Sayfalar

13 Şub 2012

Hayat İste Böyle Bir Şey



“doğdu sevinçten ağladılar,  öldü acıdan ağladılar…..

                   o bu arada yaşadı hiç düşünmediler…..”

Bu anlamlı aforizmasında Özdemir Asaf  hayatı ironiyle ne güzel  özetliyor.  Doğum öncesi heyecanlar ve sevinçler doğumla doruk noktasına ulaşır, anne  ve bebeğin sağlığı  yerindeyse,  hele de kız veya erkek  gönüllerdeki cins  gelmişse, ağlamak bir dürtü olmaktan çıkar engellenemez bir  davranış olur. Gözlerden yaşlar boşanır,  çağlayan coşkusunda, yaz yağmuru gibi aralıklı, yayla serinliğinde  gözyaşlarıdır bunlar.  Anne ve baba dışında herkes ağlar, halalar, teyzeler, anneanne ve babaanneler, hatta dedeler. Bu sevinç gözyaşları yağmuruna anne ve baba yürekleriyle katılırlar, gururla, heyecanla, çünkü çocuk onların eseridir.

Ölümde de ağlanır, üzüntüden, kederden, kaybetmekten, yalnız kalmaktan… Ama doğumun aksine buradaki ağlamada anne ve babalar öndedir, yavrularını, kendilerinden bir parçayı, eserlerini yitirmişlerdir. Bu ağlamadaki gözyaşları doğumdakinin aksine kış yağmuru gibi durmak bilmez ve soğuktur, üşütür.  Bu ağlama bir yanardağ gibidir, bazen patlar, püskürür, gözyaşları lav olur akar, ama yanardağ hep için için yanar ve kaynar. Halalar, teyzeler, amcalar, dayılar da ağlar, ana ve babadan bir farklı şekilde. Cemal Süreyya “her ölüm erken ölümdür” derken ana babaları mı öncelemiştir ?

Doğum  ile ölüm arasında, iki ağlama nedeni  arasında kısa veya uzun bir ömür sürer insanlar. Bu aradaki zaman diliminde  ağlamalar farklıdır.  Bu ömür içinde ne kadar çok sevinçler, kederler, heyecanlar, mutluluklar, hayal kırıklıkları ve üzüntüler yaşanır. Başarılarla, kazanılanlarla, gerçekleştirilenler  ile  sevinçler yaşanır, yitirilenlerle, savrulmalarla, hayal kırıklıklarıyla üzüntü ve kederler yerleşir  yüreklere. Hatta aynı zaman diliminde iki duygu bir arada bile yaşanır. Mutluluk içinde gelecek planları yapılır bunun hayalleri kurulurken, mavi gökyüzü altında güzellikler paylaşılırken birden gökyüzünü karabulutlar kaplar, bu bulutlar güneşi kapatır, hayaller gerçeklerle yer değiştirir, işler kaybedilir, eşler yitirilir, evlatlardan ayrı düşülür.  Ağlamalar yetersiz kalır, geride sadece nedenler  ve niçinler kalır. Ö. Asaf’ın deyişiyle “o bu arada yaşar….”


9 Şub 2012

Hollanda Esintileri









İyice baktım, Hollanda’daki kargalar da aynı, hırçın ve çirkin. Çıkardıkları “gak” sesinin tonlaması bile aynı. Amsterdam kargaları sanki İstanbul kargalarıyla aynı dil hatta aynı lehçede konuşuyorlar (!)  Enteresan yaratıklar şu kargalar, kapkara, sevimsiz hatta ürkütücü. Ama neden çocuklar kuş çizmeleri söylendiğinde illa da karga resmi çizerler ? Kanarya, papağan, serçe, martı varken neden karga ? Diyalektik bir durum, çirkinlik karşıtını kolay çizilirlik olarak mı yaratıyor ?

Bir başka diyalektikten bahsedeceğim bugün. İyi ile kötünün zıt birlikteliğinden. Hollandalılar 1200’lerden başlayarak yeni bir ülke yaratmışlar. Bu ülkeyi yaratmak için adeta doğaya kafa tutmuşlar. Deniz seviyesinin altında yer alan topraklarda, sularla mücadele ederek, kanallar, barajlar ve bariyerler inşa ederek gerçekten mühendislik harikası yaratmışlar. Doğa bir gün intikamını alırsa ne olacak ? Halbuki 50-100 km içerilere hazır topraklara yerleşseler olmaz mıydı acaba ? Aynı doğayla savaşı St. Petersburg’da da gördüm.


Her davranışlarında ticaret, kar-zarar hesabı var Hollandalılar’ın. Buna karşın bazı davranışlarını anlamlandırmak zor, örneğin mağazalar ve  ticari mekanlar erkenden kapanıyor. Pazar günü alış-veriş neredeyse yok gibi. Hele lokantasını Pazar günü açmayan Hollandalı’yı anlamak mümkün değil.  Paraya önem vermiyor desem değil, paranın canbazı olmuşlar. Tembellik desem hiç değil, deli gibi çalışıyorlar. Oğlum’un bir tezi var,  “çalışma dışında oturup düşünüyorlar,  rönesans, aydınlanma gibi hareketler  bu şekilde ortaya çıkıyor ” diye özetliyor tezini.




 
Sarfati Park’ın karşısında tipik bir Hollanda evindeyim, oğlumun evinde. Daracık kapıdan girip bir insanın ancak sığabildiği, bavulla çıkmanın büyük hüner olduğu, Everest gibi dik merdivenlerden çıkarak eve girdiğinizde kendinizi yüksek tavanlı, kocaman pencereli ferah bir odada buluyorsunuz. Pencereden  baktığınızda sonbaharda Van Gogh sarısıyla önünüzde park uzanıyor. Suni bir gölde siyah ve beyaz ördeklerin meydan muharebesi var, ekmek kavgası, atılan bir parça ekmeği kapma mücadelesi. Tempolu koşanlar, köpeklerini gezdirenler, yürüyüş yapanlar, yek vücut olup gezenler, programsız bir resmi geçit gibi. Köpekler genelde serbestler, sahiplerini üzmüyorlar, eğitimliler, “ağır abi” olanlar sahipleriyle yan yana yürüyorlar, dünyada birçok halkın bulamadığı özgürlüğe sahipler burada. Kışın ise bembeyaz bir örtü üstünde özgürce koşuşan sadece çocuklar değil, kar sevincini çılgınca koşarak gösteren bir de köpekler var, göl donuyor ve üstünde buz pateni yapanlar hünerlerini sergiliyorlar.

                                                         sarfati park

Sağ köşedeki koltuğa el koydum, makam koltuğum o benim. Dışarıyı seyrediyorum. Bisikletliler Çin ordusu gibi mübarek. Bir aşağıya bir yukarıya bisikletliler akıyor. Her yaştan insan var üzerlerinde.  Bisiklet burada ayrı bir kültür. Arkada sepeti olan, ön veya arkada çocuklar için oturma düzeneği olan, ama hepsi de sade, aksesuar olarak sadece takılması zorunlu olan aydınlatma cihazı var, hemen hemen tamamı ikinci el. Bisiklet bir statü göstergesi değil, ulaşım aracı.  Hollandalı kadınların bisiklet sürüşleri de kendileri gibi çok zarif. Hele kısacık etekle binenler var ya… Siyah  külotlu çorap, mini etek ve bisiklet… Mükemmel bir uyum. Herkes kurallara titizlikle uyuyor, ancak bisikletliler trafikte ayrıcalıklılar. Hatta bir bisiklet teröründen söz edebilirim.
En çok şaşırdığım manzaralardan biri, küçücük çocuklarını bisikletlerinin önündeki oturağa oturtup rüzgara karşı korkusuzca giden kadınlar, anneler. O çocuk üşümez mi, hasta olmaz mı? Olmuyorlar ki herkes aynı şeyi yapıyor diye kendi sorumu kendim cevaplıyorum. Biraz da utanıyorum, bu merhametli (!) düşüncem için. Genetik olarak üşümeye karşı kodlanmışlar bu Hollandalılar. Biz lahana gibi kat kat giyinip Amsterdam’ın soğuğuna karşı koymaya çalışırken onlar bir gömlek veya takım elbiseyle dolaşıyorlar, hem de yaşlısı, genci, çocukları hep birlikte.






Hollanda kadınları gerçekten güzel ve bakımlılar. Aslında bu alanda İsveç kadınları uzak ara önde, ama Hollanda kadınlarının solukları enselerinde bence.  Belçika kadınları daha bir gösterişsiz, sanırım Fransa ile komşuluklarının sonucu. Bira konusunda da Hollanda-Belçika çekişmesi var, birbirlerinin biralarına açıktan çamur atıyorlar. Ben oyumu Belçika biralarından yana veriyorum, bu arada çukulatada da Belçika’nın, İsviçre’ye fark attığını söylemeden geçemeyeceğim.

Ve geldim kronik bir soruna. Bir türlü anlam veremediğim batının tuvalet kültürüne. Sadece Hollanda’ya değil tüm yurtdışı seyahatlerime 1-0 mağlup başlarım bu tuvalet alışkanlığı yüzünden. Neden klozetlere bir “taharet musluğu” koymazlar ki ?  Bu basit düzenek ne kadar uygar ve hijyenik bir uygulama sağlar, görmüyor mu batılılar, hatta doğulular ?  Tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra tene su değmeden, kuru ve mekanik bir temizlik ile yetinmek ne biçim iştir ? Kabus bence ! Sağlıklı temizlenmemenin yanı sıra tuvalet kağıdının tahrişi de cabası. Efendim, her sabah duş alma alışkanlıkları yeterli oluyormuş. Hadi canım sende…. Koy bir kısa musluklu boru klozetine, altın da temiz olsun gönlün de ! Acaba diyorum bu buluş (bilerek söylüyorum bu önemli bir buluştur) Türk’lere ait olduğu için mi bir direnç var, bir aptal önyargı ? Yoğurdun bile halen Türk'lere ait olduğunu kabullenemiyenler çoğunlukta ama yiyiyorlar, olsun klozette taharet musluğu uygulamasını da kabullenmesinler ama uygulasınlar, razıyım.


Hollanda’da paradoks gördüğüm bir husus da “coffeshop” dedikleri esrar ve benzeri keyif verici maddelerin serbestçe satılıp kullanıldıkları mekanlar. Özgürlük güzel şey mutlaka, gençlerin özgürlüğü ve yasa dışı yollara sapmamaları için geliştirdikleri söyleniyor, ama bu yolla büyük bir turizm geliri elde ettiklerini de saklamıyorlar. Genç nüfusun sağlığı için yararlı olmadığını söylemeye gerek bile duyulmayacak  bu uygulamadan para kazanmak batı hümanizmi ile ters düşmüyor mu ?

Amsterdam’a  gidince mutlaka Van Gogh müzesini gezmelisiniz, bu işi zamanın insafına bırakmamalısınız. Van Gogh, 1886 da başvurduğu doktor Hubert Amadeus Cavenaille’e vizite parasını ödeyememiş karşılığında onun portresini yapmıştır, keza aynı şekilde Dr Felix Rey’e de bir portresini yaparak hediye etmiş ancak doktor bu hediyeyi beğenmediğinden bahçede kafes kapısı olarak kullanmıştır, şimdi bu tablo Moskova’da Puşkin Müzesinde sergilenmekte ve paha biçilememektedir. Dr Paul Ferdinand Gachet ise ressamı çok etkilemiştir. Kardeşi Teo’ya yazdığı bir mektupta Dr Gachet için “gerçek bir dost, seninle birlikte ikinci bir kardeş” demiştir. Gachet’i kendisi gibi sinirli ve tuhaf davranışları olan biri olarak tanımlamaktadır. Van Gogh, Dr Gachet ile ilgili bir eskiz ve iki yağlı boya resim yapmıştır. Bunlardan birisi “pipolu adam” (L’homme A La Pipe) olarak bilinmektedir ve Amsterdam’da Van Gogh Müzesinde sergilenmektedir.



Her sokakta mutlaka en az bir tane bulunan kafelerden, dinlenme ve huzur mekanlarından da söz edelim. Oturun insanları izleyin, bir çay veya kahve ya da bir bira yudumlayın, yanına  gerçek peynir kokusuyla gelen bir cheesecake iyi gider. Bizim fazlasıyla alışık olduğumuz bahşiş kültürü buralara gelmemiş,  gelmesin de, para üstü 1 euro bırakırsan nasıl da gülüyor servis yapan genç kızlar, zaten güzeller, gülmek daha da güzelleştiriyor onları, ben de “güzele bakmak sevaptır” diyen atalarımızın sözüne uyma adına  sevabına bahşiş veriyorum....

6 Şub 2012

ALDANMAK ve ALDATMAK



Aldanmak, görünüşe bakarak yanlış bir yargıya kapılmak, bir hileye veya yalana kanmaktır. Aldatmak ise beklenmedik bir davranışla yanıltmak, verilen sözü tutmamak, yalan söylemek, kandırmak, sadakatsizlikte bulunmak ve nihayet son aşama olarak  ihanet etmektir.
İnsanlar neden aldanır, aldanmak bir suç mudur, yoksa bir ayıp mı ? Öngörüsüzlük müdür aldanmak, yanılgı mıdır, yoksa saflık derecesinde iyi niyetli olmanın bedelini ödemek mi ? Aldanmak pasif, aldatmak aktif eylemlerdir. Aldanmak masumiyet, aldatmak ise kötülük ile birliktedir, denebilir mi ?
Günlük yaşantımızda, siyasette, ticarette, hayatın her safhasında aldanmak da vardır, aldatmak da. Öğrenci-öğretmen, ast-üst, karı-koca, çalışan-işveren, devlet-vatandaş, bir ülke-başka bir ülke arasında yaşanabilir bu olgu. Kısaca her türlü  birliktelikler  iki eylemi de bünyesinde barındırır.

 
"Aldatan aldanır" demiş  Konfiçyüs. Hak etmeyenlerin de başına gelebilir aldanmak. Aslında, her an her şeye hazır olamamanın sonucu ve geriye dönüşün olmayacağı bir andır, aldanmak. ''Aldatılmış insan yoktur, güvenmiş insan vardır '' sözü  ne kadar  da gerçekçidir, özellikle günümüzde. Aldatma kavramı  algılandığı zaman, müthiş bir hayal kırıklığı ile birlikte yalanlar içinde kalındığının  farkına varılmasıdır. Görünüşe kapılarak yanlış bir yargıya varmaktır aldanmak, ve aldatan aslında ilk aldatılandır!
Yalana inanmak, kandırılmak ile aynı anlama gelmez mi? Söyledikleriyle sizi kandıran biri vardır ve söylediklerine inanırsınız yani aldanırsız. Güvendiğiniz ya da güvenmeyi istediğiniz kişi tarafından aldığınız yanlış ya da eksik bilgi yüzünden, olayı onun istediği gibi görme durumudur aldatılmak.
Çinliler barutu ilk keşfedenlerdir ancak onlar barutu havai fişek ve gösteri amaçlı kullanmışlardır, batı ise uygarlık adına davrandığını söyleyerek barutu silahlarda, savaşlarda kullanmıştır. Amaçları için dünyayı vahşet tarihinde aldatan batılılar uygarlık tarihinde  ne yazık ki aldanmışlardır.


Hitler 1933 de yaptığı bir konuşmada "durmadan savaş istediğimi tekrarlayarak bana hakaret ediyorlar, çılgın mıyım ben,  savaş neyi halleder ki ? dünyamızı bugünkünden beter bir duruma sürükler,  seçkin ırklarımızın sonunu getirir, çağlar geçtikçe Asyalılar’ın Avrupa' da yerleşmesine ve bolşevizmin zaferine yol açar " demiştir. II. Dünya Savaşı tüm sonuçlarıyla ortada. Almanlar mı Hitler’e’ aldandı, yoksa Hitler mi Alman halkını aldattı ?
Amerikalılar’ın katlettiği, sömürdüğü, benliklerini kaybetmelerine yol açtığı, Kuzey Amerika’nın gerçek sahipleri olan yerliler, yani kızılderililer konusunda “birbirleriyle sürekli mücadele ederek birbirlerini yok ettiklerini” okullarında anlatan Amerikan yönetimleri,  vatandaşlarını hatta  dünyayı aldatıyorlar, ya da   bunlara inanıldığını düşünüp  aldanıyorlar.
Kitle imha silahları olduğuna müttefiklerini inandırarak Irak’a saldırmak bir aldatma ise ABD ile birlikte hareket eden müttefikler aldanmışlar mıdır, yoksa onlar da bu yalana ortak olarak vatandaşlarını aldatmışlar mıdır ?
XVI Louis, 1789 Fransız Devrimi’nde giyotine başını vermiştir. Bugün yapılan kamuoyu yoklamalarında o zaman verilen ölüm cezasının doğru olduğunu savunanların oranı % 10’un altındadır. Ölüm karar 721 üyeli Devrim Konseyi üyesinin 361 oyuyla alınmıştır, yani yarıdan bir fazla oyla. XVI Louis işkenceyi fermanla yasaklamış, Protestanlara medeni haklar tanımış, Mongolfier kardeşlerin balon projesini finanse etmiş, Dr Jenner’in çiçek aşısını kendi üstünde denettirmişti. En hazini Dr J.I.Guillotin’in bulduğu giyotinde hükümlülerin can çekişmesini en aza indirmek için bıçağın verev şeklini vermişti ve o bıçak altına başı konuldu. Burada aldananın da aldatılanın da XVI Louis olduğu kesindir, ya aldatan  nerede ?

Yıl 2012, ülkemizde  bebek ölüm oranları düşüyor, hekim sayısı artıyor vb istatistiki verilere bakarak sağlıkta gelişmişlik göstergeleri iyiye gidiyor, sağlık sistem ve politikaları başarılıdır denebilir, deniyor da zaten.  Sayıları 100’e yaklaşan devlet ve vakıf tıp fakültelerinde yılda 5000’in üzerinde yeni hekim sağlık ordusuna katılıyor, hekim sorunu sayısal anlamda çözümleniyor deniliyor, eyvallah… Bu hekimlerin nitelikleri, bilgileri, hekimlik sanatına hakimiyetleri, derde deva olabilecek temel tıp bilgilerine ve ilkelerine sahip olup olmadıkları sorgulanıyor mu ?  Kesinlikle HAYIR. O zaman aldatan ve aldanan kim ? Aldananın toplum ve insanlık olduğu kesin de, aldatan aranmadıktan, sorgulanmadıktan sonra aldatan da bu toplumun kendisi olmuyor mu ?  Toplum kendini aldatırken aldandığının farkına bir varabilse !
Bu örnekleri görüp aldatanlar aslında aldananlardır gibi bir genelleme yapsak çok da haksız sayılmayız herhalde !

30 Oca 2012

Hekimler






Sahaflardan bir kitap buldum, adı “HEKİMLER”, yazarı Andre Soubiran, kitabın orijinal adı “LES HOMMES EN BLANC” ,  “beyazlı adamlar veya beyaz gömlekliler” anlamına geliyor. Nasuhi Baydar kısaltarak çevirmiş, tarih 1954,  N.  Baydar’ın önsöz yazısının altında Şubat 1954 yazıyor,  yani  benimle yaşıt bu kitap !!!
Önsözünde N. Baydar diyor ki : “… Fransa’da pek büyük bir rağbete mazhar olan (ulaşan) bu kitap şahaser telakki edilerek (kabul edilerek)  yarım milyonu aşan baskı sayısına erişmiştir. Tıp talebesini, genç hekimleri, hastalananları, hastaları olan münevverleri (aydınları), hekimler ve hekimler hakkında benim gibi tereddüt (karasız kalan), şüphe ve kaygı besliyenleri düşünerek telhis (özetleme) ve nakletme işine giriştim. Şimdi  “hangi tereddüt, hangi şüphe ve endişeler ?” sualine cevap vermem lazım geliyor. ………Hekimliğin basit tarifi “sıhhati muhafaza ve bozulduğu zaman iade etmek sanatıdır”. Bu tarifi düşününce yeryüzünde dertlenip derman arayan hiç kimse,  hekimlik ve hekimler yüzünden az çok inkisara (kırılmaya, kırgınlığa) uğramamış olduğunu iddia edemez. Çünkü hastalık daima ızdıraplı, insan oğlu ise ızdıraba tahammülsüzdür; hekimlikten ve hekimlerden acil şifa bekler ve ekseriya (çoğunlukla)  umduğunu bulamaz; o zaman da , hekimliği ve hekimleri hafifser, birini kudretsizlikle, ötekileri de, en az ahlaksızlıkla töhmetlendirir (suçlar). Halbuki hekimlik sanatının imkanları  mahdud (kısıtlı), hekimler de bütün hemcinsleri gibi, beşeri zaafla malüldür (kişisel zayıflıkları vardır). Şüphesiz gönül ister ki,  hekimlik mucizeler yaratsın, onu meslek edinmiş olanlar hiçbir tereddüt ve şüpheye mahal vermiyecek bir karaktere ve en sağlam meslek ahlakına sahip olsun !  “HEKİMLER” romanı bu temennilerin(dileklerin)  tahakkuku (gerçekleşmesi) için  mümkün müdür değil midir ; bunları ……..safha safha izah etmektedir.”  (kitaptan olduğu gibi aktardım, yazım hatalarına cümle yapılarına dokunmadım)
Nasuhi Baydar’ın hekimler hakkında pek de iyi ve olumlu görüşleri olmadığı açık, belki biraz da önyargılı, kimbilir o da hekimler tarafından kırılmış belki de ?  Ancak ne kadar açık ve zarif bir şekilde bunu ortaya koyuyor. Bu olumsuz görüşlerinin değişmesini gönülden istediği için de, o dönemde çok kolay olmayan çeviri ve kısaltmayı yaparak  3 ciltlik kitabı 500 sayfalık tek  kitap haline getiriyor.  Önsözün sonunda kitabın  en temiz hisleri  duyarak, düşünerek, eğlenerek okunmasını  istiyor, bu şekilde Türk irfanına (kültürüne) hizmet ettiğini belirtiyor.  Kısaca bu kitaptan önce  var olan önyargıların, kitaptan sonra değişeceğini öngörüyor. Zaten bu işe girişirken kendi görüşlerinin değiştiğini bu nedenle de herkesin bu kitaptan yararlanacağını umduğunu belirtiyor. Önyargı-öngörü değişimi !


Düşünüyorum da şimdi kim böyle halisane (içtenlikle),  böyle  safiyane (temiz ) duygularla böyle bir işe girişir, kim hekimleri yüceltmeyi düşünüp te böyle bir emeği göze alır, kim böyle bir özeleştiri romanı yazar, hangi yayınevi  bunu değerli bulur da basar ?  Hergün hekimlere uygulanan bir şiddet haberi,  hergün ülkenin sağlık politikasından sorumlu  en yetkili ağızlardan hekimi rencide edici, itham edici, hatta çok  yaralayıcı sözler.

 Hekimliğin ve hekimlerin içinde bulunduğu dar boğazdan çıkış için Nasuhi Baydar’lara ihtiyaç var sanırım. Önceki  yazılarımdan birinde değindiğim Atatürk’e ait olmayan “Beni Türk Hekimlerine Emanet Edin” sözü yerine artık her yere “ Benim Hekimlerimi  Onları Sevmeyen Sağlık Bakanına Emanet Etmeyin” sözünü yerleştirelim. Üstüne alınan olursa alınsın, alınan da bu sözün doğru olmadığını hekimlere kanıtlasın.  Ancak, uyarıyorum herkesi,  bu sözü de "Atatürk söylemiş"  demek yok ( ! )


Aslında olayı bir başka boyutuyla düşününce acaba yukarıdaki tablonun şekillenmesinde  biz hekimlerin payı yok mu diye soruyorum  ve hemen ardından aklıma değerli meslekdaşım Prof Dr Feyza Erkan’ın çok sevdiğim “itiraf”ı geliyor. “Kendi kendimizi aslında biz tükettik” diyor sevgili Feyza ve devam ediyor ; Bu mesleği niçin, nasıl ve ne zaman seçtiğimizi anımsıyor muyuz ?  Saf yüreğimizle aldığımız bu karara dürüstçe bağlı kalarak, engellere cesaretle direnmek yerine düzenin çarkları arasında öğütülmeyi seçtik. Bir-iki dakikada hasta muayene etmeye, araç ve personel yetersizliklerine ses çıkarmadık. Kamuda rektör veya başhekime, özelde hastane sahibine boyun eğdik. Tüketim toplumunun cazibelerine kapılarak parası olan ve olmayan hastalarımız arasında ayrım gözettik. Bu bataklıkta bir nilüfer çiçeği gibi tertemiz kalmak varken beyaz önlüklerimizi kirlettik. Biz düşük maaşımız veya zor çalışma koşullarımız nedeniyle değil, yüreğimizdeki heyecanı, kendimize ve diğer insanlara karşı duyduğumuz sevgi ve saygıyı kaybettiğimiz için tükendik. O halde ! Yeniden canlanmayı da başarabiliriz aslında”.

29 Oca 2012

BRUEGEL Çocuk Oyunları (bir bilmece mi?)





XVI. yüzyılın en büyük ressamlarından biri Pieter Bruegel’dir (the elder/ 1525-1569), Ikarus efsanesinde onu tanımıştık.  
Bruegel  günlük yaşam sahnelerini, mitolojik  konuları, kendine özgü bir çizimle genişçe bir manzara içine yerleştirdiği  çoğu insan olmak üzere kalabalık  figürlü resimleri ile sürrealizm ve postmodern resmin ilk uygulayıcısıdır bence . Size bu büyük ressamın resimlerinden ilginç bir tanesini her türlü çocuk oyunlarını içeren birini ayrıntılarıyla aktarmak istiyorum. Adeta bir bilmece gibi işlediği bu resmini çözümlemeye çalıştım.
Eserin Adı: Çocuk Oyunları
Yapım tarihi: 1560
Orijinal ebadı: 118 X 161 cm
Tekniği: ahşap üstüne yağlıboya
Bulunduğu yer: Kunsthistorisches Museum / Viyana - Avusturya

İzleyicinin, bu tabloda resmin genelini görebilmesi için resimden uzaklaşması gerekirken, ayrıntıları fark edebilmesi için ise çok daha yakından bakması gerekir.
Resimdeki çocuklar yerel ve o döneme ait kıyafetleri içinde,  yuvarlak kafaları, kardanadamın kömürden gözleri gibi yapıştırılmış kara gözleri, çirkince ve anlamsız yüz ifadeleriyle birbirlerine benziyorlar.
Tabloda 168 erkek ve 78 kız çocuğu var, yetişkin olarak iki figür yer alıyor ki bunlar resmin ortalarında başında gelin duvağı olan kadın ile  resmin  sağ üst bölümde kavga eden iki çocuğun üzerine su döken yaşlı kadındır.
Çocukların hepsi  tek  tek  veya grup halinde oynamaktadırlar, oyun dışında kalıp bekleyen  ya da oynamadan sadece seyreden hiçbir çocuk yoktur.
Tabloda 91 (doksanbir) oyun resmedilmiştir, 91 adet farklı ve bilinen çocuk oyunu.
Resimde yer alan oyuncaklar ; topaç, tahta at, bebek, fırıldak  gibi oyuncaklarla ve oyuncak hâline getirilmiş fıçılar, fıçı çemberleri , tahta sopalardır.
Oyunlar üç grupta toplayabiliriz ; a) sırıkta yürüme ya da tahta ata binme gibi beceri oyunları, b)  halat çekme ve körebe gibi kurallı ve kazanmalı oyunlar  c)  evlilik oyunu ve bakkalcılık gibi  gibi rol yapma oyunları.
Amerikalı sanat eleştirmeni  Sandra L. Hindman tablo için şöyle demektedir "bazı eleştirmenler resmin, çocuk oyunlarının görsel bir ansiklopedisi olduğunu ileri sürmüşler, bazıları da resimdeki belirli çocuk oyunlarının mevsimleri temsil ettiğini söylemişlerdir. Ancak resimde çok fazla mesaj ve anlam vardır.”

Tablodan bazı ayrıntılar:
Resmin sol tarafında bir çocuk, aklın sembolü olan baykuşu  kovalamaya çalışmaktadır  (baykuş tüneği 5, elinde sopa baykuşu kovalayan çocuk 6)
Sol alt köşedeki vaftiz töreni oyununa katılanlardan biri üzerine mavi bir pelerin örtmüştür. Bu durum, yalan söylemek ve kendini ya da bir başkasını kandırmak anlamındaki “birine mavi pelerin giydirmek” deyimini akla getirir (vaftiz alayı 14)
Resmin solundaki binanın üst katından maske takmış çocuk bakmakta, maske ile  Bruegel  aldatmayı, hile ve sahtekarlığı göstermek istemiştir.(7)
Binanın hemen önünde kemikler ile aşık oyunu oynayan iki kız (1), bebekleriyle oynayan kızlar görülmektedir (2).
Aynı yerde  elinde fırıldakla bir genç görülmektedir (9). Fırıldakla oynayan çocuğun tasasızlığı ve yüz ifadesi, "bir fırıldak kadar salak" anlamındaki bir Flaman deyimini anlatmaktadır.
Körebe oynayan çocuklar, bina ile çit arasında yer almaktadırlar (15).  Gelinin tam ortada yer aldığı düğün alayı (44). Hem körebe oynayan çocuklar, hem de düğün alayı, aynı zamanda parlak mavi vurgular ve resmin sol alt köşesine uzanan hareketle vaftiz alayına bağlanmaktadır. Sağ alt köşede bakkalcılık oynayan kız görülmektedir (29).
Resminin en sağına doğru göze çarpan halat çekme oyunu (37), dövüş (75)  ve saç çekme oyunu (32)  çatışmayı ve güç gösterilerini  simgelemektedirler.
Ayakları suya sokma (65), topaç çevirme (55), uzun eşek (28), birdirbir (36), sırıkla yürüme (50), it ite, itin kuyruğuna (78), tahta ata binme (18), çember çevirme (22), altın beşik (19), su kıyısında oturma (66), mavi kulede saklanma (56), çit üstünde ata binme (43), sıra dayağı (38), kağıt-makas (17)  bu oyunlardan bazılarıdır.

Bruegel'in bu tablosu için yapılan yorumlardan benim aklıma en çok yatanı "zıvanadan çıkmış dünya hali"dir. Bilgeliği temsil eden baykuşu kovalayan çocuk, aldatma-hile-düzenbazlığı simgeleyen maske, salaklık sembolü fırıldak, bir çeşit şans oyunu veya kumar oynamak anlamında aşık kemiği, açıkta çiş yapan çocuk vb bu düşünceyi desteklemektedir. Ancak genel bir bakışta, başka hiçbir resimde olmayan bir gerçek görülmektedir, bu kadar çok oyunu ve çocuğu bu kadar ayrıntılı olarak bir resme yerleştirmek.  Naira Koçman'a göre "uzaktan bakıldığında hayatın içindeki karmaşayı anımsatıyor, detaylar incelendiğinde ise bizi içine çeken çeşitli oyunların oynandığı bir dünyayı" resmetmiş Bruegel.  

Haydi sıra bilmece gibi resmi sizin çözmenize geldi. Kolay gelsin....
Faydalandığım kaynaklar : 1)  Bruegel. Keith Roberts, Colour Library, Phaidon Press,1982   2) P Dünya Sanatı Dergisi, sayı 34, 2004

22                                                               14

18 
                                                                      
1 
                                                                                                                          

38 
                                                
                        
36













                
                           


                                                          
              

         66                                                                                                                       19   




                                                                                  56

                               
                                                                               43




9 

                                                                             
 15

17 Oca 2012

BRUEGEL ve İkarus'un Düşüşü





İkarus uçan ilk insan olarak bilinir. İkarus ile ilgili mitolojik söylenceyi bilirsiniz, ayrıntılarına  girmeden efsaneyi kısaca  bir hatırlayalım:  Atina’lı mimar Daidalus’un sürgünde bulunduğu Girit’te bir çocuğu olmuş. Bu çocuğun adı “İKARUS” imiş.  Daidalus ve oğlu İkarus,  Kral Minos'un emriyle mimarın kendisinin inşa ettiği labirente,  ”Labyrinthos”a kapatılmış. Daidalos,   oğlu İkarus ile buradan tek çıkış çarelerinin havayolu olduğunu düşünmüş ve kuşların pencere önüne bıraktığı tüylerden her ikisi için de kaçmaya yarayacak genişlikte  iki çift kanat yapmış,  bu kanatları balmumuyla sırtlarına yapıştırmış.  Bu sırada oğlu İkarus’a “çok yükseklere çıkma güneşin ısısıyla kanatlarındaki balmumu erir, çok alçaktan da uçma denizin nemi kanatlarını ıslatarak bozar, sen beni izle” diye öğüt vermiş.  Giritliler’in  şaşkın bakışları altında  ikisi de birer  kuş gibi havalanmış ve uçmuşlar. İkarus uçmaktan öyle keyif almış ki, babasının öğütlerini unutmuş. Yükseldikçe yükselmiş, semayı ufukta görmüş,  güneşi daha yakından görmek istemiş. Kısacası  İkarus’un yükselmesini engellemek mümkün olamamış. Aydınlığa doğru yükseldikçe yükselmiş.  Ta ki kanatlarını tutan balmumunu güneş eritene kadar, yavaş yavaş kanatlarındaki balmumu erimiş  ve  kanatları kopmuş. İkarus Ege'nin mavi sularına bir kurşun gibi düşerek kaybolmuş.
İkarus miti  kısaca böyle. Efsanenin günümüzdeki karşılıklarına bakalım. Labirentten kurtulup özgürlüğe sınırsızca yelken açarken,  babasının sözünü dinlemeyerek hırsına ve merakına yenik düşen İkarus’a  özgürlüğün,  yükselişin, aydınlanmanın bedeli  
pahalıya mal olmuştur. Ölüme gitmiştir İkarus, sadece özgürlüğü bir kere olsun tadabilmek veya  onu keşfedebilmek için. Kanatlarının eriyip  düşeceğini bilse de  
ışığa, aydınlığa  uçmaktan vazgeçmemiştir. Geri dönmemiştir, halbuki  babasının ona verdiği  şu nasihat çok önemliydi; “ne çok yüksekten, ne de çok alçaktan uçmamalı”.  Aslında bu mesaj İkarus üzerinden tüm insanlara verilen bir mesajdır. Uçlarda yaşamamak, dengede yaşamı sürdürmek.  Bazı uçlarda  yer alan duyguların bireyi kontrol etmesi değildir doğru olan,  bireyin kendisini ve duygularını yönetmesidir gerekli olan. İşte bu söylencede  anlatılan  budur diye düşünüyorum.   

Buna karşın  kimileri  ise bu efsanede,  İkarus’un cesaretinden ve başarısından dolayı gurura kapılmış ve haddini aşmış olmasının,  böylece  kendisini ve duygularını  kontrol edememesinin, acele etmesinin ve  sınırlarını çizememesinin simgelendiğini  ileri sürerler. Bir başka tez ise İkarus miti ile, öğrenme ve özgürlük tutkusunun bedelinin olduğu, iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği  arayanın, bu seçiminin ona ağır bedeller ödeteceğidir.

İkarus mitini şimdilik  bir kenara koyalım. Pieter Bruegel landscape with the fall of icarus (ikarus'un düşüşünü içeren manzara) adlı tablosunu yunan mitolojisindeki bir öyküden yola çıkarak yapmıştır. Mitolojik bir konu güncel hayatın içinde resmedilmiştir. Bruegel, ilginç bir şekilde adını verdiği tablosunda bu mitolojik olayı merkeze  almaz.  Resimde İkarus’un belden yukarısı suyun içinde, bacakları dışındadır. Dikkatli bakmayan bir göz, aslında bu trajikomik olayı algılamakta güçlük çekebilir. Bu tabloda İkarus denize gömülürken; çiftçi, çoban, her şey, herkes son derece duyarsızdır, hiçbiri bu trajik ölüme dönüp bakmaz bile.  Tabloya dikkatli bakarsak  İkarus’un  bir köşecikte bacakları görünür,  suda çırpınmaktadır, üzerinde birkaç tüy vardır ( resim 1). Tablonun merkezinde çift süren bir köylü bulunur. Onun arkasında bir çoban, resmin sağ alt köşesinde ise bir balıkçı vardır.  Çiftçi toprağı sürerken bir çoban, yanında  köpeği  dünyadan habersiz  sürüsünü otlatmaktadır. Çiftçinin sol üst tarafında, muhtemelen İkarus'un kaçtığı labirenti temsil eden, üzerine kale inşa edilmiş bir ada görülmektedir (resim 2). XVI. yüzyıla  ait gemiler kendi rotalarında sessiz sakin yol alırlar. Resimdeki insanların  İkarus’un düşüşü karşısındaki ilgisizlikleri tablonun ana öğesidir. Herkes işinde gücündedir, kimse kimseye karışmaz, yaşanan bu trajedi karşısında kimse oralı olmaz. Resmin genelinde çalışan köylüler gerçek  hayat çizgileri görünür. Resmin ön planındaki kılıç ve para çantası “kılıç ve para iyi ele muhtaçtır şeklindeki Flaman  deyimini, hemen yanındaki tahıl çuvalı ise “taşa ekilen tohumdan hiçbir şey bitmez deyimini anlatır (resim 3). Bunlar, İkarus'un yarasız çabasına birer göndermedir. Aslında bu resimle Bruegel bir zıtlığı  ortaya koymuştur. Semavi, uhrevi, efsanevi  ve dini  olan bir olay  karşısında, dünyevi, gerçek olan, yaşanan ve geçerli olanın diyalektiğini.  Brugel’e göre tablosunda da çok net görülebileceği gibi bu tip önemli ve mitolojik olayların halk açısından hiç de o kadar önemi yoktur.  
Ne dersiniz, Pieter Bruegel haklı olabilir mi acaba ?


Pieter Bruegel  (1525-1569 ) eserlerinde savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabaları temalarını işleyen Hollandalı ressam. Baba Bruegel olarak da bilinir. "İkarus'un düşüşünü içeren manzara tuval üzerine yağlıboya ile 1558'de çizilmiştir. Tablo, Brüksel'deki Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmektedir.

resim 1
resim 2

resim 3



Bu yazıyı psikomitoloji grubu web sayfası için kaleme aldım.
http://www.psikomitoloji.com/attachments/article/79/ikarus.ve.bruegel.pdf