Sayfalar

12 Mar 2012

Çiselemeler (1)

Soğuk bir sonbahar sabahı, Amsterdam, inceden bir yağmur çiseliyor, soğuk alnınıza alnınıza vuruyor, Rembrant Meydanı’ndan yürüyoruz Leidens Meydanı’na doğru. Bir kafede soluklanıyoruz, sıcak bir kahve ile içimizi ısıtmak için. Benim derdim içimi ısıtmak değil, yanımda soğuğu benden alıp götüren çevremi sıcacık yapan  yavrum var, üç kuzumdan biri, gururum, yaşama sevincim, yakışıklı oğlum. 
Kahvemizi söyledik, gelen geçene bakıyoruz, yüzlerce insan, yüzlerce farklı yüz. Telaşlı, düşünceli, somurtkan, endişeli, güler yüzlü, rahat, tedirgin … Yanındaki arkadaşına gönderdiği kaçamak öpücüğü yakalıyorsunuz önünüzden geçen çiftin,  biraz yapmacık mı ne ? Bunların arasındaki sevgi de yapmacık olabilir mi? Belki de sahte ? Tabii ya, sevginin sahtesi olur derler büyüklerimiz ama nefretin asla… Arkadan gelen adamın yüz ifadesi nefret dolu, ama gerçekten öyle,  zaten nefretin sahtesi olmaz dedik ya !  İşine veya eşine, ya yöneticilerine, ya da yönetemeyenleredir nefreti kim bilir ?
Uzunca bir genç kız geliyor, cıvıl cıvıl, kır çiçeği gibi, yüzünde duru bir güzellik, içten bir ciddiyetle yürüyor, başı hafif öne eğik… Oğlumla göz göze geliyoruz. Sanırım duygularımız bir noktada birleşiyor, beğeni ! Sonra ani bir kaçışla gözlerimizi başka yöne çeviriyoruz, ben böyle bir gelinim olabilir mi diye düşünmüştüm, itiraf edeyim, oğlum da bir eş düşledi mi acaba ?
Zamana paralel olarak insanlar akıp gidiyorlar, kahvemizi içmeye devam ediyoruz. Yetmişlerinde bir kadın bisikletini o kadar ustaca sürüyor ki, hayatıma sporu sokamamamın dayanılmaz ezikliğini hissediyorum bu sportmen hanımın ardından, gıptayla.  Oğluma köpeğiyle yürüyen hanımı gösteriyorum ne kadar mağrur, köpeğinden olsa gerek, bir French Buldog, tek gözünün çevresi kapkara, vücudu kar beyazı. Oğlum bizimkini soruyor hemen, 9.5  yaşına gelen bebeğimizi, adı Argos, hani mitolojide 100 gözlü köpek var ya, gözlerinden sadece birisi gören bekçi köpeğinin adı*. Argos,  asil bir köpek,  seceresinde annesi Michelle, babası ise Arthur görülüyor, Belçika Golden Rettriever’ı. Kapıda gelişimi bekleyen, benim diyen eşlere taş çıkartırcasına sarıp kucaklayan, insanlara inat sevgisini saklamayan, duygularını ele veren kuyruğuyla altın renkli can dostum, çocuklarımın ve benim arkadaşımız.
Uykum da yok ama esniyorum, gerginlikten mi yorgunluktan mı ?  Kahvemiz bitti, oğlum bir daha ne zaman geleceğimi sordu, bense kafamda dönüşte boğuşacağım sorunları sıralamaya çalışıyorum, kafamda kırk tilki, eskiden kırkının kuyruğu birbirine değmezdi, şimdi kuyruklar birbirine takılıyor, yaşlandık , belli oluyor. “En kısa zamanda” diyorum ama söylediğime sanırım ben de inanmamışım ki,  tamam tamam seneye” diyorum ara vermeksizin.
Masayı geride bırakıyoruz, kol kola girdik yürüyoruz. Hayat devam ediyor, insanlar akmaya, zaman ilerlemeye, aslında devam eden dünya telaşı, neyse beni bekleyen iki oğlum, diğer kuzularım var İstanbul’da, gitme zamanı. Show must go on….
* bu yazı Kasım 2009'da  yazıldı

11 Mar 2012

Yalnızlık ve Umut



yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz”  diyen Ö. Asaf ne kadar içten tanımlıyor yalnızlığı. Aslında yalnızlık bir çöl gibidir; suyun, ağacın, yeşilliğin ve gölgenin olmadığı, güneşin bütün haşmetiyle hüküm sürdüğü, göz alabildiğince uzanan kum denizi, sadece kum…
Çölde iki  kavramla karşılaşılır, serap ve vaha. Serap yanılgı, vaha ise gerçektir. Vahada su vardır, ağaç vardır, gölge vardır, vaha hayattır,  çölde soluklanabilmek, yaşama umudunu sürdürebilmek için bir şanstır vaha. Bu vaha belki de insanın yalnızlığına son verecek olan bir umuttur .

Üzerinde tonlarca ağırlık hissettiğinde, yaşamın doğallıktan çıkıp zorunluluk olduğunu düşündüğünde, çölde bir vaha aradığında, bir güzel ve özel insan çıkıp gelebilir diye umut etmelidir insan…
Leyleklerin göç edişlerinde emek vardır, umut vardır, nerelerden gelip nerelere giderler yeni bir baharı yakalamak umuduyla. Bir güzel ve özel insanı bulabilmek de emek ister, umut ister…
Kendini karanlıklar içinde, penceresiz, gökyüzünün maviliğinden uzak hissettiğinde, nefessiz kalıp bir avuç oksijene muhtaç kaldığında, bir güzel ve özel insan çıkıverir, karanlıkları yırtan, maviliğe kavuşturan,yeniden nefes aldıran, yaşama sevinci veren…
Ümit, dört harfli bir sözcük, ancak günümüzde ekmek ve su kadar gereksinimiz olan bir sözcük. Sağıma bakıyorum karanlık, soluma bakıyorum belirsizlik, arkama bakmaya cesaretim yok, önümü göremiyorum, sisli, bulanık ve güvensiz…
Maalesef toplumsal olarak yılgınlık denizine yelken açmışız. Olumsuzluk, kötümserlik, umutsuzluk içimizde ivme kazanmış, beynimizi kemiriyor…

"İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel"
 diyor Arif Damar.  Bir sıcak ümit, yüreklerimizi ısıtan, yarınlara güvenle baktıran, gülme ve yaşama asılma gücü veren… Ne çok bekliyoruz bu güzelliği şu günlerde. Bu güzel ve özel umudu....
Neden yalnız kalır insan? Neden çöle koşar zorlukları bildiği halde ? Yalnızlığın hüznünü kendisiyle paylaşmak için mi yalnızlığı seçer ? Neden teslim olur yalnızlığa, hem de çölde vahadan çok serap olduğunu bildiği halde !  Tek çıkış yolunu yalnızlıkta mı görür ?  Belki başkalarına kızdığından, bıktığından ya da kaçtığından,  belki de kendini cezalandırma isteğinden  yalnızlığı seçer insan. Kim bilir, belki yalnızken  kendisini yeniden bulması veya keşfetmesinin dayanılmaz çekiciliğidir insanı bu yolculuğa çıkartan. Yalnızlığı çözüm yapan ne ola ki ?
 
Nedenler  ne olursa olsun, "insanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır" diyen Yaşar Kemal insana olan güveniyle  hep haklı çıkmaktadır. İnsanoğlu umutla yaşar, umutsuzluğunu da umutla aşar.  Bu umutları gerçekleştiren güzel ve özel insanlar oldukça….


10 Mar 2012

İnsanlarda ve Hayvanlarda Aşk ve Cinselliğe Dair Popüler Notlar


·         Cinsellik, hayvanların  soylarını sürdürebilmeleri için içgüdüsel olarak davrandıkları bir yaşam biçimidir. İnsan bu bakımdan hayvanlardan büyük ölçüde ayrılmaktadır. Çünkü insan istediği zaman ve üreme içgüdüsünden bağımsız olarak çiftleşebilen canlı varlıklardır.

·         İnsanlar dışında tüm canlıların, kendilerine özgü bir çiftleşme takvimi vardır, buna insana en yakın gelişmişlikte olan orangutanlar da dahildir, bir tek insan takvim falan dinlemez, onlarda çiftleşme için yıl, ay, gün hatta saat kavramı yoktur, istedikleri zaman çiftleşirler. İnsanlar ayrıca dünyada yüz yüze sevişebilen ve çiftleşebilen tek canlıdırlar.

·         Timsahların aşk yaşamı ve cinselliği yaşamaları çok güzel ve şiirseldir. Bu iri, çirkin ve ürkütücü yaratıklar monogamdırlar, erkek dişisini seçtikten sonra yüz yılı aşan uzun ömürleri boyunca birbirinden ayrılmazlar. Erkek timsaha olumlu cevap veren dişi timsah, çevrelerinde halka olan diğer timsahların ortasında bir düğün dansı yapar ve dans sonunda dişi timsah gelir, erkek timsahın göğsüne başını dayar ve bir süre öyle durur, bu romantik görüntü ile sonuca ulaşılmıştır.

·         Timsahlar gibi filler ve penguenler de dişilerini asla değiştirmez, yani zina nedir bilmezler. Ama filler bu işi biraz abartırlar, bir ağır çekim vardır cinselliklerinde, dişi fil iki yılda bir kabul eder sevişmeyi. Tam da burada iki pirenin cinsel birleşme için  kendi boylarının 300 misli zıpladıklarını hatırlatalım, insanlar arasında da fil de var, pire de (!) .

·         İnsanlarda yer alan cinselliğe ilişkin bazı özellikler hayvanlar aleminde daha dikkat çekicidir; aslanlarda aile kavramı, fillerde sadakat, güvercinlerde cilveleşme, geyiklerde utangaçlık ve naz, boğalarda orantısız (!) güç kullanımı, ayılarda tutku ve arzu, tavşanlarda uysallık ve teslimiyet, köpeklerde  zamparalık ve kedilerde baştan çıkarma duygusu, domuzlarda umursamazlık  gibi özellikler ilk dikkati çekenlerdir.

·         Hayvanlarda karşı cinsin ilgisini çekmeğe yarayan özellikler oldukça gelişmiş biçimdedir. Örneğin;  aslanın yelesi, maymunun değişik renkte desenler oluşturan tüyleri, kuşların pek çoğunda göz alıcı renkte olan tüyler, balık, kelebek ve örümceklerde görülen renkli desenler, yine kelebeklerin çekici kokuları, böcek ve kurbağaların çıkardıkları sesler ile kuşların ötüşleri gibi. Bu hayvanlarda kur yapma, uzun süren meşakkatli bir süreçtir. Erkek kendini çekici kılmak için yapmadığını bırakmaz. Hoş insanlarda da öyle değil mi ?


·         Sevgi ile aşk farklıdır. Aşk, heyecan, arzu, özlem ve tutku yönlerinin ağır bastığı, etkileyici ancak geçici bir duygudur. Sevgi ise huzur  ve mutluluk yani manevî yönü ağır basan, kalıcı bir duygudur. Aşk fırtına ve çalkantılara açıktır. Sevgi ise bu fırtınalara karşı güvenli bir liman. Hayvanlarda sevgi vardır ama aşk yoktur diyebilir miyiz acaba ?

·         Aşk ve cinsellik arasındaki bağlantı nedir ? Aşk olmadan cinsellik olur mu veya tersi mümkün mü ? Freud’un söylediği gibi, “aşksız”  cinsel ilişki insanı cinsel doyumun zirvesine çıkarmayabilir, ama günümüzde, çoğu insan duygusal bağlanmanın getireceği sorumluluğa ve bunun getirebileceği üzüntülere katlanmak yerine, duygusallıktan uzak  sade bir cinselliği tercih etmektedir Freud’a inat (!).

·         "Aşk mutlaka cinsellik içerir".  Bu tez, Dr. Sabri Derman ‘a ait.  Erkekle kadın arasındaki tek gerçek ilişki hayvani bir cinselliktir, aşk ise bu cinselliği örten veya süsleyen bir araçtır. Ancak aşkta, saf cinsellikte olmayan bir bağlılık ve sevgi boyutu vardır diyenler de az değildir toplumlarda. Aşk acaba fizyolojik bir ihtiyaç mıdır ?  Cinsellik içeren aşk çok daha derin ve gerçekçi olup, gerçek psikolojik durumun kendini biyolojik olarak ifade edişidir dersek çok mu abartmış oluruz ?

·        Cinsel istek bir biyolojik dürtüdür. Hormonlarla kontrol edilen bir fizyolojik durumdur. Çok sayıda çift, evliliklerinin ilk bir kaç yılından sonra cinsel birleşmeyi azaltmakta veya kesmekte, ama yine de evliliklerindeki cinsellik boyutunda kendileri için doyurucu, hatta memnuniyet verici bir yan bulabilmektedirler. Bu insanlar için aşk, cinsellikten daha çok dostluk, saygı ve ortak noktalarda buluşmak demektir. Evlilikte eşlerin ilişkilerinde aşk yerini sevgiye bıraktığı oranda eşlerinin birbirlerine karşı cinsel çekicilikleri kaybolur denebilir mi ?
·        Cinselliğin yaşı vardır ama aşkın yaşı yoktur. Cinselliğin henüz gelişmemiş olduğu küçük yaşlarda da, yaşlılıktan dolayı cinselliğin yaşanamayacağı ileri yaşlarda da aşk yaşanabilir.

·         Platonik olarak adlandırılan tinsel bir aşktan da söz edelim. Genellikle platonik aşk konusundaki  basitleştirici görüş bu konuda cinselliğin olmadığıdır. Çünkü Platonik aşk’ta bilgelik vardır, güzel, adil, iyiye  eşit olduğundan aşk bu şekilde aranır, böyle bir anlayışla onun peşinden koşulur. Ne kadar gerçekçi acaba ? 

8 Mar 2012

Sakın Korkmayın Ben O’yum….


Papa XII. Leo pek tanınmamış bir ressama resmini yaptırır. Ressam resmini bitirdikten sonra Papa’dan resmi imzalamasını ister. Papa resme bir süre bakar ve dönerek sorar “ incildeki bir cümleyi kullanabilir miyim  Ressam çok sevinir “memnuniyetle” der. Papa resmin altındaki adının yanına İncil’den “Johannes 6, bölüm 20 ” yazar. Ressamın ilk işi gidip evde İncil’e bakmak olur. Gönderme yapılan bölümde yazılan şudur “ sakın korkmayın ben o’yum ”.
Onbeş yıl cerrahi klinik şefliği yaptım. Asistanlarımı hep gözlemledim, inceledim. Asistanlığımda yaşadıklarımın çoğunu onlarla yeniden yaşadım. Cerrahi kliniğinde işler erken başlar, asistanlar sabah saat 7’den önce gelirler, saat 8 olduğu zaman  vizitlerin, pansumanların bitmesi gerekir, çünkü ameliyatlar başlar. Bu işler belirli disiplin içinde yapılır. Hep söylediğim gibi cerrahi bir yaşam biçimidir. Onda özveri vardır, ölçülülük vardır, itaat vardır, isyan vardır, karşıtlıkları bir arada yaşarsınız. Uykusuz nöbet geceleri bir sıcak çay veya iki zeytin tanesi ve kurumaya yüz tutmuş ekmek parçasıyla renklenir, ama bunu ertesi sabah sizi bekleyen yoğun işler arasında unutup gidersiniz.  Ameliyatta uyumamak için kendinizi zorlarken,  yüzünüze  atılan  bir avuç soğuk su gibi kıdemlinizin sert uyarısıyla kendinize gelirsiniz. Pişman olup gitmek istediğiniz, ihtisası ya da cerrahiyi bırakmayı düşündüğünüz anlar olur, ama hemen ameliyatta son dikişi atarken duyduğunuz o haz aklınıza gelir,  vazgeçersiniz o an. Cerrahinin  kan kokusunu özlersiniz, cerrahi virüsü kanınıza girmiştir bir kere, aşısı olmayan bir hastalık artık sizin bir parçanızdır.  İlk apandisit ameliyatını yaptığınız gün eve giderken herkesin size baktığını hissedersiniz ancak cerrahinin bağımlılık yaptığının farkında  bile olmazsınız.
İşlerin düzgün yürümesi için askeri disiplinin şart olduğunu kabul edersiniz ama cerrah yönünüz ağır bastığından emir almasını sevmez, emir vermekten hoşlanırsınız. Hiyerarşiye inanırsınız ama neredeyse bütün kıdemlileriniz veya hocalarınızdan daha iyi ameliyat yaptığınızı düşünmekten kendinizi alamazsınız. Mütevazi olduğunuzu düşünmekle birlikte hekimleri “cerrahlar ve diğerleri” diye kategorize etmekten kendinizi alıkoyamazsınız. Bu işe para kazanmak için değil idealiniz için girdiğinizden şüphe yoktur, ama paranın sıcaklığını cebinde hissedenleri  duydukça, onları dinledikçe aklınız karışır kendinizle bir iç hesaplaşmaya girersiniz.
Ameliyathanede barsak ameliyatlarından sonra oluşabilecek o tanımsız  kötü kokulardan nefret edersiniz ama bir barsak ameliyatı yapmaya can atarsınız. Oraya ibadethane dersiniz, kafamı dinlediğim, yorgunluğumu attığım yer dersiniz ama gün olur oraya giderken ayaklarınız ters ters gider, hatta gün gelir  gitmez olur. Zaten takdir edilmiyorsunuz, para da kazanamıyorsunuz, bir de üstlerinizin baskı ve sorgularıyla travma üstüne travma yaşıyorsunuz, hocanız da sizi artık eskisi kadar sevmiyor mu ne ?  Size eskisi kadar vakit ayırmadığını, yeni gelen kıdemsizi daha çok sevdiğini düşünmekten kendinizi alıkoyamazsınız ( hem bunu anlamak için çok duyarlı olmak gerekmez ki, bak bugünkü ameliyata benim yerime onu soktu işte dersiniz…).  Sadece ameliyat yapmak yetmez, teorik bilgi için okumak lazım, tamam da “ameliyata girmesem, teorik bilgim ne işe yarar diye kendinizi yer bitirirsiniz.
Acilde iyilik yapmaya çalışırken yediğiniz küfür ve bazen fiziki şiddet sizi yolunuzdan çeviremez, siz cerrahsınız ya !  Hata yaparsam diye düşünmeye başlarsınız.  İnsan hata yaparak tecrübe kazanır diye yazıyor kitaplar, önemli olan aynı hatayı tekrarlamamak değil mi? dersiniz.  Fakat ya yasalar, malpraktis  en çok cerrahide oluyormuş diye kongrede panelde duyarsınız ve “tazminatlar da çok yüksekmiş,  böyle bir durumda ben ne yaparım, beni kim savunur” diye kafanıza bir kurt girer.
Sonuçta bir günah keçisi aramaya başlanır, en yakındaki hedef hocanızdır, çünkü otoritenin temsilcisidir, olanlardan sorumlu olması da gerekir diye düşünürsünüz, neredeyse sizi cerrahiye seçmek için onun zorladığını bile düşündüğünüz olur. Sonra utanır ve pişman olur toparlanmaya çalışırsınız.
 Kısaca kendinizi tanıyamazsınız,  çevreniz de farkındadır ve onlara “ sakın korkmayın ben oyum ” demenizin tam zamanı gelmiştir. Ama resminizi çizecek bir ressam bulamazsınız...

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Marie Curie


Ne, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tarihinden bahsedeceğim ne de kamuoyunda öne çıkarıldığı biçimde kadınlara karşı şiddetin dünyada en yaygın ama en az cezalandırılan suç olduğundan, ne töre cinayetlerinden, ne de fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayılarının yüksekliğinden. Birleşmiş Milletler verilerine göre  dünyadaki yapılan  işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyorken kadınların  dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahip olmaları, ancak  dünya’daki mal varlığının % 1’ine sahip olmaları, başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından yapılıyorken,  dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahip olmaları gerçeğini de aktarmak değildir benim amacım.
Kendini insanlık ve bilim uğruna feda eden bir yürekli kadından, kimyacı Marie Curie’den bahsedeceğim 8 Mart Kadınlar Günü’nde.  Marie Curie, radyoaktivite konusundaki çalışmalarda bir öncüydü ve Nobel Ödülü’nü iki kez kazanan ilk kadın oldu.
Polonya asıllı bilim kadını 7 Kasım 1867'de, Varşova'da doğan Maria Sklodowska ya da Fransa'da yaptığı evlilik sonrası, dünyada bilinen adıyla Marie Curie bu yazımın kahramanı. Eşi ve meslektaşı olan Pierre’in  trajik ölümü sonunda, kötülerce olay üzerine türetilen dedikodulara,  bilimsel kuruluşlar tarafından sürdürülen karalama kampanyalarına ve diğer zorluklara göğüs germek zorunda kalan  ve ağır bir bedel ödemeye mecbur bırakılan M. Curie’nin buluşları, sonunda yaşamına mal oldu.
Sorbonne’u bitirdikten sonra doğa bilimleri ve matematik dalında yüksek lisans yaptı , 1895'te bu eğitimini tamamladı. Aynı yıllarda Fransız fizikçi Pierre Curie ile tanıştı ve evlendi.  Curie'ler, 1897 kışında "Becquerel ışınları"nın gizemini çözmeye karar verdiler. Marie'nin adını verdiği "radyoaktivite”yi ortaya çıkardılar. Haziran 1898'de, uranyumdan 400 kat daha radyoaktif bir kimyasal elementi bularak ilk başarılarına ulaştılar. Bu elemente Marie'nin anayurdundan esinlenerek "polonyum" adını verdiler. Curie'ler, araştırmalarını sürdürdüler ve Kasım 1898'de, polonyumdan da güçlü bir başka radyoaktif element keşfettiler ve adına  Latince'de "ışın" anlamına gelen "radyum" adını uygun gördüler. 1903 Nobel Fizik Ödülü'nü Henrie Becquerel ile birlikte paylaştılar. 19 Nisan 1906'da da, trajik bir kaza sonucu kocası Pierre Curie atlı bir arabanın altında kalarak hayatını kaybetti. Marie, acısını kendini işine vererek hafifletmeye çalıştı. Sorbonne'da eşinin kürsüsüne profesör olarak atandı, bu okulda ders veren ilk kadın unvanını kazandı.
Marie Curie kendini bilime adarcasına çalışırken ”amipsi yasamı” seçenler boş durmuyordu. 4 Kasım 1911'de Fransa'nın yüksek tirajlı  gazetesi Le Journal'in manşeti şöyle çıkmıştı: "Bir aşk hikâyesi: Madam Curie ve Profesör Langevin".  Marie ile fizikçi Langevin uzun zamandan beri çok yakın iki çalışma arkadaşıydı. Kocası Pierre'in ölümünden sonra  Prof Langevin ona çok destek olmuştu. Marie'nin 1911'de Nobel Kimya Ödülü'nü aldığı açıklandı, ancak Komite üyeleri  onun törene gelmemesini istiyordu. Marie bu öneriyi  dikkate almadı ve törene gitti. Ancak “amipler” amacına ulaşmış, bu dedikodular sonucunda  iki dostu birbirinden ayırmıştı. Marie, laboratuvarına geri döndü.  İlginçtir, Langevin bu olaylardan çok kısa bir süre sonra metresiyle birlikte yaşamaya başladı. Dedikoduların kaynağı olan karısını terk etti.
İlk olarak radyumun tıbbi uygulamalarda kullanılmasına öncülük etti. Kansere karşı çok etkili sonuçlar veren "radyoterapi", uzun yıllar boyunca milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Ama radyumun öldürücü etkisi de artık ortaya çıkmaya başlamıştı. 1930'lu yıllarda doktorlar başta olmak üzere radyumun kullanıldığı saat fabrikalarında çalışan işçilerin büyük bir bölümünde özellikle kemik kanseri vakalarına rastlandı.
Marie Curie de radyum tehlikesini fazlasıyla yaşamaya başladı. Gece gündüz demeden birlikte yaşadığı element şimdi ona karşı geliyordu. Mayıs 1934'te çok ciddi şekilde rahatsızlanmıştı. Şiddetli bir kansızlığı vardı bunun için Fransız Alpleri'ndeki sanatoryuma gönderildiyse de artık çok geçti. Uzun yıllar üzerinde çalıştığı radyum nedeniyle kan kanserine yakalanmıştı, yıllar süren mücadelesi onun pırıl pırıl beynini değil, ancak  ellerini vurmuştu, parmakları nasırlarla ve radyasyon yanıklarıyla doluydu. Ve çok geçmeden 4 Haziran 1934'te gözlerini hayata yumdu. İnatçı bir mücadeleyle geçen bilimsel kariyerinde, binlerce kişinin hayatını kurtaran Curie,  yine kendi adını verdiği maddeye yenik düşmüştü. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü benim için M. Curie ile anlam kazanıyor.

7 Mar 2012

Amipler ve Asalaklar


Doğadaki yaşam sosyal yaşamda insanlara modeller sunmaktadır, ama iyi, ama kötü. Misal; amipler ve asalakların yaşamı.  Amipler tek hücreli canlılardır. Mikroskopla görülebilecek kadar küçük olan bu hayvancıkların belirli bir şekilleri yoktur. Sularda yaşarlar ve yalancı ayaklar çıkararak hareket ederler. Bu hareketleri sırasında türlü şekillere girerler. Hareketsiz hallerinde, genel olarak yuvarlak veya oval biçimdedirler. Çoğalmaları, iki veya daha fazla parçaya bölünmek suretiyle olur. Canlı varlıkların en ilkeli kabul edilirler. Princeton Üniversitesi biofizikçilerinden Liang Li ve Edward Cox,  amiplerin bütün  hareketlerini kaydettikten sonra bu varlıkların gelişmemiş bir hafızaya sahip olduklarını belirlemişler.

Toplumumuzda da gelişmemiş bir hafızaya sahip olan,  her ortamda yaşayabilen, yalanlara dayanarak hareket eden, duruma göre çoğalarak yaşamını sürdüren, her şekle girebilen amipsi yaşamı seçenler azımsanmayacak sayıdadırlar.

Gün olur karşımıza siyaset sahnesinde görülürler, gün olur bilim ve sanat  adına arz-ı endam ederler, eğitici olarak karşımıza çıkarlar. İlkel olduklarından zavallı görülürler,  üreme ve basit yaşamları onların zavallılık kültüründen  beslendiklerini gösterir. Ortamlara girerler, istedikleri olmayınca ya bölünürler ya şekil değiştirirler, ancak değiştirmedikleri tek alışkanlıkları olan  "yalan" hep en büyük silahlarıdır.

Bilimsel çalışma ve yayınlarla ilgileri yoktur ama bilim kurumlarında üst yöneticiliğe soyunurlar, hatta bazıları çevrelerindeki başka amiplerin yardımıyla ilkel dayanışma içgüdüsü ile yüksek mevkilere seçilirler de. Amipsi yaşamı seçen bilim insanları, yazarlar ve sanatçılar  görürüz zaman zaman, başkasının emeğini çalar kendi eseri olarak sunar, bu durum ortaya çıktığında ilkel amip kültürü ile kendilerini savunurlar.

Eleştiri yaparken  kıskançlık duygularını baskılayamazlar, sevmediklerini yıpratmakta tereddüt geçirmezler ve  bu insanları “tu kaka” ilan ederler. Yükselmek için başkalarını aşağıya çeker ve onların omuzlarına basarak yükselirler, hatta yükselmek için sigara kağıdını bile kullanırlar.

Bilirsiniz bazı insanlar çorap değiştirir gibi parti veya siyasi fikir değiştirirler ancak bu davranışlarını “devletin bekası”,  “yüce milletimizin arzusu” veya "kurumumun yüksek menfaati" "fedekarlığın en büyüğü"  olarak nitelendirirler. Toplumda sürekli sözünü ve tavrını değiştiren, belli bir tutarlılığı olmayan bu kişilere “omurgasız” denir.  Amipsi yaşam omurgasız insanların çok sevdiği bir yaşam biçimidir, onlardan farkı ise, bölünerek çoğalmalarıdır. Dün "X" diler, bugün "Y", yarın "Z" olarak karşımıza çıkacaklarından emin olun. Ama unutmayın ki onlar hep yolcudur, hancı olamazlar.

Amipsi yaşamın ileri evresi asalak yaşam yani parazitliktir, bu yaşam biçiminde tek yanlı çıkar söz konusudur. Asalaklık, bir organizmanın ötekinin zararına yaşadığı bir ilişki biçimidir. Bu birlikteliğin tüm yararlarını asalak toplar; onu barındıran canlı ise  az ya da çok zarar görür. Asalakların çoğu, yerleştikleri canlıyı öldürmeden besinlerini ondan sağlarlar. Bu durum asalağın yararınadır,  sahibinden yoksun kalan asalak çoğunlukla ölür.
Görüldüğü gibi asalak bir yaşamda ne kadar olumsuzluk olursa olsun tanımlar bellidir, asalak kişi asalaklığını bilir ve bu yaşam biçimini saklamaz, tek taraflı çıkar ilişkisini, beslendiği ortam kabul ettiği sürece yaşar gider, maskesi yoktur. Amipsi yaşayanlar ise hep yalan arkasına saklanır ve hep şekil değiştirirler ve ne yazık ki toplumda amipler çoğalmakta, amipsi yaşam biçimini seçenler kazanmaktalar.

İşin kötüsü amipsi yaşayanlar yüzünden asalak yaşayanlar bile masum görünmeye başladılar. Toplumun çürümesini bundan daha iyi ne açıklayabilir ki .....

Paradaki Kirlilik

En kolay mikrop taşıma vasıtasının kağıt para olduğu çeşitli bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Birçok el değiştiren para, temizlik kurallarına dikkat edilmediğinde insan sağlığını olumsuz etkiliyor. Kağıt paraların üzerindeki mikrop ve bakteriler deri, ishal, akciğer ve üst solunum yolları enfeksiyonlarına yol açıyor. Para yoluyla bulaşabilen mikropları şöyle sıralanıyor: tifo, hepatit A, dizanteri, parazitsel hastalıklar, grip hatta tüberküloz.
Para basan ama para kazanılamayan bir yer olan  1975 de darphane müdürü Cemalettin Seber kurumun çalışmasına ilişkin bir rapor yazar. Dönemin maliye bakanı Yılmaz Ergenekon teftişe gelir ve iki gün sonra Darphanenin “teftişte bakan tarafından çok pis bulunduğu” belirtilir ve müdür görevden alınır. Görevden alınan müdür Cemalettin Seber görevden alınma yazısına yanıt verir ve ilk cümlesi şu olur evet teftiş saatinde darphane gerçekten pis idi, ancak tarihinde ilk kez olarak ve sadece bir-iki saat pis kaldı. Bu müdür ünlü şair Cemal Süreya’dır.
Bilir misiniz kağıt paralarımızın üstünde “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası “yazar. Hep merak etmişimdir neden “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” değil ? Türkiye Cumhuriyet Sağlık Bakanlığı denilse olur mu ? Doğrusu “Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı” değil mi ? Bu basit imla kuralı hatası neden düzeltilmez ki ? Garip bir gelenekçi yapımız var aslında.

Para demişken dolardan bahsetmek gerek. 1 Amerikan Doları’nın ön yüzünde George Washington yer alır, bir de terazi-duvarcı gönyesi-anahtardan oluşan Hazine Bakanlığı mührü. Arka yüzünde ortada "In God We Trust" (tanrıya güveniriz) yazar. ABD’de bütün kâğıt ve madeni paralarda da bu cümlecik vardır. Bir ateist veya agnostik Amerika’lı ne düşünüyordur acaba ? Laiklikle bağdaştırılıyor ki bu konuda aykırı bir yazı okumadım şimdiye dek. Arka yüzdeki iki daire içinde gördüğümüz semboller ABD’nin resmi mührüdür. Bu mühür, 1935’de Franklin D. Roosevelt’in çıkardığı kanunla 1 Dolar’a işlenmiştir.

Bu mührün ön tarafındaki kartal ABD’nin sembollerinden biri olup Başkan’ın bulunduğu yerlere asılır, arka plandaki piramit ise sadece 1 dolarda bulunur. Yani 1 doların arka yüzü, ABD’nin resmi mührünün (1882 de çizilmiş) açılmış olarak görüldüğü tek yerdir. Kartal’ın göğsünde Amerikan bayrağının şeritleriyle bezenmiş bir kalkan, sol pençesinde 13 zeytinli bir zeytin dalı, sağ pençesinde ise 13 ok vardır, ağzındaki şeritte Latince "E pluribus unum" (birçok şeyden ibaret olan tek şey) yazar. Kartalın başı üzerinde 13 yıldızdan oluşan bir küme vardır. Bunlar İngiltere’den bağımsızlığını kazandığında ABD’yi oluşturan ilk 13 eyaleti sembolize eder. Bu kümenin yıldızları öyle yerleştirilmişlerdir ki,  yıldızları çizgiyle birleştirince Davut Yıldızı çıkar.
Piramit ise 13 kat tuğladan yapılmıştır, tepesi kopmuş gibidir ve ışık saçan bir göz parlar. Bu göz "Rabb’ın gözü"dür. Piramidin en alt katında ABD’nin kuruluş tarihi Romen rakamlarıyla işlenmiştir. Çemberin içinde iki latince cümle yazılıdır: Üstte, "Anuit Coeptis" (tanrı bizden yanadır), altta ise, "Novus Ordo Seclorum" (zamanın yeni düzeni). Belki de günümüzde kullanılan "Yeni Dünya Düzeni"  yıllardır var olan bir düzen aslında !







Bunları neden irdeledim ?   Masonların kabul ettiği belli sembol ve şekiller vardır. Bunların başında  Davut Yıldızı gelmektedir. Tıpkı 1 ABD dolarında olduğu gibi. Piramit, ışık saçan göz, pergel, duvarcı aletleri, mala, cetvel, gönye ve tokmaklar diğer “masonik” işaretlerdir. Piramit "ebediyet, kuvvet ve bilgi" anlamına gelir, tepesindeki ışık (nur) saçan göz ise "her şeyi görmeye muktedir olan"  kainatın ulu mimarının (tanrının) gözüdür. Bunları dünyanın en büyük iki Mason mabedinden biri olan Pensilvanya eyaletindeki Philadelphia Masonic Temple (Mason tapınağı)’da görmek mümkün. Bu binadaki müzede G. Washington’u mason duası yaparken gösteren tunç heykel, ve mason önlüklü tokmaklı resmi, ve önlüğü sergileniyor. Mabed duvarlarında 1 dolarda bulunan pergel ve gönyeler, ölçek, mala ve cetvel kabartmaları, bol bol piramit ve ışık saçan göz sembolleri bulunur.Bu arada günümüze kadar görev yapan 44 Başkanın 21’inin Mason olduğunu belirtelim.
Amacım  masonluğu ve masonları eleştirmek değildir, şiddet ve baskı içermeyen her düşünce ve organizasyona benim özgürlükçü dünyamda yer vardır. Para ve güç dengesinde ABD ve onun parası yani gücü olan dolar ile masonluk arasındaki ilginç bulduğum bazı ilişkileri  paylaşmak istedim sadece. Paranın mikrop taşıyarak kirli olabildiği gibi politik olarak da temiz olmadığını vurgulamayı amaçladım.
Paradan kire, kirden dolara, dolardan masonluğa, masonluktan Amerika’ya uzandık. Sağlık, toplum, kirlilik, Yeni Dünya Düzeni, IMF, Dünya Bankası, para....para....para....


4 Mar 2012

Sağlık Haberciliği ve Hekimler


Önce zarar verme ! “primum nil nocere  Hipokrat’ın bu ünlü aforizması sadece hekimler için mi geçerlidir ?   Hayır !  Bu söz 28-30 Mayıs 1998’ de Moskova’da toplanan Dünya Sağlık Örgütü’nün düzenlediği “Sağlık için İletişim” başlıklı toplantının sonuç bildirisinin birinci maddesi olarak yer almaktadır. İlgili toplantıda sağlık muhabirleri için hazırlanan rehberde (Moskova Rehberi)  9 temel madde yer almaktadır.


1. Önce zarar verme
2. Araştır, doğruyu bul
3. Umut verme (özellikle mucizevi tedaviden bahsetme)
4. Kendine “bu haberden kim yararlanır” sorusunu sor
5. Haber kaynağının gizliliği ilkesini unutma
6. Vereceğiniz haberler hasta, sakat ve çocuklara aitse,  bir kez daha düşün
7. Özel hayatı ve acıları haber yapma
8. Acıyı duygu sömürüsü için asla kullanma
9. Kararsız kalırsan haberden vazgeç

Sağlık habercileri ile hekimleri ayni platformda buluşturan husus sadece bu cümle ile sınırlı kalmamaktadır. Her iki meslek mensupları, zaman zaman karşı karşıya gelmelerine rağmen, ekmeklerini aynı tekneden sağlamaktadırlar, hekimler sağlık hizmeti üretmekte, sağlık habercileri ise bu hizmet sürecindeki bazı olayları haberleştirmektedirler. Yani sağlık habercilerinin en önemli  haber kaynakları hekimlerdir.

Sistemsizliğin sistem olarak benimsendiği ülkemiz sağlık ortamında, gerçeği yansıtmayan veya haksızlık içeren haberlerin sayısı arttıkça, hekimler medyaya kuşkuyla bakmakta, hatta ürkmektedirler.  Hastanın mağdur, hekimin ise sanık olduğu önyargısı ile yapılan bir habercilik anlayışı karşısında, çareyi medyadan olabildiğince uzak durmakta bulmaktadırlar. Bu geri duruş sadece habercinin haber kaynaklarını kaybetmesine neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda doğa kanunu gereği boşluğun derhal başkaları tarafından doldurulmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu boşluk ise medyatik, politik, kerameti kendinden menkul ve  mesleğe gerçekten zarar veren hekimler tarafından doldurulmaktadır.

Sonuçta haber değeri tartışılan sağlık haberleri, magazinel, hatta sağlıksız sağlık haberleri ortaya çıkmakta, başka bir deyişle ”primum nil nocere” ilkesi zedelenmektedir. Haberi üreten haberci de,  haberi tüketen okuyucu da zarar görmektedir. Kazanan “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyebilen kötü  hekim ile bu modeli parlatıp bize sunan sağlık habercileri olmaktadır, tabii çok izafi  bir kazanç ! 


Gazeteci  ustamız  Nail Güreli’nin bir sözünü hatırlatarak noktayı koyalım. "gazeteciler hekimlik, hekimler de gazetecilik yapmaya kalkmazsa,  sağlıkta habercilik sağlıklı olur."

3 Mar 2012

Eski Zamanlarda Doktor Kazançları


Mezopotamya Uygarlıkları’nda hekim saray dışında verdiği hizmetten elde ettiği gelirle geçinirdi, hekimler serbest meslek erbabıydı, fırıncı, hancı veya mimar ile ekonomik anlamda aynı statüde idi, devlet memuru değildi, saraydan her hangi bir ücret  almazdı.
Yunan tarihçi Diodorus Sicilusun yazdıklarına göre, Mısır Uygarlığı’nda  savaş zamanlarında ve Mısır toprakları içindeki seyahatlerinde hastalara ücretsiz tedavi yapılmaktadır. Çünkü burada doktorlar devletten para almaktadır. Devlet adamı ve hekim İmhoetep’in buyrukları arasında “hastanın ödeme gücünü üstünde ücret istenmeyeceği” vurgulanır ki tarihte ilk yazılı kanundur.
Hammurabi Kanunları’na göre, bir hekim soylu bir kişinin kırık kemiğini tedavi etmişse, kendisine 5 gümüş şekel ödenecek, fakat eğer hasta soylu kişi değilse ücret 3 şekel olacaktır. Eğer bu kişi soylu kişinin esiri ise, hekime 2 şekel verilecektir. Kanunun 215. maddesinde doktorun büyük bir operasyon gerçekleştirmesi ya da bir göz hastalığını iyileştirmesi halinde, 10 şekelle ödüllendirilmesi gerektiği  belirtiliyordu. Hasta, özgür biriyse 5 şekel,  köleyse, efendisi onun adına 2 şekel öderdi.  Cerrahi operasyonlar için ödenecek ücretler daha yüksekti. 1 şekel,  16.5 gr gümüş demekti, 10 şekele bir ev, tarla veya vasıflı bir köle alınırdı.   Bir inek 7 şekel, bir at 20 şekel, bir kıymetli elbise 30 şekel idi. Bir yapı ustası yılda 8 şekel kazanırdı
Herodot,  tarih kitabında Kroton’lu Demokodes  isimli hekimin yılda 1 talent kazandığını yazar. 1 talent, 26.2 kg kadar olup yaklaşık 6000 drahmedir. Drahme ise bir avuç dolu obolos olup bir obolos ise takasta kullanılan bakır çubuktur. Antik Anadolu’da,  İyonya’da bir mimar günde 1.5-2 drahme , kitap yazıcısı beş  günde yazabildiği 1000 kelimeye 20 drahme alırdı. 50 kg buğday 8 drahme, bir öküz 60 drahme  bir ev  3000  drahme idi. Kaba bir hesapla o dönemde bir hekim yıllık kazancıyla 100 öküz veya 2 ev alabilirdi. Bu günkü rakamlarla 1 gümüş talent 300.000 $, 1 altın talent 1 milyon $ olarak hesaplanmaktadır.

Asklepion’larda iki çeşit hekimlik vardı, özel ve kamu hekimliği. Özel hekimlikte hastaya hekim kendi evinde bakar ve bir ücret alırdı, kamu hekimliğinde ise “iatreion” veya “taberna” denen mekanlarda hasta bakılır, hekimlerin maaşları yönetimce belirlenirdi, bu hekimlere “iatros demosios” denir ve ücretleri “iatrikon” denen bir vergi ile halktan sağlanırdı, hastadan ayrıca bir ücret talep edilmezdi.  Bunun yanı sıra hasta Asklepion’dan çıkmadan önce mali durumuna göre hekime hediyeler verirdi. Zenginler domuz, koyun ve en makbul olarak da horoz sunarken fakirler ise ayakkabılarını, şarap veya yulaflı kekler hediye ederlerdi. Çok fakirlerden ise bir tutam saç veya Asklepion’u yüceltici bir şarkı söylemesi istenirdi. Özel hastaların para ödemeleri taksitlendirilebiliyordu ancak ödeme bir yılı aşamazdı.
15.yy da Rönesans’ta, Floransa’da hekimler ve baharat tüccarları “Medici Especiali” adında bir lonca kurmuşlardır, böylece soyluluk ve soylu meslek kavramı para kazanma karşısında kaybetmiş, dönemin egemen ve güçlü meslekleri para getiren işlerde ortak loncalar kurmuşlardır. Baharatçılar ve doktorlar elele, sağlıklı günlere (!). Sanatçılar da bu loncaya sağlıkçılara olan yakınlıkları nedeniyle 2. dereceden kabul edilmişlerdir. Kara mizah kısaca.
Bu arada doktorlara Anadolu ve Helen’de “iatros”, Roma’da “medici denildiğini hatırlatalım ve Roma imparatoru Vesparian’ın (MS 79) ve devamında Hadrianus’un (MS 117) doktorları askerlikten, Antonius Pius’un (MS 159) ise hekimleri vergiden muaf tuttuklarını bir dipnot olarak verelim.
Anadolu Selçukluları’nda hekimlik serbest meslek uygulaması biçimindeydi. Hekimler yaptıkları hizmet karşılığında halktan ücret alırlardı, bu hekimlere devletin desteği yoktu. Bunun yanı sıra sağlık hizmeti sunan vakıflar kurulmuştu, buralarda sağlık hizmetleri halka ücretsiz sunulurdu, bu vakıflar harcamalarını dükkan, hamam, çarşı gibi gelir getiren öz kaynaklarından sağlarlardı.
Günümüzde hekim kazançları yazımızın konusu değil, zaten ülkemizdeki hekimlerin büyük bir çoğunluğunun kazancı yazmaya değer değil.


Tıbbı seçmek için en önemli neden insanlara yardım etmek için hekimliğin en uygun meslek olmasıdır, zengin olmak için doktor olmayı, bunun için tıp eğitimi görmeyi ilk başta düşünmez insanlar. Ancak uzun ve zorlu ve bir o kadar da masraflı bir eğitimden sonra hekim diğer insanlardan farklı bir konuma ulaşmış olsa da, yine de hayatını kazanmak zorundadır. Tıbbın dışında mesleğin ticari yönüyle tanışır hekim ve eğitimine başlarken var olan ideallerinden bir kısmı bu süreçte yitirilir. Bu istenilmeyen, hedeflenilmeyen bir durum olsa da maalesef yaşanılandır,  gerçektir. Ancak bir ironiyi de beraberinde yaşıyoruz. Şöyle ki;  iyi para kazanan hekimin vicdanı para yönünden rahatsız olmaz çünkü kötü hekimin para kazanamayacağına inandığından kendisinin “iyi hekim” olduğuna inanır ve rahatlar. Meslekten para kazanmayı hedeflememiş ve kazanamamış iyi hekimlerin var olduğunu  düşündüğümüzde  pek de doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır bu yargının. Hekimlikte iyilik ölçüsü kazanılan para olamaz. Tıp bir sanattır, iyileştirme sanatıdır, hekim de bu sanatı başarıyla uyguladığı ölçüde iyi hekimdir.