Sayfalar

29 Eyl 2012

Geçmişin Mirasını Yiyoruz

 
 
 


Tıpta Tecrübe Usulünün Tetkikine Giriş” , yazarı  Claude Bernard, çeviri Galip Ataç, İstanbul Devlet Basımevi 1934. Lise Felsefe Dersleri Yardımcı Kitapları no:2 .  Kitap Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) Talim ve Terbiye Dairesinin 25.06.1934 tarih ve 2454 numaralı emri ile 3000 nüsha tab’edilmiştir (basılmıştır)”. Kitabı adeta okşarcasına elime alıyorum ve sayfalarını açıyorum. Açılış sayfasında şu sözler yer alıyor;  “Bu kitabı okumak o kadar kuvvetli bir tesir bırakır ki, yakında  yeni bir ruhun o güzel tıp tetkiklerini canlandıracağını düşünmekten insan kendini alamazPasteur 1866.   Kitap 366  sayfa ve  fiyatı 95 krş.

Claude  Bernard, Fransız fizyoloji bilgini (1813-1878). Araştırmalarıyla fizyolojinin gözlem alanını genişletmiş, canlı hayvanlar üzerinde yaptığı deneyler ve bu deneylerin eleştirel incelenmesini sağlayarak öğrencilerini çok etkilemiş ve bu yöntemleri  kısa sürede yayılmıştır.

 Bu kitap tıp fakültelerinde okutulan bir kitap mı ? Hayır. Liselerde okutulan felsefe derslerine yardımcı olarak okunması için basılan bir kitap. Evet yanlış yazmadım, tıp fakültelerinde değil, liselerde okutulan bir kitap. Bu kitabın bugün liselerde okutulmasından vazgeçtim de, felsefe dersleri okutuluyor mu liselerimizde,  neler okutuluyor?  bunu sorgulamamız gerekli. Kitapta  bir tıp adamının fizyolojide deneysel yöntemleri anlatması dışında felsefe ile ilgili ne var diye merak ederseniz sadece Fasıl IV de yer alan “tıpta tecrübe usulünün önüne çıkan felsefe engelleri” bölümünü bulmakla kalmayacak, kitabın tümünün felsefi bakışla yazılmış olduğunu göreceksiniz.

O dönemin kadroları müthiş öngörüleriyle  dönemin gençliğini nasıl geleceğe hazırlamışlar, insanın gözleri doluyor. Atatürk ve arkadaşları “Cumhuriyeti” işte bu gençlere emanet etmişler. Gelecek için gençlere güvenirken boş sözlere itibar etmemişler, akılcı iş ve projeler yaratmışlar, eğitimi önceleyerek sıkı bir nesil yetiştirmişler. Bir de 1980 sonrası gençlerimizin eğitimlerine, bu gençlere okutulan kitaplara, müfredata, sınıf geçme yönetmeliklerine, otomatiğe bağlanmış öğrenci aflarına, kayıt rezaletlerine, çocuklarımızın sınavlar için koşu atı gibi eğitilmelerine bakıyorum da, nereden nereye…

Aklıma Mutlu Ekici’nin “DURUM” isimli  şiirinden İstanbul Tıp’77 mezuniyet albümümüze de koyduğumuz şu dizeler geliyor:

İlk amacımız senin çağına Atatürk’üm

Gerçek bu.

Oysa, gelecek yüzyıllardan söz ediyordun

Beni çabuk aşın, yetmez bu !

Atılım, girişim, bilim diyordun

Sesin kulağımızda ama

Bilim diye, bilim diye neler öğrendik

Biliyor musun ?



 

Yine o dönemde basılmış  Lise Felsefe Dersleri Yardımcı Kitaplarına bir göz atalım ve bir de bugünü tekrar gözden geçirelim.   Yaratıcı Tekamülden Hayatın Tekamülü(yaratılışcılıktan evrime) , “Etika”, “Monadoloji (Leibniz’in  ünlü felsefe kitabı), Bilgi ve Hata”, “Hayatın Mihaniki Telakkisi (yaşamın mekanik değerlendirilmesi),  Kant’tan Parçalar”, “Uzluk Oğlu Farabi’den Parçalar”, “Beşeri Bilgilerin Prensipleri”, “Mistiklik ve Mantık”, “Sosyolojinin Unsurları”, “Kainatın Muammaları” (evrenin sırları), “Ahlak  Tecrübesi”.

Bu kitapların basılması ve eğitimin şekillendirilmesinde emeği geçen o dönemin Milli Eğitim Bakanları  Mustafa Necati’yi  (Aralık 1925 -  Ocak 1929),  (1 Ocak 1929 tarihinde apandisit patlaması sonucu vefat eden ve Ankara'daki tarihe tanıklık etmiş evini 2006’da kuru fasulyeci Hüsrev Lokantası'na devrederek  kendisine olan şükran borcumuzu ödediğimiz(!) büyük eğitimci), Cemal Hüsnü Taray’ı ( Nisan 1929 -  Eylül 1930), Esat Sagay’ı (  Eylül 1930 -  Eylül 1932), Dr.Reşit Galip’ i (  Eylül 1932 -  Ağustos 1933) (Darülfünun'da Üniversite reformunu başlattı, öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Yakalandığı zatürre nedeniyle genç yaşta 41 yaşında vefat etti. İlkokullarda okutulan "Andımız" metni Dr. Reşit Galip'indir) , Yusuf Hikmet Bayur ‘u (Ekim 1933-Temmuz 1934),  Zeynel Abidin Özmeni   ( Temmuz 1934 -  Haziran 1935), Saffet Arıkan’ı (  Haziran1935 -  Aralık 1938) ve  efsane bakan Hasan Âli Yücel ‘i ( Kasım 1938- Ağustos 1946)  (Ankara Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması, Köy Enstitüleri'nin açılması, Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi,  Devlet Konservatuvarı’nın kurulması , Türkiye'nin UNESCO'ya girişi, dört yıllık çabaları sonucunda 15 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası’nın çıkartılmasını sağlayan Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerindendir, şair Can Yücel’in babasıdır)  hatırlamak gönül borcumuzdur.

O dönemin devlet adamları, siyasetçileri ne kadar öngörülü, ne kadar ileri görüşlü, bakış açıları geniş, gerçekten ülkesini düşünen insanlarmış. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, o dönemin bu büyük değerlerine saygı ve minnet duymak yeterli mi bilemiyorum. O dönemde kurulan temellerin sağlamlığı üzerinde duruyoruz. Hala geçmişin mirasını yiyoruz.

Siz ne dersiniz ?  


5 Eyl 2012

Meslek Seçme Şansım Olsaydı…



Hekimlik mesleğinde 35 yılı geride bıraktım, bunun son dört yılı yöneticilikle geçti, aktif cerrahiyi ve hekimliği noktaladım. Bazı dostlarıma göre erken alınmış bir karardı. Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu, gün gelir yazarım, ancak geriye dönüp baktığımda şimdiki aklım olsa hangi mesleği seçerdim, bu mesleğe yönelik eğitime başlardım diye düşünüyorum. Hemen “ yine hekim olurdum” dememi bekliyorsanız yanılırsınız.

Meslek seçiminde önemli unsurların “kendini tanıma, yeteneklerini değerlendirme, ilgi alanlarını bilme, değerleri ya da kişilik özelliklerini ölçme” olduğu klasik bilgi olarak kitaplarda yer alır. Bunların yanı sıra,  ailenin isteğini yerine getirme, yakın çevrenin etkisinde kalma, toplumsal yargılardan etkilenme vb gibi dış faktörlerden etkilenmemek te  önemli faktörlerdir. Kişilik dışında mesleğin niteliği, mesleğe giriş şartları ve emeklilik, iş bulma durumu, kazanç ve meslekte ilerleme şartları ilk akla gelen faktörlerdir.

Peki, kendinizi nasıl değerlendireceksiniz ?  Klasik bilgiler buna şu şekilde yanıt veriyor: Soyut düşünebilme, akıcı bir dille yazabilme, başkalarını anlayabilme, çabuk karar verebilme, el becerisi, el-göz koordinasyonu, renk algısı gibi özelliklerin gerekli olduğu şekil ve uzay iletişimini görebilme ve mekanik beceri.

 

Bakmayın siz meslek seçiminde temel unsurların “Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi”ndeki sıralanmasına. Yani üçgenin tabanını “temel fizyolojik ihtiyaçlar” oluşturuyor, sonra sırasıyla güvenlik, ait olma, saygı ve statü ve nihayet üçgenin tepesinde “kendini gerçekleştirme” yer alıyor. Bunlar akademik bilgi. Pratikte ise seçim aşamasında en önemli parametreler anne-baba isteği, idolün mesleğine özenme, güncel popüler mesleğe yönelim, kazanç  yüksekliği, ve toplum içinde saygınlık ilk sıralarda görülmekteler.

Bir kimsenin kendisine uygun mesleği seçebilmesi için “ben neler yapabilirim ve meslekten neler bekliyorum ?“ sorusuna cevap vermesi gerekir. Ben bu soruyu kendime sordum ve yapabileceklerim sonucunda üç meslekte karar kıldım.

Bu üç mesleğin de ortak yönleri şöyle; sorumlulukları, dolayısıyla riskleri yok, ucunda mahkemeye düşmek, tazminat ödemek,  şiddete uğramak yok, zevk ve sefanın sınırını belirleme elinizde, kazançları azımsanmayacak miktarda, dünya nimetleri size sunuluyor, siz bu nimetlerin peşinde koşmuyorsunuz. Popüler ve medyatik oluyorsunuz, herkes sizin için paralanıyor, adeta yaratıyor, gece yattığınızda yastığa baş koyar koymaz uyuyorsunuz, gecenin bir yarısı telefonunuz çalmıyor, mesleğinizi evinize ve yatağınıza taşımıyorsunuz. Nöbeti yok, sıcak veya soğuktan etkilenmek, yorgun düşmek söz konusu değil. Emekliyken de aktif meslek hayatınızı sürdürebiliyorsunuz. Beyninizi çok zorlamanız da gerekmiyor, fiziksel güç gerektirmeyen masa başı işler bunlar. “mide fesadına” uğramak dışında meslek hastalığı veya iş kazası görülmüyor.

Meslek seçme şansım olsaydı sıralamam şöyle olurdu:    1. gazete veya televizyonda “futbol yorumculuğu ”. 2. bir gazete veya dergide “gurme yazarlığı”. 3. Sağlıklı yaşam ve beslenme konusunda “haftalık köşe  yazarlığı”. 
Sizin sıralamanız ne olurdu ?
 

 



 

23 Ağu 2012

ANADOLU, sahipsiz yurdum…

Berlin'de Bergama Müzesi
 


1830'ların Alman propagandisti Dr. Ernst Jackh şöyle demiş: "Orada, Türkiye'de,  Anadolu ve Mezopotamya var. Ana­dolu doğan bir güneş, Mezopotamya ise eski bir cennet. Bu adlar bizim için bir simge olmalıdır".

Klasik Batı Uygarlığının kökeni  Anadolu'da İyonya’dadır.  Yani kendilerine sonraları Hellen diyen toplumun Olympos’lu tanrıları oluşturdukları kültürün anayurdu millattan önce Onuncu yüzyıllardaki Anadolu’dur. Homeros  ve ondan ikiyüz yıl sonra Anadolu'dan Yunanistan’a göç eden Hesiodos, anılarını ve düşüncelerini  İyon lehçesinde yazmışlardır. İyon lehçesi bilinen en eski Grek lehçesidir. Milattan önce dördüncü yüzyılda  kurulan Bergama (Pergamon) Asklepionu ile ilgili bilgilerin çoğunu burada tedavi olan tarihçi Aristides’in İyonca yazdığı yazılardan öğreniyoruz. İyon bilimi,felsefesi ve  edebiyatıyla, kısaca kültürüyle Anadolu'dan gelişmiş ve ancak üçyüz yıl sonra Yunanistan'a geçmiştir.

İlk doğa filozofları BatıAnadolu'da özellikle İyonya'da ortaya çıkmış ve bilimsel yaklaşımın temeli de burada  atılmıştır. Batı Anadolu'yu Ege'nin batı yakasından ayıran en büyük özellik, burada düşüncenin özgür olarak ifade edilmesiydi. Milet’li Thales ile başlayıp Anaksimandros, Anaksimenes, Diyogenes ve Herakleitos'le devam ederek Teos’lu Demokritos’la sonlanan Anadolu düşünürlerine karşı, antik Yunanistan’da  Sokrat-Platon-Aristo  ve ardılı düşünürler  yer almaktadır. Buna  Anadolu materyalizmine karşı Atina idealizmi demek doğru olur.  

Efes'te doğup  burada yaşayan Herakleitos (MÖ 550 ) karşıt elementlerin birbiri ile mücadelesinden gelişim doğduğunu ve doğada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp sürekli şekil değiştirdiğiniileri sürmüştür. İyonyalı   filozofun ünlü deyişi  aynı akarsuda iki defa yıkanılamaz kendinden sonraki tüm filozofları etkilemiştir. Alman düşünür Nietzsche, Herakleitos  için, " dünya her zaman gerçeğe muhtaçtır, o halde her zaman Herakleitos'a muhtaçtır” diyerek Herakleitos’un büyüklüğünü vurgulamıştır.

Efes’e yakın bir kent olan Kolophon’da yaşamış, bir Anadolu bilgesi olan Xenophanes (MÖ 569-477) ilk kez “tek tanrı” fikrini ileri sürer ve hepimiz topraktan ve sudan doğduk, zira;  topraktan gelir bütün şeyler ve döner toprağa… demiştir, demiştir de biz bu büyük filozofu değil dünyaya, kendi insanımıza tanıtmış mıyız, adına bir etkinlik, bir kütüphane, bir felsefe okulu açmış mıyız ? Sahipsiz yurdum benim, anadolum.

Coğrafyacıların en büyük isimlerinden biri de tarihin babası olarak anılan Heredotos'tu (MÖ 440-425) . O bir Anadolu insanıydı, Halikarnas’lıydı, yani bugünkü Bodrum. Amasyalı Strabon (MÖ 63 - MS 20), "Geografika" isimli yapıtında gezdiği ülkeleri anlatan bir başka coğrafyacıydı. Bergama’lı nişanlısını görmek için yayan olarak  yollara düşen İzmirli Homeros'un İlyada ve Odysseia destanları batıda baş tacı edilen klasiklerken bizim okullarımızda okutuluyor mu acaba ?
İzmir'li Homeros
 
Parşömen yani Bergama Kağıdı olarak isimlendirilmiş  “Pergamene"  keşfedilmesini tarihteki ilk kağıt ambargosunu uygulayarak Bergama'ya papirüs ihracını durduran Mısır Uygarlığı’na borçludur. Tabaklanmış keçi derisi ilk parşömenin ana malzemesidir. Parşömenin kullanılmasıyla 200 000 kitabıyla Bergama Kütüphanesi'nin İskenderiye'deki kütüphaneye kafa tuttuğunu, dünyanın en dik antik tiyatrosunun Bergama’da olduğunu, Hippokrat'tan sonra antikçağın en ünlü hekimi olan, atardamarların kan taşıdığını gösterip açıklayan ve beşyüz kadar kitap yazan  Galenos’un  Bergama'da doğmuş  olduğunu, psikiyatri, psikodrama ve psikoterapinin ilk uygulandığı şifa yurdu Bergama Asklepionu'nda çalışmış olduğunu, yaralanan gladyatörler için maaşlı devlet görevlisi olduğunu kaç kişi  biliyor ?

Hipokrat ve Galen’i bir kenara bırakalım, Kalkedon’lu (Kadıköy) Heraphilos’un (MÖ 320)  İskenderiye tıp ekolünün kurucusu olma onurunu anlatamamak, tanıtımını yapmamak Anadolu’mu sahipsiz bırakmak değil midir, ki  o Heraphilos,  beyin ile beyinciği birbirinden ayırt etmiş, "duodenuma"  12 parmak adını vermiş büyük bir hekimdir. Efes’li Soranus (MS 98-138) ise tarihin ilk kadın hastalıkları doktoru yani obstetrisyenidir. ”Kadınların  Hastalıkları Üzerine” adlı kitabı 15 asır boyunca okutulmuş, büyüyü kesinlikle reddetmiş,  mensturasyonun bir iç temizlenme olayı olmadığını, gebelikle ilişkili olduğunu belirtmiştir. Anadolu’nun bu büyük hekimlerine ne kadar sahip çıkıyoruz sorduk mu kendimize hiç ?
Milet'li Tales

İbret listemize bir bakalım:




1) Homeros'un İlyada’sını okuyup 41 yaşında Troya yollarına düşen Schliemann  1868-1873 yılları arasında Troya yağmasını başlatır,  bulduklarını Berlin'e götürür.

2) Al­man tüccar-mühendis Cari Humann görev yeri Türkiye' ye gelerek demiryolları ve ka­rayolu inşaatlarında mühendis olarak çalış­maya başlar. Humann, ça­lıştıkça Anadolu topraklarının altındaki tarihe, arkeolojik görkemli yapılara rastlar ve Bergama'da kazıya başlar. 1878'de Büyük Zeus Sunağı'nı ortaya çıkartır. Dönemin eşsiz heykeltıraşlık sanat örneklerini içeren bu olağanüstü yapı, yerinden sökülüp Almanya'daki Berlin müzesine götürülür.

 3) British Museum’dan Sir C. Leonard Woolley 1911'de Karkamış kazısının başına getirilir. Casus Lawrence (Ara­bistanlı) ile birlikte Karkamış'ta beş kazı mevsimi geçirirler. Karkamış çevresindeki köylüler ve kazı­larda çalışanlar, geceleri mezarları soyarlar ve bunları  64 sandık içinde İngiliz Konsolosluğu yoluyla British Museum'a gönderirler. Geç Hitit Krallığı'nın başkenti Karkamış böylece  British Museum'a taşınır.

4) İngilizler Likya Bölgesinde bulunan, anıtsal önemi büyük Nereidler Anıtı'nı da British Museum'a taşımışlardır.

 5) Antalya Müzesi'nden baş kısmı çalınıp Amerika'ya götürü­len Herakles heykelini, 70'lerde bir şafak vakti Arke­oloji Müzesinden kaçırılan Büyük İskender heykelinin  başını hatırladıkça içim acımakta, canım yanmakta. Berlin’de, British Museum’da ve Louvre ‘da  "Hitit Tab­letleri Koleksiyonu” nasıl oluştu düşünmek bile istemiyor insan. Yazık ki yazık…

Dünyanın en eski uygarlıkları olan Mısır ve  Mezopotamya medeniyetlerinin Avrupa’ya akışını sağlayan, Yunus Emre’lerin, Karacaoğlan’ların anayurdu, Hipokrat, Galen, Soranus, Herafilus, Şerefeddin Sabuncu ve Hulusi Behçet’lerin döl yatağı Anadolu, anadolum, sahipsiz yurdum benim.



 
          Truva Hazineleri                                                                                                  Nereidler Anıtı

 

22 Ağu 2012

Türkan Saylan'ın ardından




Sanırım 70’li yılların başlarıydı, fakültede yoğun siyasi hareketlilik ile öğrenci olarak bizlerin heyecanlı hareketliliği  birbirinin içine girmişti. Türkan Hoca’mızı ilk kez o sıralarda görmüştüm, kısa siyah saçları ve incecik vücudu, aydınlık güler yüzü ile hemen dikkat çekiyordu, güzel, alımlı bir kadındı.

Yüzünde saklamaya çalışmadığı ancak hissedilen bir hüzün vardı. Daha sonra dermatoloji stajında tekrar karşılaşmıştım, sanki daha da güzelleşmişti. Biz 77’liler can güvenliğimiz olmadığı için yeminsiz ve törensiz fakülteyi bitirdiğimizde bizleri teselli eden bir Nuran Hocamız, bir Hayrünisa Hocamız ve bir Türkan Hocamız vardı.

Daha sonra hocamı Lepra hastanesinde bir kez daha gördüm, aynı asil duruşuyla , özgüveni dorukta, koşuşturan ve yorulmayan bir bilim insanı… Yıllar sonra tekrar ve son gördüğümde ise İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü’nde  kendisi gibi yorgun hasta odasında yataktaydı. Kırmızı ruju ve bu ruj ile uyumlu bandanası, asit ile dolu karnını bizler üzülmeyelim diye pikenin altına saklayan ancak o zarif ellerini  pikenin üzerinden kaldırdığında şişliği belli olan vücudu ile yatakta yatan ama “düşmana inat bir gün daha yaşıyorum” bakışı ile bizlere teşekkür eden Türkan Hoca’m.

Yüzünde ilk gün gördüğüm hüzün aynen duruyordu, yıllar bu hüznü silememişti. Aslında gülüşünde, inatçı konuşmasında, hatta kahkahasında bile o tatlı hüznü hep vardı. Ölümünden çok kısa bir süre önce Nisan 2009 sonlarında kendisine İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak Rektör Yardımcıları ve Genel Sekreterimizle birlikte geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuş, yanında olduğumuzu ifade etmiştik.

Türkan Saylan bir semboldür, Atatürkçülük adına Atatürk’ü yanlış yorumlayan ve davrananlara  “ne şeriat ne darbe” söylemiyle demokrasinin erdemini her fırsatta hatırlatan,   Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlığının sembolüdür.  Düşüncelerini şiddet ve kaba kuvvetle savunan ve kabul ettirmeye çalışanlara karşı duruşuyla insancıllığın ve düşünce özgürlüğünün sembolüdür. Ölüme yaklaştığı son günlerde uğradığı haksızlıklara ve iftiralara karşı bedeninin tükenmekte olan enerjisini son ana kadar kullanışı ile  direnişin sembolüdür.

Eğitim için devletin yapamadığını yapan, binlerce fakir ve kısıtlı olanaklar içindeki genç kızımızı karları delerek aydınlık gökyüzüyle buluşturan, okutan, eğitimin sembolüdür, kardelenlerin anasıdır.
 
 

Onuncu Yıl Marşı'nı olur olmaz yerde ve zamanda çalıp zıp zıp zıplamak yerine 35 000 burslu kız öğrencinin 100 000’e çıkarılmasını, her köye bir okul,  her ilçeye bir kız yurdu yapılmasını vasiyet eden bir çağdaş yaşam sembolüdür. Mitinglerde kendisini konuşturmayanlar ve cenazesine gelmeyen Devlet temsilcilerine hatta her kesime ölümüyle gerçek insan sevgisini, olgunluğunu, kadirbilirliğini ve  yurt sevgisini gösteren bir idealdir, bir ülküdür.

Türkan Saylan, tam da hocası Prof.Dr. Sadi Irmak’ın tanımladığı gibi " bağımsızlığın, özgürlüğün, çağdaşlaşmanın, sosyal adaletin, ülke bütünlüğünün, som, mutlu bir vatandaşlık ülküsünün, barışık bir dünya düzeninin sembolü olan Atatürkçülüğün" * gerçek bir öğreticisi , örnek bir Cumhuriyet kadınıydı.

Bizler sana minnettarız güzel Hocam.

*Atatürk’ten Anılar. Ord. Prof.Dr.Sadi Irmak, Güven Matbaası, 1978, Ankara              

 

28 Tem 2012

Çiselemeler (3)



Telefondaki ses coşkulu ve özgüveni yüksekti “babacım sunumum başarılı bulundu, mezun oldum”. Yüksek lisans tez sunumu ile Delft Üniversitesi’ndeki eğitimini noktaladı güzel oğlum, daha doğrusu üç kuzumdan biri. Hava sıcak, Yaşar Kemal’in Çukurova için söylediği “sarı sıcak”. Balkondayım, dışarısı yapış yapış, kavruluyor, içim ise  yaylalardaki dereler gibi soğuk ve gürül gürül. Nasıl olmasın ki,  üç oğlum da eğitimlerini en üst seviyelerde başarıyla noktaladılar. Çiçeği burnunda “mezun” oğlumun, ikizinden 5 dakika önce Rize’nin nemli ve değişken havasında bir kış günü doğuşunu hatırladım. İkiz kardeşinden eksik tartılı, zayıfça, hatta çırpı bacaklarıyla sanki ana karnında biraz haksızlığa uğramış gibiydi. Zaten anneleri hep alttakinin üsttekinden tekme yediğini söyleyip duruyordu, sanırım tekme yemekten bıkmış olmalı ki ilk o geldi. Adını bu çelimsiz haliyle önündeki zor hayata hazırlıklı olsun diye mi Metin koydum acaba? 

İkiz büyütmek çok zormuş gerçekten, yaşayarak gördük. Gerçi ben ilk yavrumuzdan elde ettiğim deneyimle bu sefer biraz çamura yatmayı seçtim, örneğin gece ağladıkları zaman anneleri yanlarına fırladığında ben de hemen soruyordum “hangisi ağlıyor”? İlgilenmek ise ilgileniyordum işte !  Ağlayanın kim olduğunun bir önemi olmadığını ben de biliyordum aslında, biri ağlamaya başladığında öbürü hiç aksatmaz ikizine katılırdı zaten.
Babacım sunumum başarılı bulundu” sözleri kafamın içinde pinpon topu gibi gidip geliyor, beraberinde kesik kesik kareleri de getiriyor. Zaman hızla akıp geçti, serpildiler, her ikisi de “müşekkel” oldu. Çok iyi futbol oynadığını hatırlıyorum, müthiş çalım atardı, balkondan onu seyrederken düşecek bir yerini incitecek diye içim titrerdi ama yumuşak top tekniği de gözümden kaçmıyordu, futbola aşırı düşkünlüğüne ben de aşırı  klasik baba refleksi vermiş ve kuzumun futbol hayatına müdahil olmuştum. Topçu olsa daha iyi mi olurdu ne?  

Bir yeri yaralanıp canı yandığında tıbben belirlenemeyen bir frekansta öyle tekdüze bir sesle ağlardı ki “hah işte o” demek çok kolaydı. Aslında her aksilik de onu bulurdu ya, sünnetinde enfeksiyon, bademcik ameliyatından sonra yeniden müdahale gerektirecek kanama ilk aklıma gelenler. … Aslında zaman zaman bizlerin bile karıştırdığı kadar birbirine benzeyen tek yumurta ikizi olmalarına karşın tarzları ve beğenileri çok farklı. Biri futbol delisi diğeri atari ve  satranç gibi oyunları seviyor, biri “Şirinler” çizgi filmini beğenirken diğeri ”He-man”  veya “Voltran” hayranı. Bir de kuzenle kurdukları çete var ki, Altınoluk’taki ranzanın ya da “inter-rail” deki hostellerin dili olsa da konuşsa.

Üç çocuk büyüttük ama en büyük hayat dersini ikizlerden aldık. Kolej sınavları bitmiş, tercihler yapılıyor, puanları neredeyse aynı. Ve kuzular bir gün çıkıp geldiler ”biz ayrı okullarda okumak istiyoruz, böylece kişiliğimizi daha iyi bulacağız”. Bak bak bak… ne de bilmiş şeysiniz siz öyle, kişiliklerini bulacaklarmış, pöh… Hastalık var, servis kaçırma derdi var, dersler ve ödevlerde yardımlaşma var, ne demek ayrı okullar, aynı okula gitmeliler, öyle değil mi,  baba olarak buna karşı çıkmalıyım. Onların kararlılığı (annelerini de arkalarına alarak) karşısında diren(e)medim, hatta erken pes ettim. İyi ki de öyle olmuş, Türkiye’nin en gözde ve köklü iki lisesini seçtiler, ikisi de hayatı farklı yönleriyle tanıdılar, biri sosyal yaşam yönüyle öne çıkan okulunda yatılıyken şarabını da içti, hamamına da gitti, dersini de çalıştı, diğeri ise hayatı planlama ve disiplinli olma felsefesiyle tanıdı, kulüp ve ekip çalışmasını önceledi, dalış okulunda eğitimci seviyesine yükseldi. İkisi de farklı yönleriyle hayatı tanıdılar,  kişiliklerini gerçekten kendileri belirlediler  ve sonunda kazanan onlar oldu.
Bir babanın çocuklarından hayat dersi alması inanın çok anlamlı ve keyifli. Baba oğul ilişkisini arkadaşlık ilişkisi formatına yerleştirmek iyi bir çözüm bence. Biliyor musunuz bu çocuğun espri yeteneğini inceden kıskanıyorum ama bu özelliğini benden aldığına inanıp bunun tesellisiyle rahatladığımı itiraf ediyor ve kafamdaki pinpon topunun zıplamasını  şimdilik durduruyorum.


15 Tem 2012

BRUEGEL "Köylü Düğünü Ziyafeti" ve Kunthistorischemuseum



Hafta sonu genelin aksine deniz kıyısına değil, Avrupa’nın tam ortasına gittim, Viyana’ya. Burasını seçmemdeki  temel faktör Viyana Sanat Tarihi müzesi ile Doğa Tarihi müzelerini, ikiz kardeşleri görme isteğimdi. Her iki müze de müthiş gerçekten. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki,  Sanat Tarihi Müzesi (Kunthistorischemuseum), hem eser zenginliği hem de binanın güzelliği olarak değerlendirdiğimde  Louvre  ve Hermitage’dan sonra dünyanın en iyi üçüncü müzesi.  Peki neden diğerleri kadar çok tanınmıyor veya Madrid Prado'dan, British Museum’dan daha az tanınıyor ?  Sanırım tanıtım ve pazarlamada Avusturya yetkilileri yetersizler, bir de isminden kaybediyor galiba; söylemesi de yazması da zor.

Gezmesi çok rahat, ziyaretçi yoğunluğu yok, odalar geniş ve her odada oturmak için yerler var. Bu, benim gibi müze dolaşırken beli ağrıyanlar için çok önemli bir kolaylık. Resimlerin korunması yetersiz gibi geldi bana, ama görevliler çok nazik, isteyin fotoğrafınızı bile çekiyorlar, ne Louvre’daki gibi burunları kaf dağında ne de  Hermitage’deki gibi suratsız ve kaknem gardiyan kadınlar var buralarda . Müzenin hediyelik eşya bölümü de çok çeşitli ürünlerle dolu ve fiyatlar son derece makul. Zaten Avusturya’lılar iyi niyetli ve güzel huylu insanlar, bu bağlamda Alman, Fransız, Belçika, Hollanda  ve benzeri ülkelerden çok farklılar. Nefis bir meydanın sağında doğa tarihi, solunda ise sanat tarihi müzeleri yerleşmiş. Giriş ücreti 10 Euro. Mutlaka kulaklık almalı, çok bilgi veriyor.Eski Mısır, Grek ve Roma uygarlıklarına ait eserlerin yanında zengin resim koleksiyonu içinde benim için en önemli olan salon P. Bruegel’in odası. Avrupa’daki en zengin Bruegel koleksiyonu burada, 20 resim yan yana. Bu odayı tavaf ettim adeta, üç kez dolaştım, yakından inceledim, bazı tablolarına tekrar tekrar baktım.


Döneminde meslektaşlarının para karşılığı kiliseye şatafatlı dini resimler ya da aristokrat görgüsüz zenginlerin servetlerini ortaya koyacak biçimde ısmarlama resim yaptıkları hatırlanırsa  Bruegel’in, doğa resimleri, günlük mütevazi yaşamı, köylüleri anlatan resimleri yapması daha bir anlamlıdır. Her resminde bir öykü anlatır Bruegel. Köy yaşamını ve orada yaşayan insanları açık bir şekilde anlatmayı başaran Bruegel çoğunlukla köylü zannedilmiş hatta “Köylü Bruegel” bile denmiştir. Bruegel zıtlık içeren konuları alegorik olarak anlatma yolunu seçmiştir, örneğin iyilik-kötülük, zayıflık-güçlülük, saflık- kurnazlık, mevsimler gibi. Son yıllarda onun resimlerine de dini anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır ama beyhude çabalardır bunlar. Bruegel, çağını tüm içtenliğiyle resmetmiştir, dini veya mitolojik konulu resimlerinde bile ne İsa'ya ne Meryem Ana'ya ne de havarilere bir gönderme çabasında bulunmuştur, aksine konuyu olduğu gibi yansıtmıştır.

Eserlerini yakından gördüğümde hayranlığımın katlanarak arttığı Flaman ressam P. Bruegel’in burada   (Kunthistorischemuseum) sergilenmekte olan köy düğünü resminden bahsedeceğim biraz. Daha önceki yazılarımda “Çocuk Oyunları” ve “İkarus’un Düşüşü”nden bahsetmiştir. Tuval üzerine yağlıboya, 124 x 164 cm. bir tablo. Orijinal adı De Boerenbruiloft,  yani “Köylülerin Düğünü “. Yapıldığı tarih 1568. Müzeden öğrendiğim bazı bilgiler şöyle:


Bruegel’in yaşadığı yüzyılda yemek resimlerinde soylular ve şehirli aileler hep şu şekilde  resmedilmiş;  masada oturan ancak yiyeceklere dokunmayan insanlar, hatta bir şey yemek şöyle dursun ağızlarını bile açmayan insanlar... Buna karşın  Bruegel’in   Peasant Wedding Banquet    yani  Köylü Düğünü Ziyafeti” adlı resminde genel eğilimin aksine  iki adamın ve bir kadının ağızlarına kaşık götürdükleri, bir misafirin dudaklarına sürahi götürdüğü, ön planda sol altta ise bir çocuğun parmaklarını yalamakta olduğu görülmektedir. Masanın sonunda tam köşede bir çocuk annesinin yanında ağzına yiyecek götürmektedir. Doğal ve içten, çünkü resim ısmarlama değil !

Resimde  gelin, duvarda yeşil bir çuha üzerine asılı “gelinlik  tacı” altında oturuyor, o zamanın adetleri gereği düğün masasında gelinin hiçbir şey yapmaması, yemek yememesi ve konuşmaması gereği gelin öylece oturuyor.  Damat ise ortada yoktur, çünkü yine geleneksel olarak damadın düğün yemeğinde bulunmaması gerekiyor. Resimde gelinin iki sağında yüksek arkalıklı sandalyede nikah memuru oturmaktadır.

Düğün bir samanlıkta veya ahırda geçiyor, çünkü misafirlerin arkasında saman balyaları yığılmış durumda görülmekte. Duvardaki bir tırmık ile iki mısır demeti hasat zamanı olduğunu akla getiriyor. Tabaklar menteşeleri çıkarılmış bir kapı üzerinde taşınıyor. Yemekler ise ekmek, yulaf lapası ve çorbadan ibaret. Yemekleri taşıyan öndeki  adamın şapkasının kenarına tutturulmuş olan tahta kaşık, bu adamın parayla çalışan bir işçi olduğunu  gösterir. Arkadaki adamın şapkasındaki kurdele ise  mensup olduğu grubu gösteriyor. Sol alt köşede bir adam küpler içindeki içkiyi sürahilere doldurmaktadır. İçkinin renginden bira olduğu anlaşılmaktadır. Zaten buğday, arpa  yetiştiren köylülerin bira içmesi doğaldır, buna karşın zengin sofralarında şarap içki olarak yer almaktadır.

Davetli misafirler  beyaz örtülü büyük masanın etrafında arkalığı olmayan kaba ahşap sıralarda ve basit sandalyelerde oturmaktadır. Masanın başında oturan kırmızı şapkalı genç bir adam  yemek tabaklarını  konuklara uzatmaktadır. Resmin sol tarafındaki bir başkası ise düğün birasını ufak kupalara doldurur. Resmin daha sağ tarafında kıyafetinden anlaşıldığı kadarıyla  bir Fransisken papazı soylu bir adamla konuşmaktadır. Masanın altından kafasını çıkaran köpek muhtemelen soylu adamın köpeğidir. Resmin sol tarafında ayakta duran iki adam gayda çalmaktadır. Bunların pantolonlarında da  mensubiyetlerini gösteren  kurdeleler görülür. Bunlardan birinin gözü yemeklerdedir.

Müzeden ayrılırken  Bruegel’in  yıllar sonra ortaya çıkan sürrealist ressamların; Picassoların, Dali’lerin fikir babası olduğunu, resimlerinin ise  sürrealist resimlerin prototipleri olduğunu  düşündüm.








Nikah Memuru 

                                  
                                

                                                                          Fransisken Keşiş ve Soylu

                                                                         GELİN


Dr Faik Çelik

ayrıca bkz.
https://argoscelik.blogspot.com.tr/2013/05/bruegel-ve-korler-meseli.html 
https://argoscelik.blogspot.com.tr/2013/04/bruegel-ve-hollanda-atasozleri.html 


20 Haz 2012

İyi Yaşamak



Nedir “iyi yaşamak”,  kime göre, neye göre iyi  yaşanılır ?  Para-pul, şan-şöhret içinde yaşamak ya da sağlık ve huzur içinde sakin bir hayat sürmek midir iyi yaşamak ?  Daha net bir soruyla soracak olursak, “iyi yaşama”nın akademik bir tanımı var mıdır, resmi çizilebilir mi, şarkısı bestelenebilir mi , laboratuvarda formülü yazılabilir mi ?

Ben iyi yaşamayı şöyle anlıyorum (tarif etmiyorum), nefes aldığın her ana kendince anlam katmak, elindeki mevcut imkanlara göre o anları optimum tat alıcı biçimde hissetmektir, maksimum  tat alıcı biçimde hissetmek için şartları zorlamamaktır. Diyeceksiniz ki “al işte yeni bir yaşam koçu daha çıktı kocaman kocaman laflar ediyor”.  Hiç böyle bir iddiam olamaz, kaldı ki,  ilke olarak kendi kendisine yaşam koçluğu yapmayana “allame-i cihan getirtsen  ne fayda !  

Ben derim ki; iyi yaşamak evlilik çemberinin dışına çıkıp da yalnızlıktan şikayet etmemektir, berbat geçen bir günün sonunda yatakta kıvranmadan hemen uyuyabilmektir.  Kötü geçeceğini bildiğin bir güne sıkı kahvaltı ile başlamaktır  iyi yaşamak, bir de bu kahvaltıya kendi ektiğin domates ve biberleri katık etmek.

Gece yarısı nöbette iki ameliyat arasındaki on dakikada kuru bir dilim ekmek ve buruşuk iki zeytini, kaynamaktan kararmış zift gibi çayla içip “oh be” diyebilmektir iyi yaşamak. Her Pazartesi diyete başlama sözü verip Çarşamba bu sözü bozmaktır, küfretmek ama bunu yaparken terbiyeyi bozmamaktır iyi yaşamak.

İyi yaşamak konserde ritim tutmak, üstelik yaşın ilerledikçe bundan dehşetli bir şekilde keyif almaktır, kendimizi şımartmak, kendimiz için yaşamdan zaman çalmaktır. Oyuncaksız geçirilen bir çocukluktan sonra hâlâ oyuncaklara merak duymaktır. İki arada bir derede şiir okumak, sevdiğin şarkıyı gece yarısı ıslıkla çalabilmektir iyi yaşamak.

İyi yaşamak nedir tarif edemem ama bilirim ki peyniri çok az konmuş su böreğinden bir dilim daha istemektir, yenilgiden hemen sonra yenmeyi düşünmektir. İyi yaşamak ahlaklı ve dürüst yaşamı seçenlere “enayi” diyenlere kızmamayı bilmek, onlara gülüp geçmeyi öğrenebilmektir.  Sevmektir, sevilmektir, öğrenmektir, öğretmektir, yaratmaktır, paylaşmaktır.

Isırgan otu yetişmesin diye hiç sulanmayan bahçede gülün de yetişmeyeceğini bilmektir iyi yaşamak. Düş yaratmaktır, düş kurmak değil. Zengin biriyle evlenme düşü kurmak yerine Jules Verne gibi aya seyahat etme düşü yaratmaktır iyi yaşamak.

W.Churchill’in çok sevdiğim bir sözü var, “ uçurtmalar rüzgârın  gücü ile değil, o güce karşı koydukları için yükselirler” .  İyi yaşamak için de iyi yaşamayı engellediğini düşündüğünüz her güce karşı koydukça iyi yaşarsınız.