kişinin vicdanı aktif hale geçer. Çocuk için fantastik yönü olan kitap,  yetişkinlere felsefi yönüyle seslenir. Bu nedenle hem çocuğa hem de yetişkine aittir. 
Exupery, kitabında, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı korku, umutsuzluk ve yıkımların getirdiği duygulardan da yola çıkarak, evrensel değerlerin çöküşünü hüzün ve melankoli yüklü bir biçimde yansıtır.  Savaşın yarattığı yıkımdan çok etkilenen yazar bir hayat felsefesini anlatan  kitabında II. Dünya  Savaşı'nı  sembolize etmiştir. Örneğin; yıldızları sayan şapkalı adamın, savaş sonrası pek çok ülkeyi etkisi altına alan ABD'yi simgelediği, minik gezegeni yok eden üç baobap ağacının ise, savaşı başlatan Almanya ile sonradan ona katılan Japonya ve İtalya'yı simgelediği vurgulanmaktadır.
Kitap,  Küçük Prens’in gezegenler arası yolcuğu üzerine kurgulanmıştır. Gezegenler, yitirilen değerlerin ve bu değerleri yitirmeye yol açan kötü duygu ve alışkanlıkların, tutku ya da saplantıların sembolik yansımalarıdır. Örneğin, Kralın gezegeni otorite kurma ve koşulsuz buyruğa uyma tutkusunu, sanatçının gezegeni kendini beğenmişliği , sarhoşun gezegeni umutsuzluğu, işadamının yaşadığı gezegen ise amaçsız sahip olma tutkusunu ve açgözlülüğü,  fenercinin gezegeni sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu ve teslimiyetçiliği, coğrafyacının yaşadığı gezegen bilim anlayışındaki eksiklik ve çarpıklığı sembolize eder. Son gezegen ise dünyadır ve dünya insanların kendi değerlerinden daha çok, giysileriyle anlam ve değer kazandıkları, şekil ve görünüşün öz ve  içerikten  daha fazla önemli olduğunu yansıtan bir yer görünümündedir.

Romanın  ana mesajı sevgi ve bu sevgiyi vermek için gerekli olan emek üzerinedir ve bu mesajdaki ana unsur Küçük Prens’in kendi gezegenindeki “gül”üdür. ....."unutma", dedi tilki, "gülün için harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan",  "gülüm için harcadığım zaman..."  dedi küçük  prens, hatırlamak için...  “senin yaşadığın yerdeki insanlar, bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ve yine de aradıklarını bulamıyorlar, aslında aradıkları şeyi tek bir gülde, ya da bir avuç suda bulabilirlerdi, insan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, gözler bir şeyin özünü göremez”.
Kitapta Küçük Prens’in yaşadığı B 612 asteroidini bir Türk astronom görebilmiştir. Bu astronom, 1909 yılında yapılan kongreye katılmış ve buluşunu açıklamış, ancak fesli kıyafetine bakıp kimse söylediklerine inanmamış. Daha sonra B 612 asteroidinin ününü korumak için bir Türk diktatörü halkına Avrupalı gibi giyinmeyi emretmiş. Emre uymayanlara ölüm cezası verilecekmiş. Bu nedenle Türk astronom şık bir giysiyle 1920’deki kongreye katılmış ve bildirisi kabul edilmiş. Bu tanımdaki diktatörün Atatürk olduğu tezi uzun süre kabul gördüğünden yakın zamana kadar okullarımıza bu eserin girmesi yasaklanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1001 Temel Eser dizisinden çıkarılmıştı.

Ancak bu eleştirinin temelsiz olduğu ortadadır, çünkü  Exupery Atatürk’ü eleştirmeyi hedefleseydi, Türkiye’de kıyafet devriminin 1924 de yapıldığı gerçeğine rağmen astronomu 1920 yılında bu konferansa katmazdı, biliyoruz ki, 1920’de değil kıyafet devrimi, adı bile yoktu, bu tarihlerde Atatürk Kurtuluş savaşı veriyordu. Böyle bir örneğin Doğu’dan, Türk’lerden  verilmiş olması Batılı çocuklar ve okuyucular için çarpıcı, hatta fantastik bir izlenim yaratabilmek içindir. Ayrıca resmi kurumlarda ilk kıyafet devrimini yapan da Padişah II. Mahmut’tur, neden diktatör olarak bu padişah değil de Atatürk akla getiriliyor, anlamak zor.

Ayrıca Exupery, bu bölümde, özünde Batı’ya dönük ciddi bir eleştiri getirmektedir. Kitabın bütünsel bir yorumundan  hareket edersek, içerikten çok biçime değer veren bir anlayış eleştirisi ön plandadır. Astronomun buluşundaki bilimsellikten daha çok, onun giysilerine önem verilmesi ve sunumunun görmezden gelinmesi bu biçimselliğe verilen değerin bir eleştirisi değil midir ?
***********
“geceleri yıldızlara bakarsın, benimki o kadar küçük ki sana onu gösteremiyorum, böylesi daha iyi, senin için benim gezegenim, yıldızlar içinde bir yıldız olacak, o zaman bütün yıldızları seveceksin, hepsi arkadaşın olacak, sen, geceleri gökyüzüne baktığında, ben o yıldızlardan birinde oturduğuma göre, onlardan birinde güldüğüme göre, işte sanki bütün yıldızlar senin için gülüyor olacak,  ve içindeki acı, bir gün yatışınca -ki her acı bir gün diner- beni tanımış olduğuna memnun olacaksın, benimle birlikte gülmek isteyeceksin, ve arada bir zevk olsun diye pencereni açacaksın”
***********
  Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir !” dedi. "Elbette dedi küçük prens. Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.” Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni".


*********
Yıllardır okuduğum ve her seferinde farklı bir tat aldığım  bu küçük dev kitabı lütfen okumadıysanız hemen alın okuyun, okuduysanız bir kez daha okuyun ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini de  ihmal etmeyiniz… 
Herkes gülünden sorumludur !!!
 

5 Kas 2011

Atatürk'e Ait Olmayan Ünlü Söz

                                                   
  
Sıklıkla karşılaştığımız bir söz vardır hastane duvarlarında, sağlık kurumları yayınlarında veya ders kitaplarında “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz”.  Bu sözü anlamlı kılan sözün içeriğinden çok  sözün sahibidir. Mustafa Kemal Atatürk. Bu söz ne zaman söylenmiştir, nerede söylenmiştir, yazılı kaydı veya sözlü tanığı var mıdır ? ….Bilen yok.
Özlü sözler her zaman doğru mudur, araştırılmaz, hemen kabul edilir. Atatürk’e mal edilen bu sözün de eldeki belge ve anlatımlar doğrultusunda söylenmemiş olanı söylettirme olarak kurgulanan  bir örnek olduğu kanısındayım. Atatürk’ün yaşamı detaylı incelendiğinde yabancı doktorlar tarafından muayene ve tedavi edildiğini görürüz. Özellikle ölümünden öceki bir yıl içinde Fransız, Alman, Avusturya’lı hekimleri hastalığının tanı ve tedavisinde sıklıkla görmekteyiz. Prof Dr Noel Fissinger Paris Tıp Fakültesinden üç kez Türkiye’ye getirilmiş, 1933 Üniversite Reformu ile ülkemizde bulunan Alman Ord Prof Dr Erich Frank, Berlin Tıp Fakültesi’nden Prof Dr Güstav von Bergmann, Viyana Tıp Fakültesi’nden Prof Dr Hans Eppinger, son hastalığında Atatürk’ü muayene etmişler, önerilerini sunmuşlardır.
Daha eskilere gidecek olursak, Atatürk’ün 1918 sonlarında Yıldırım Orduları Kumandani iken, gençliğinde geçirdiği pyelonefrit denilen böbrek iltihabına bağlı şiddetli ağrıları için Karlsbad kaplıcalarına gittiğini, kaplıca tedavisi gördüğünü kayıtlardan öğrenmekteyiz. Aynı şekilde 1927 yılında  Mayıs sonlarına doğru geçirdiği şiddetli göğüs ağrısı (angine de poitre) için  Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam tarafından Berlin Tıp fakültesi’nden Prof Dr Friedrich Kraus ile Münih Tıp Fakültesi’nden Prof Dr Ernest von Romberg getirtilmiş, Atatürk bu yabancı hekimler tarafından  konsülte edilmiştir. 1937’de hastalığın başlangıçlarında ortaya çıkan burun kanamaları için o sırada Ankara Numune Hastanesi Kulak-Burun Kliniği Şefi Olan Prof Dr  Meyer’e muayene olmuştur. Aynı sene özellikle ayaklarında olmak üzere vücudunda, hastalığına bağlı kaşıntılar için yine Ankara Numune Hastanesi’nden cildiye uzmanı Prof Dr Marcchionini tarafından tedavi edilmiştir. Ayrıca Prof Dr Fissinger  8 Haziran 1938’de Türkiye’ye ikinci kez getirtildiğinde Atatürk, ilk önce rahatsız olduğunu duyduğu İsmet İnönü’yü muayene etmesini istemiş, bunun üzerine önce Ankara’ya giden Dr Fissinger İnönü’yü muayene ettkten sonra İstanbul’a dönerek Atatürk’ü muayene etmiştir. Ayrıca Atatürk’ün en yakınında bulunan etkili isimlerin, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Özel Kalem Müdürü Vedit Uzgören, Başyaver Celal Önen ve Ali Kılıç’ın  Atatürk’e gereli bakım yapılmadığı endişesini taşımakta olduklarını ve bu nedenle  yabancı doktor getirtme istekleri olduklarını biliyoruz.
Atatürk, yabancı  hekimlere güvensizlik duyan bir insan olsaydı, yukarıda adı geçen hekimleri bu kadar rahat kabullenir miydi ? Peki o zaman bu söz nereden çıktı ?  Kanımca Atatürk’ün söylemediği bu söz onun ölümünden yıllar sonra, hekimlerimizde  motivasyon sağlama ile işgüzarlık yapma arasında değişen bir yelpazede,  dönemin bürokrat veya politikacıları tarafından söylettirildi, üretildi. Amaç belki Türk hekimlerini onore etme, yüceltmeydi,  belki de milli duyguların bir söylemiydi. Hangi amaçla üretilmiş olursa olsun, neden bu kadar benimsendi, o da ayrı bir konu. Atatürk’ün sağlık ve tıbba ilişkin fazlaca bir sözü olmadığı için kabullenilmiş olabilir veya günlük yaşama ait uygulanabilirliği kolay bir söz olduğu için de benimsenmiş olabilir.
Gerçi Atatürk’ün bu sözünü destekleyecek mahiyette bazı  davranışlarına  belgelerde rastlamaktayız. Örneğin;  1938 Şubat sonlarında uzun süren burun kanaması nedeniyle Atatürk’ün Çankaya’daki Balkan İttifakı Hariciye Nazırları yemeğine çok geç katılması üzerine, zamanın Sağlık Bakanlığı müsteşarı Dr.Asım Arar’ın uyarısı ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Başbakan Celal Bayar tarafından yabancı uzmanların çağrılması önerisine katılmamış, kendi doktorlarının konsültasyonunu yeterli bulmuştur.  Ataürk, Afet İnan’a 14 Haziran 1938’de gönderdiği mektupta  ise şöyle demektedir: “vaziyetim şudur: bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış,ilerlemiştir....hükümet reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti....”  Atatürk’ün sürekli hekimlerinden M.Kamil Berk anılarında “ ...Prof Eppinger ve Prof Bergman’ın ortak muayenelerinden sonra Atatürk işaretle önce Dr Samuel Abravaya’yı (Marmaralı), sonra odadaki diğer Türk hekimleri çağırarak kendisini muayene ettirmiş, böylece yabancı meslekdaşların yanında onları yüceltmiştir” diye yazmaktadır.
Bu konuda çalışma yapan anestezinin duayenlerinden Prof. Dr. Cemalettin Öner’in  “Atatürk'ün Beni Türk hekimlerine emanet ediniz  şeklinde bir istek ve direktifi bulunamamıştır. Mesleğimize onun ağzından saygınlık kazandırmak istenmiştir” şeklinde görüşüne katılmaktayız. Cemalettin Öner Hocamız daha da geniş bir değerlendirme ile konuya açıklık getirmektedir:
Hastalığın başlangıç döneminde Türk ve yabancı hekimler kaşıntı ve kanamaları semptomatik olarak tedavi ederlerken, nedenini de araştırmış ve bir sonuç çıkarmışlar mıdır?  Buna ait bir belge bulunamamıştır. Hastalığın ilk tanısı Atatürk'ün vefatından sonra yapılan yayınlara göre 1938 yılı ocak ayı sonlarında Yalova'da Dr. Nihat Reşat Belger tarafından 'karaciğer rahatsızlığı' olarak konulmuş ve bizzat Atatürk'e izah edilmiştir. Bu tanının daha önce Prof. Neşet Ömer İrdelp gibi yetenekli bir hoca tarafından düşünülmemesini kabul etmek zordur. Gerek Türk ve gerekse yabancı hekimlerin almak istedikleri tıbbi önlemler, hastalığın ilk dönemlerinde yeterince uygulanamamıştır.”
Atatürk’ün askerlik, siyaset, ekonomi ve toplum, spor, bilim vb konulardakidaki sözleri tarihi kişiliğine yansıtmak amacıyla vurgulanabilir, referans gösterilebilir. Fakat onun genelde ilgisini çekmemiş konularda bile ona dayandırılan bir söz ve düşünceyi  doğruymuş gibi  her yerde kullanmak samimiyetsiz, doğru bir iş değildir.
Sonuçta Atatürk’e  ait olduğu kabul edilen Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz” sözü bir yakıştırma sözdür, hekimlerimizi  yüceltme amacını taşıyan üretilmiş bir sözdür, buna karşın hastanelerimizin duvarlarını Mustafa Kemal Atatürk imzasıyla süslemeye halen devam etmektedir. Bunun yerine  onun “ HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR” sözü konulmalıdır. (mürşit: doğru yolu gösteren, kılavuz). Atatürk’ü anlamanın ilk adımı onun sözlerine, eserlerine, hedeflerine gerçekçi ve doğru olarak sahip çıkmaktır.



4 Kas 2011

Hekim Ölüm Cezasına Evet Der mi ?

 
Geçmişe dair yaşadıklarımızı dostlarla paylaşmak istediğimizde anılarımız bir bir canlanıyor gözümüzde.  Anı denilince de aklıma hemen Melih Cevdet Anday'ın elektrikli sandalyede yaşama veda eden onurlu Rosenberg çiftinin anısına yazdığı Anı adlı şiir geliyor.


Bir çift güvercin havalansa
Yanık  yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışır vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma





1950'li yıllarda Amerika'da karı-koca Julius ve Ethel Rosenberg, arkalarına soğuk savaş rüzgârını alan bir grup komünist avcısının Senatör Mc Carthy'nin liderliğinde başlattığı kampanya sonucu "Rus casusu" olmakla suçlanmış ve düzmece bir yargılama sonucu ölüm cezasına çarptırılmışlardı.

Bu karar tüm dünyada tepkiler doğurmuş, sokaklara dökülen milyonlarca insan bu haksız kararı protesto etmişti. Bunun üzerine Amerikan Hükümeti siyasetleri gereği Rosenberg'lerle pazarlığa oturmakta gecikmedi.

Önce Ethel'in yaşamının bağışlanması, daha sonra da her ikisinin affedilerek evlerine, 6 ve 10 yaşındaki çocuklarına kavuşmalarının sağlanması karşılığında Washington'a bir telefon açıp özür dileyip af talep etmeleri teklif edilmiş, ancak Rosenberg'ler "ya suçsuzluğumuza inanan milyonlarca insan ne olacak?" diyerek bu teklifi reddetmişlerdi. 58 yıl önce Haziran 1953 de elektrikli sandalyede idam edilmişti onurlu çift.

Ölüm cezası bir hekim için karşılaşacağı en can sıkıcı, ama vereceği sınav açısından da en zor çetin konulardan biridir.  Mesleğin felsefesi ve Hipokrat'tan bu yana titizlikle korunan ve  güncellenen,  zenginleştirilen etik değerler, her hekim için en azından vicdanen bağlayıcıdır. Bu değerler, insanı hastalıklardan korumak ve iyileştirmek, onu yaşatmak görevini üstlenen hekimin, (çoğunlukla politik nedenlerle) sağlam bir insanın öldürülmesine, bırakın destek olmayı,  tanıklık etmesine bile izin vermeyecek kadar açıktır.

Ne var ki yakın tarihimizde ölüm cezalarına meclisteki oylamalarda ellerini kaldırarak veya idamlara tanıklık ederek destek veren hekim sayısı az değil. Belleği zayıf bir toplumuz,  o nedenle tarihe kayıt düşmek için bazı isimleri anımsamakta yarar var.


12 Mart 1971 darbesinden sonra siyasi nitelikli 3 idam kararı infaz edildi.Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan. Üç fidan. Can Yücel'in  o güzel şiiri  MARE NOSTRUM ‘un  (Bizim Deniz)
  
   En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
   O, onun en güzel yüz metresini koştu
   En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
   En hızlısıydı hepimizin,
   En önce göğüsledi ipi...
   Acıyorsam sana anam avradım olsun,
   Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun! 


dizelerinde "Bizim Deniz" olarak dile gelen Deniz Gezmiş ile iki can yoldaşının ölüm cezaları TBMM'ye onay için geldiğinde 2 Mayıs 1972 tarihinde mecliste yapılan tartışmalarda Meclis ve Senatoda yer alan aşağıda ismi yazılı hekimler ölüm cezasının kabulü yönünde oy kullandılar:

Dr. Kemal Satır (Adana), Dr. Oğuz Aygün (Ankara), Dr. Süleyman Çiloğlu (Antalya), Dr. Ali İhsan Kırımlı (Balıkesir), Dr. M.Nurettin Sandıkçıoğlu (Balıkesir), Dr. Alaaddin Yılmaztürk (Bolu), Dr. Yakup Çağlayan (Çorum), Dr. Nazif Yıldırım (Diyarbakır), Dr. Şemsettin Dönmez (Eskişehir), Dr. Edip Somuncuğlu (Erzurum), Dr. M.Lütfi Söylemez (Gaziantep), Dr. Ekrem Saatçi (Gümüşhane), Dr. Ali İhsan Balım (Isparta), Dr. Mustafa Gülcigil (Isparta), Dr. Talip Özdolay (İçel), Dr. Sadettin Bilgiç (İstanbul), Dr. Mehmet Yardımcı (İstanbul), Dr. Haluk Berkol (İstanbul), Dr. Rifat Öztürkçine (İstanbul), Dr. Mustafa Bozoklar (İzmir), Dr. Mümin Kırlı (İzmir), Dr. Vedat Ali Özkan (Kayseri), Dr. Baha Müderrisoğlu (Konya), Dr. Vefa Tanır (Konya), Dr. Kamil Şahinoğlu (Manisa), Dr. Abdülkerim Saraçoğlu (Mardin), Dr. İ.Şevki Atasagun (Nevşehir) Dr. Nuri Bayar (Sakarya), Dr. Nazım İnebeyli (Sinop), Dr. Cevat Küçük (Trabzon),  Dr. Reşat Zaloğlu (Trabzon), Dr. Mehmet Ali Göklü (Urfa), Dr. İ.Etem Karakapıcı (Urfa),  Dr.Tarık Remzi Baltan (Zonguldak).

12 Eylül askeri darbesinde sahnede Danışma Meclisi vardı. Çoğunluğu siyasi 38 idam kararı veren, askeri cuntadaki beş general tarafından beğenilerek seçilen çok sayıda hekimin bulunduğu meclis.

Burada açık oylama ile ölüm cezalarını onaylayanlar hakkında da bilgi sahibiyiz. Kapalı oylamalarda kimin nasıl oy kullandığını bilemiyoruz, ancak 4 Mart 1982'de yapılan oylamada (İ.E.Coşkun,  N.Vardar hakkında) Dr. Hamdi Açan, Dr. Halil Aydın Akaydın, Dr. Mehmet Akdemir, Dr. Zeki Çakmakçı, Dr. Utkan Kocatürk, Dr. Cavidan Tercan, Dr. Tandoğan Tokgöz ölüm cezalarına kabul oyu kullanmışlar, yine 3 Mayıs 1982'de yapılan açık oylamada ise (Ö.Yazgan, M.Kambur, R.Yukarıgöz, E.Yazgan hakkında) Dr. Türe Tunçbay çekimser kalırken, Dr. Hamdi Açan, Dr. Mehmet Akdemir, Dr. Zeki Çakmakçı, Dr. Utkan Kocatürk, Dr. Cavidan Tercan, Dr. Tandoğan Tokgöz, Dr. M.Rahmi Karahasanoğlu, Dr. Abdurrahman Yılmaz kabul oyu vermişler.

Artık ülkemizde ölüm cezası kalktı, ABD'de ise tüm hızıyla, hatta reşit olmayanları da kapsayacak biçimde devam etmekte.  ABD'deki meslekdaşlarımızın da bu utançtan biran önce kurtulmalarını diliyorum.

30 Eki 2011

40 sayısı ve Karantina

  
Karantina, bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan tedbirsel faaliyetlerin tümünü ifade eder, sağlık için yapılan bir nevi zorunlu tecrit, izolasyondur.
Veba, Ortaçağ toplumunda yaşamı alt üst etmiştir. Üç büyük salgın geçiren dünyada (Kara Avrupası-İngiltere-Çin) milyonlarca kişi ölmüştür. Boccacio, Decameron adlı eserinde “kara bela” (black plague) vebayı tanımlarken    bu felaket kadınları kocalarından ayırdı, kardeşleri birbirini terketmeye zorladı, anne ve babaları kendi çocuklarını tanımamaya zorladı” demektedir. Bu salgınlar sırasında hastalığın Doğu Akdeniz’den gelen gemilerde sıkça görülmesi üzerine, 1348’de Venedik yönetimi, önlem olarak hastalık taşıyan gemileri, insanları ve malları bir adada tutmak için “üçler komitesi” kurmuş , bu kurulun kurallarına uymayanlara ölüm cezası verilmiştir. Kurulun kurallarından en önemlisi gemilerin quaranti giorni  (40  gün) boyunca adada alıkonulmasıdır,  ayrıca yünlülerin güneşe serilip havalandırılması, hayvanların sirkeyle yıkanmasıda kurallar arasında yer almıştır. Böylece veba başta olmak üzere salgın hastalıklardan ölümü azaltmak mümkün olmuştur. İşte bu kırk günlük adada zorunlu alıkoyma kuralı, kısa sürede Avrupa denizciliğinde bir gelenek halini almış ve İtalyanca 40 anlamına gelen quarantina’dan türetilen  ve Türkçe’de  karantina” olarak kullanılan, eylemin tanımına uygun olarak isimlendirme yapılmıştır.
Tıp, tarih ve mitoloji” kitabında K.Özden, kırk sayısının yüzyıllar boyu belli bir inancı dile getirdiğini belirtir. Kırk sayısının eski çağlardan beri sırlar taşıdığına, uğurlu olduğuna inanılır. Karantinada kırk günün seçilmesi  rastlantı mı ?  yoksa bir büyü veya koruyucu etkisi düşünülerek bilinçli bir seçim mi ?  O günden bu güne kırk rakamının  bilimsel olarak özel bir öneme sahip olmadığı düşünülürse büyü ve koruyucu etkisi daha akla yatkın gelmektedir.
Hz İsa’nın çölde, Hz Musa’nın dağda inzivaya çekildikleri süre 40 gündür, insanların günahlarından arınma süreleri çoğu toplumlarda farklı dinlerde de olsa 40 gündür. Nuh tufanına neden olan şiddetli  yağmurlar 40 gün sürmüştür. Eski Ahid’de Hz Süleyman ve Hz Davut dahil İsrail Kralları 40’ar yıl hüküm sürmüşlerdir. Hz Muhammed 40 yaşında peygamber olmuştur. Hristiyanlık inancına göre Paskalya döneminde  40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek kaydı ile tutulan oruç “Büyük Perhiz” olarak bilinir. Benzeri dinsel örnekler çoğaltılabilir.
Ülker takımyıldızının 40 gün gözden kaybolması, Babilliler’den beri bilinmektedir.
Lohusalık denilen çocuğun doğumundan sonra annenin geçirdiği özel dönem 40 gündür.
Oğuz Kağan 40 günde büyümüş, destana göre büyüdüğünde verdiği ziyafette 40 masa-40 sıra yer alır ve ziyafet 40 gün-40 gece sürer.
Kırgızlar’ın Manas Destanı’nda 40 evden 40 çocuk alınır ,40 yiğit arkadaş olurlar. Kazak hükümdarı Sağın Han, bir sabah 40 cariyesi ile nehrin kenarına iner, bu cariyeler nehrin güzelliğine hayran kalıp parmaklarını suya daldırırlar, bunlardan 40 kız çocuk doğar, bu yeni nesle “kırk kızlar” denir ve bu söz” kırgızlar”a dönüşür.
Oğuz Türkleri'nin en bilinen epik destanlarından olan Dede Korkut hikayelerinde Boğaç Han’ın yarası  40 günde iyileşir. Deli Dumrul köprüden geçenden de, geçmeyenden de 40 akçe alır
Binbir gece masalları içinde yer alan öykülerden birisi de  Ali Baba ve 40 haramilerdir.
İslamiyet’te zekat,  malın 40’da biridir, ölen için 40. gün mevlit okunur, ”kırkaşı” denilen yemek verilir,  Alevi-Bektaşi inancında 40’lar meclisi vardır, tasavvufta 40 veli önemli rol oynar, bu velilere manevi bağ oluşturmak için “kırklara karıştı” denir. Hadis tarihinde “kırk hadis”lerin yeri  ve önemi çok büyüktür
Ömür boyunca çok nadir gerçekleşen bir olay için “kırk yılda bir” denir. Zor bir işin üstesinden gelmek için “kırk fırın ekmek yemek” gerektiği söylenir.
Kılı kırk yarmak, kırk tarakta bezi olmak, kırk dereden su getirmek, kırk takla atmak , kırk katır-kırk satır ikileminde kalmak, kırk gün-kırk gece eğlence yapmak,  bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olmak,  kırk yamalı bohça, kırk kapıda mandal olmak, bir kahvenin kırk yıl hatırı olması vb....
Görüldüğü gibi 40 sayısı, karantina için rastlantısal olarak belirlenen bir sayıdan çok daha fazlasını içermektedir. Dini, kutsal, tasavvufi  anlamlarından başka, astronomi, edebiyat, folklor ve  tarih ile yakından ilgilidir, ayrıca  geniş bir coğrafyaya yayılan kültürler içinde  yer alan geleneklerde yaygın olarak kırk sayısına rastlamaktayız.
Karantina ve kırk sayısının ilişkisini değerlendirdik, yorumlama sizlerin.



27 Eki 2011

HÂKİM ve HEKİM

 
Hekim... tabip.... doktor... Hekim, tıpkı hakîm gibi,  “hikmet'ten” geliyor, tabip de tıb'dan. Doktor akademik bir unvan, doğrusu “tıp doktoru” olmalı. Doktor latince öğretmen demektir.  Tıp doktoru olmak için 6 veya 7 yıllık bir tıp fakültesinde  tıp eğitimi almak yeterli.  Ama hekim olmak için yeterli mi ? Tıp tarihinde doktor'un geçmişi de yok geleneği de. Evet, doktorun, tıp doktorluğunun antik uygarlıklarda  adı bile yok. Hekimin  var.  Hâkim ise 4-5 yıllık hukuk eğitimi veya idari yargıda benzer eğitimleri alan kişilerin uyguladıkları meslektir. Geleneği  ve geçmişi, kadim uygarlıklarda yeri ve ağırlığı vardır.
Hekim ve hâkim,  mesleğini uygularken vicdani ve mesleki bilimsel kanaatine göre hareket eder. Hekimin ve hâkimin temel prensibi “kişiye önce zarar vermemek”,  sonra  da  en iyi faydayı sağlamaktır”. Bu ortak noktalardır hakîm ve hekimi aynı potada değerlendiren.
 Bilindiği gibi, bilgeliği (hikmeti) seven, bilgelikle (hikmetle) uğraşanlara, yani filozoflara hakîm denirdi.  Arapça kökenli  hâkim” günümüzde mahkemelerde  davaları  karara bağlayan, adalet dağıtan kişi yani yargıçtır. Hakîm (filozof) aynı zamanda hekim olmak zorundaydı. Hipokrat, Galen, Ebubekir el-Razî,  İbn-i Sina sadece 'hakîm' değil, aynı zamanda birer 'hekîm'diler. Bedenin bilgisine sahip olmadıkça ruhun bilgisine sahip olunamayacağına inanmışlardı. Bu nedenle iki bilim alanı felsefe ve tıp iç içedir. Tıbbın bir tarihi vardır. Ayrıca etik ve haklar açısından  tıp ve hukuk yan yanadır. Tıbbın bir sanat olduğunu 2500 yıl önce haykıran Hipokrat’tan bu yana tıp ile sanat da bir bütünün parçaları olmuştur.
İşte burada zorluk başlıyor. Hekim olmak için biraz filozof, biraz hukukçu, biraz tıp tarihçisi ve illa da sanatçı duyarlığına sahip olunması gereklidir. Aslında dozu daha az olmak üzere hakîm için de  aynı gereklilikler geçerlidir.  Ama gel gelelim,  ülkemizde tüm bu gereklilikler sağlansa dahi, hekim ve hakîm algılamasında özellikle ülke yönetim kademelerinde taban tabana zıt bir yaklaşımı gözlemlemekteyiz. Örneğin;  12 Eylül hukuku , tıp fakültesini bitiren her doktora iki yıl, uzmanlık eğitimini veya yan dal denilen üst ihtisasını bitiren her hekime ise ayrıca ek olarak iki yıl devlet hizmetini bir gece ansızın getirmiştir. Bu zorunlu hizmet süreleri  içinde hekimin diplomasına bakanlıkça el konulmaktadır. Yani mesleğini yapması engellenmektedir.  25 Ağustos 1981 tarihli “Bazı Sağlık Personelinin Devlet Hizmeti Yükümlülüğüne Dair Kanun” (yaygın adlandırmayla mecburi hizmet yasası) 1994 yılında kaldırılmışsa da, yakın zamanda,  Haziran 2005’ de,  hekimlere zorunlu hizmet getiren yasa yeniden TBMM'den geçerek yürürlüğe sokulmuştur. Yasaya göre, bundan böyle tıp fakültelerinden mezun olacaklar hekim açığı olan yerlerde bölgenin mahrumiyet derecesine göre 200 ile 500 gün arasında zorunlu hizmet yapacaklardır.
12 Eylül askeri rejiminin başkanı Kenan Evren "gönderdiğiniz hekimler burada durmuyor, kaçıyor" diye şikâyet eden vatandaşlara şöyle konuşmuştu: "O zaman ağaca bağlayın, kaçmasınlar" Hekimler için "bayrağın ucundan tut desen kaç para diye sorarlar nitekim "  gibi incilerine,  GATA mezunlarına hitaben yaptığı bir konuşmada "önce askersiniz, sonra doktor" sözlerini de eklediği  hatırlardadır. Bir hakîm için böyle fütursuz konuşmalar yapılamaz, iyi ki de yapılmamıştır.
Hakîm’e böyle bir zorunlu  görev yaptırmak sözkonusu olmadığı gibi  (ki  kesinlikle olmamalı), mahrumiyet bölgesi olarak kabul edilen bir yere ataması yapılan bir hakîm  istemezse  gitmeyebilir, bu davranışı nedeniyle diplomasına el konulmaz ve hukuk eğitiminin izin verdiği avukatlık, hukuk müşavirliği ve benzeri meslekleri yapabilir. Demokratik hukuk devletinde olması gereken de budur zaten.
O zaman hekimlere bu karşıtlık niye diye sormadan alamıyoruz kendimizi.
Günümüzde de hekimler üzerine yapılan haksız ve yersiz baskılar, suçlamalar ve yaptırımlar bu kutsal mesleği felsefi anlamda  ve algı olarak benzer nitelikte olan hakîmlik mesleğinden uzaklara savurmuştur ve ne yazık ki savrulma devam etmektedir. Üstelik bu olumsuzluklar demokratik bir iklimde, sorumlu mevkilerde  tıp doktoru olanlar tarafından yapılmaktadır. Zaten sorun da buradadır. Hekim olmak için tıp doktoru olmak yetmemektedir.






23 Eki 2011

YILAN : Tıbbın Sembolü

 
Yılan figürünün tıp sembolü olarak kabul edilmesi çok anlamlıdır. Çünkü yılan binlerce yıldır bir tür iyileştirme ve gençleşme  sembolü olmuştur.

Gılgamış Destanı Sümerlerin yazıyı bulduğu M.Ö. 3200 yıllarında kil tabletlere yazılana dek, 3-4 bin yıl kadar, söylenceler halinde kulaktan kulağa aktarılmıştır. Gılgamış’ın destansı efsanesine göre Uruk’un güçlü kralı Gılgamış gün geçtikçe zorbalaşır, halkına eziyet etmeye başlar. Bunun üzerine halk, tanrılardan, ona denk olan ve haddini bildirecek birisini yaratmasını ister. Bu isteği yerinde bulan tanrılar Gılgamış’a eşit güçte olan Enkidu’yu doğaya salarlar. Doğada hayvanlarla birlikte yaşayan Enkidu’nun gücü dilden dile yayılır ve Gılgamış’a kadar ulaşır. Enkidu, Gılgamış’la dövüşmeye Uruk’a gider. Dövüşürler ancak birbirlerini öldüremezler, tam tersine aralarında güçlü bir dostluk kurulur. Ancak tanrı İştar’ı kızdıran Enkidu hastalanır ve ölür. Gılgamış, dostunun ölümü ile kendi ölümlülüğünün de farkına varmıştır. Ölümsüzlük tanrısı Utnapiştim’e ulaşmak ve ondan ölümsüzlük otunun yerini öğrenmek üzere uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkar. Sonunda ölümsüzlük otunun yerini öğrenir, onu ele geçirir ve bu zahmetin sonucunda dinlenmek için suya girer, yıkandığı sırada bir yılan ölümsüzlük otunu alır ve yer. Gılgamış bir hışımla yılana hamle yapar ancak yılan deri değiştirmiş ve kaçmıştır, kentine geri döner, ölümden kaçamayacağını anlamıştır. Bu söylenceden sonra, deri değiştirerek gençleşen ve ölümsüzlük otunu yiyen yılan ölümsüz kabul edilmiştir.
   
Bu efsanenin yaygınlaşmasından sonra Mezopotamya’dan başlayarak Anadolu yoluyla Avrupa’ya doğru tüm kültürlerde yılan, zehiriyle hem öldürücü hem iyileştirici bir yaratık olarak ilgi çekmiştir. Uzun yaşam hatta ölümsüzlük ve gençleşmenin sembolü kabul edilmiştir. Neden “yılan” sorusuna cevap olarak ilk akla gelenler; el ve ayakları olmadığı halde çok kıvrak ve çevik olması, birden ortaya çıkıp birden gözden kaybolabilmesi , hem karada hem suda hem de toprak altında yaşaması, sık deri değiştirip kendini yenilemesi ve böylece genç kalması, derisinin soğuk olması, tedbirli bir hayvan olup birisini sokmadan önce dikkatli davranması, hep tetikte bir hayvan olup gözünü hiç kırpmaması, etinin yüzyıllarca ilaç olarak kullanılması ve en önemlisi de hem  zararsız hem öldürücü olmasıdır.

Geç Neolitik çağda Niğde-Bahçeli yöresindeki kazılardaki (M.Ö. 5000 yılları) vazolarda tanrılarla birlikte yılan resimleri görülmektedir. Anadolu’dan taşınan inanç ve söylence, Grek ve Yunan medeniyetine de girmiştir. Yunan Mitolojisi’ne göre hekim-tanrı Asklepios’a ait olduğuna inanılan bir asanın etrafına dolanmış bir yılan kullanılmaktadır, ancak bu sembol, haber tanrısı Hermes’e ait olduğuna inanılan “caduceus”un etrafına dolanmış iki yılandan oluşmuş biçimiyle de kullanılmaktadır. Asklepios kültüne göre “hekimler yılan gibi dilsiz olacak ve hastalarının sırlarını kimseye söylemeyecek, işini sessizlik ve sakinlik içinde yapacaktır”.

Eski Mısır’da da yılan, ilahi bir varlık sayılmaktadır. Teb (Thebai) şehri Eski Mısır’ın en önemli sağlık merkezidir ve şehir kapısında iki adet büyük yılan heykeli vardır. Farsçaya “tıb” terimi Teb şehrinden geçmiştir ve günümüz Türkçesinde bu kelime “tıp” olarak kullanılmaktadır.

Sanat tarihçileri yılanın tıp sembolü olarak ilk defa Sümer’lerde kullanıldığını belirtmektedir. Sümer tanrılarından birinin adı Ningişzida’dır ve “Hayat Ağacının Hakimi” anlamına gelir, Ningişzida’nın sembolü ağaca sarılmış iki yılandır.

Bergama Asklepion’u girişindeki kabartmalı sütunda çift yılan kabartması vardır. Asklepion’ların açılışı için izin almaya gelen heyetlere, hekimlerle beraber kutu içinde bir yılan gönderme adeti vardır. Bergamalı Galen’in (Galenos) iyileşmeyeceği görüşüyle Asklepion’a kabul etmediği hasta, intihar amacıyla iki yılanın zehirlerini boşalttığı tastan içer, ancak ölmez, hatta iyileşmeye başlar. Galen’in tamamen iyileşen hastaya, “yılan zehrinin aynı zamanda şifa verici olduğunu düşünüyor ancak bunu hastalarda denemeye çekiniyordum, benim bu düşüncemi haklı çıkardın, bundan sonra Asklepion’un sembolü çifte yılan olacaktır,” dediği söylence olarak günümüze kadar gelmiştir.

 
Antik zamanın ünlü hekimi Galen’e göre, Pontus Kralı IV. Mithridates yılan zehirleri ile ilgilenmiş ve ölüm mahkumları üzerinde deneyler yapmıştır. Kral, mahkumun zehirli bir yılan tarafından ısırılmasına izin vermiş sonra da bazı tedavi denemelerinde bulunmuştur .

Roma dönemine ait mezarlar üzerinde yer alan yılan kabartmaları ölen kişinin doktor olduğunu belirtmek için yapılmıştır.

İbraniler Yehova’ya iman etmemelerinin cezasını zehirli yılanlar tarafından sokulmakla ödediklerinden Hz. Musa “tunç yılan” besledi ve onu bir asaya bağladı. Bu yılana bakan herkes iyileşiyordu.

Eski Türkler arasında da yılan sağlık ve mutluluk sembolü oldu. Sağlık kuruluşlarının kapılarında çifte yılan sembolü vardır. Anadolu’da Selçuklu Hastaneleri buna örnektir. X. yüzyıldan itibaren Türkler eski inanışlar doğrultusunda kale, han, saray gibi yapılardan içeriye kötülük, düşman ve hastalık girmesini önleyici bir tılsım olarak yılan veya ejder şekilleri kullanılmışlardır.

Yılan Kızılderili’lerden, Afrika’da Nijerya yerlilerine, Hintli Naga’lardan Amazon’daki yerlilere kadar doğurganlık, ölümsüzlük, sağlık, hekimlik, bilgelik, kehanet, fiziksel güç ve hız, ölü ruh taşıyıcılığı ve yer altı dünyasının sembolü olarak kabullenilmiştir.

Hem Maya, hem de Aztek kültürünün efsanevi kahramanı olarak kabul edilen beyaz renkli ve iri burunlu Quetzalcoatl’ın sembolü, şifa verici tüylü yılandır.

Avrupa’da yılanların birçok hastalığın tedavisinde ilaç ana maddesi olduğuna inanılmaktaydı. Bu çeşit ilaçların en meşhuru theriacum (tiryak) tır. Özetle yılan; gücü, kudreti ve koruyuculuğu simgelemekteydi. Zehri ile öldürücü olabiliyor ve kendisinden korku ile karışık bir saygı ile bahsediliyordu. Yazının bulunmasından çok önceki dönemlere ait olan eserlerde tanrı/tanrıça ve yılan motifleri bir arada bulunuyordu.

İ.Ü. Tıp Tarihi öğretim üyesi Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver ilk kez 1937’de hekimliğin sembolü olarak Çankırı Darrüşifası’nda bir taş üzerinde bulunan bir çifte yılanı önermiş, bizde kabul gören bu öneri, ancak 1956’da Dünya Tıp Cemiyeti tarafından tıbbın ve  hekimliğin sembolü olarak kabul etmiştir.